Ekim 2007 için Arşiv

Bayrak

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Bir devletin veya milletin ayırt edici sembolüdür. ÇeÅŸitli bayraklar vardır. Bunlar Bandıra,  Flama,  Gidon,  Flandra,  Fors, Sancak’tır. Bandıra yabancı gemilerin kullandığı bayrak, Flama üçgen ÅŸeklinde olan ve genellikle iÅŸaret için kullanılan küçük bayrak, Gidon ucum kenarı çatallı flama, Flandra beylik gemilerin orta direÄŸinin ÅŸapkasına çekilen millî renklerde ÅŸeride benzer, ince ve uzun bayrak, Fors millî bayrağın renk ve karakteri esas alınarak mevki ve rütbelere göre üzerine özel iÅŸaretler konulan, cumhurbaÅŸkanı ile general ve amirallere mahsus bayraklara denir. Sancak ise Osmanlı Devleti’nde hükümdara mahsus ÅŸahsî bayraÄŸa verilen addır.

Azil

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Görevlinin, yetkili makam tarafından görevine son verilmesidir. Tayin ve azil ayni olmakla beraber birbirine karşıt sonuçlar doğurur. Biri görev verir, diğeri görevden alır. Bu bakımdan azil yetkisinin tayin eden makamda bulunması tabiidir.

Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun yüksek idarecileri arasında sıkça rastlanan azil, devlet düzeni yönünden önemli bir hatayı gerektiren suçlarda uygulanmıştır. Azl ile birlikte azlolunanın hayatına da son verilebilirdi.

Ayak Divanı

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

OlaÄŸanüstü durumlarda ve padiÅŸahın huzurunda kurulan divan. Meclis demek olan divanda padiÅŸahtan baÅŸka kimsenin oturmayıp ayakta durarak iÅŸin hemen bir karara baÄŸlanması bu adın verilmesine sebep olmuÅŸtur. Saraydaki ayak divanlarında, padiÅŸahın oturduÄŸu taht Topkapı Sarayı’nda Babüssaade adı verilen kapının önünde kurulurdu.

Sadrazamlar da ayak divanına başkanlık ederlerdi. Fakat sadrazamların ayak divanları genellikle savaş zamanı ordugahta olurdu.

Tanzimat’tan sonra bu çeÅŸit divanlar kaldırılmıştır.

Avarız

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Olağanüstü durum ve özellikle savaş sebebiyle alınan vergi. Osmanlılar tarafından ilk defa hangi tarihte ortaya çıkarıldığı bilinmemekle beraber Sultan Fatih Mehmet devrine ait kayıtlarda bu vergiye rastlanmaktadır.

BaÅŸlangıçta “Hudûs-i avarız” denilen bu vergi daha sonraları “Avârız-ı divaniyye” adıyla örfi vergiler arasına girmiÅŸtir. Buna “Avarız akçesi” de denirdi.

Lütfî PaÅŸa, “Âsafnâme” adlı eserinde avarızın dört-beÅŸ yılda bir, para olarak alınan bir vergi olduÄŸunu yazmaktadır. Bu vergi XVI. yüzyıl ortalarında orduya alınacak peksimet bedeli olmak üzere adam başına yirmi akçe olarak tespit edilmiÅŸti. Avarız, ihtiyaca göre çeÅŸitli olduÄŸu için avarız haneleri denilen vergi birliklerini gösterir bir defter hazırlanır, vilayetlerdeki kadılara yollanırdı.

Avarız vergisi Tanzimat’tan bir süre sonra kaldırılmıştır.

At meydanı

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Osmanlı döneminde, XIX. yüzyıl baÅŸlarına kadar istanbul, Sultan Ahmet Camii önündeki meydana verilen addır. Meydanın, Roma İmparatoru Septimius Severus (193-211) tarafından yapımına baÅŸlanmıştır. Kostantinus (306-337) zamanında tamamlanmış ve Hipodrom olarak kullanılmıştır. Bizans’ın toplum hayatım yansıtan bu meydanın çevresi zarif sütunlar ve heykeller ile süslü idi. Birçok zamanlar onarılarak bazı deÄŸiÅŸimlere uÄŸramıştır. Bizanslılar döneminde burada yapılan yarışmalar tarih boyu konuÅŸulmuÅŸtur. 1204′de Haçlı Seferi sırasında İstanbul’un Latinler tarafından iÅŸgali sırasında hasar görmüş, birçok özelliÄŸi de bu arada kaybolmuÅŸtur, İstanbul’un Türkler tarafından alınmasından sonra da özelliÄŸinden bir ÅŸey kaybetmeyen meydan, cirit oyunları, bayram ÅŸenlikleri, saray düğünlerinin yapıldığı yer olmuÅŸtur. Osmanlılar devrinde İstanbul’un en önemli merkezlerinden biri olan At Meydanı’nın çevresi yeniden deÄŸerlendirilmiÅŸ; sadrazam ve vezirlere ait konakların ön cepheleri bu meydana açılmıştır (İbrahim PaÅŸa, Sokullu Mehmet PaÅŸa sarayları vb.) 1617 yılından sonra Sultan Ahmet Camii’nin yapımıyla meydan daralarak ÅŸekil deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir. Osmanlı devrinde At Meydanı Olayı Vak’a-i Hayriye gibi hareketler ve birçok Yeniçeri ve Sipahi ayaklanmaları burada meydana gelmiÅŸtir. Osmanlılara ait ilk genel sergi de burada açılmıştır (1863). Meydan, 1919′da İzmir’in iÅŸgalini protesto için yapılan mitinge sahne oldu. Sonradan burası Abdülaziz’in Zaptiye Nazırı Hüsnü PaÅŸa tarafından park haline getirilmiÅŸtir. Bugün meydanın çevresinde Sultan Ahmet Camii, eski adıyla İktisadi ve Ticarî İlimler Akademisi ve Divan yolu bulunmaktadır. Park içinde Örme Sütun, Burmalı Sütun, DikilitaÅŸ ve Alman ÇeÅŸmesi yer almaktadır.

Arşın

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Metrenin resmen kabulüne kadar kullanılmış olan ölçülerden birinin adı idi. Bu makamda “Zira” tâbiri de kullanılırdı. O zamanlar metreye “Zirâ-ı aÅŸari” denirdi.

Türkiye’de yakın tarihe kadar kullanılmış olan arşın, üç çeÅŸittir. Çarşı arşım 68 cm. olup kumaÅŸ ve benzerini ölçmek için kullanılır. Sekizde birine Urub, onaltıda birine de Kerah adı verilir.

78.8 cm. uzunluÄŸunda olan mimar arşını, III.Selim zamanında deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸradığından abanoz aÄŸacından bir arşın yaptırıldı ve bu arşın esas alındı. Yarım arşına “Kadem” denir. Bu yeni arşın, 1869 tarihinde metre karşılığı olarak kabul edildi. Tanzimat’tan sonra, bu çeÅŸitli arşınlar ve yabancı uzunluk ölçülerinin karışıklığa sebep olması üzerine resmî muamelelerde yem arşın kabul edildi. Türkiye’de 26 Mart 1931 tarihinde çıkan 1782 sayılı kanunla “metre” sistemi kabul edildi ve bu sistem 1933 tarihinden sonra uygulanmaya baÅŸlandı.

Arüs

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Arüs, Arapça bir kelime olup, lügat manası “gelin”dir. Arüs resmi” de gelinlerden alınan resim hakkında kullanılır.  Resim evlenen kadınların kocalarından alınırdı. İslâm kızlarından 60 akçe, dullardan 30 akçe, gayr-ı müslim kızlarından 30 akçe, gayr-ı müslim dullardan 15 akçe alınırdı.

Tanzimat’tan sonra bu resim kaldırılmış, yerine “İzinname harcı” konmuÅŸtur.

Arz odası

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Topkapı Sarayı’nın bölümlerindendir, Osmanlı   İmparatorluÄŸu   tarihinde   çok önemli bir yeri vardır. Fatih devrinden XIX. yüzyıla kadar sadrazam ile diÄŸer büyük devlet adamları, yabancı devletlerin elçileri, arife günleri de ÅŸehzadeler Arz Odası’nda huzura kabul edilirler ve padiÅŸahla burada görüşürlerdi. Arz Odası sarayın üçüncü büyük kapısı olan Babüssaade’den girilince hemen karşıdadır. XV. yüzyıl yapısı olup klasik üslûptadır. Fatih devrinde yapıldığı sanılmaktadır. Sonraları birkaç kere onarılmıştır. İkisi Babüssaade’ye, birisi de karşı tarafa açılır üç kapısı vardır, ön yüzünde deÄŸerli çini levhalar, saÄŸ tarafta da XVI. yüzyıldan kalma güzel bir çeÅŸme bulunmaktadır. Arz Odası’nın içi küçük bir salondan ibarettir. Sol taraf köşesinde sedir ÅŸeklinde ve III. Mehmet tarafından yapılan, üzeri kubbeli bir taht vardır. Tahtın örtü ve yastıkları, odanın perdeleri ve sair eÅŸyası baÅŸtanbaÅŸa inci ve zümrüt ile iÅŸlenmiÅŸ olup çok deÄŸerli halılarla ihtiÅŸamlı bir ÅŸekilde süslenmiÅŸtir. Tahtın yanında bronzdan yapılmış süslü bir ocak bulunmaktadır. Dışarı çıkılacak kapının yanında, iç tarafta küçük bir çeÅŸme vardır. Salon içinde konuÅŸulan sözlerin dışarıdan iÅŸitilmemesi için bu çeÅŸmenin akıtıldığı rivayet edilmektedir. 1856 yılındaki yangında oda yanmış, taht ile ocak güçlükle kurtarılmıştır. Yangından sonra yetkili eller tarafından Ampir üslûbunda yapılan onarma ile oda bugünkü ÅŸeklini almıştır. Arz Odası’nın kapısı üzerinde ve dış duvarlarında birkaç kitabe vardır.

Arpalık

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Osmanlı Devleti’nde memurlara bir çeÅŸit ek ödenek ve azil, yahut emekli edilen mülkî ve ilmî memurlara mazuliyet ve emeklilik maaşı hakkında kullanılan bir tâbirdir.

Arpalık, zeamet ve tımar gibi kayda tâbi olmayıp muhtelif kiÅŸilere verilebilirdi. Meselâ sadaretten azil veya emekli edilen vezirlere, harpte yararlılık gösterenlere, eÅŸkıya takibine memur edilenlere ve buna benzer hizmetlerde görev yapanlara bir veya çeÅŸitli “sancak” arpalık olarak verilirdi.

Arpalık, ilim adamlarına yılda en çok 70.000 akçe, Yeniçeri AÄŸası’na 58.000 akçe, saray mensuplarına ise 19.999 akçe olarak tespit edilirdi. Bu usul birçok yolsuzluklara yol açması üzerine XVIII. yüzyılda kaldırıldı.

Aman

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Bir şehrin kuşatılması sırasında şehir halkının kuşatanlardan, şehrin teslimi halinde mal ve canlarına dokunulmayacağına dair söz almalarıdır. Aman bir kağıtla da tasdik olunurdu. Amannâme adı verilen bu belgeyle şehir halkı hiç bir karşılık göstermeden işgali kabul ederdi. İşgalciler de verilen bu söz üzerine, şehir halkının can ve malına dokunmadan, yağmaya girişmeden şehre yerleşirlerdi. Yazılı olarak veya olmayarak verilen amanlara aman verildi dendiği gibi, amanla teslim olmak isteyenlere de aman istedi, aman diledi denirdi.