‘Din ve İnanç’ Kategorisi için ArÅŸiv

Şeyhülislam

Cuma, 05 Ekim 2007

Osmanlı  İmparatorluÄŸu’nda,sadrazamdan sonra gelen ikinci büyük görevli. Bu müessese, bu adla XV. yüzyılın baÅŸlarında kurulmuÅŸtur. Bu tarihte, imparatorluÄŸun en büyük müftüsüne ÅŸeyhülislam denmiÅŸtir. 1453′ten itibaren İstanbul Müftüsü, bu adı taşımaya  baÅŸlamıştır.  Onun için  ÅŸeyhülislâmlara sonraları da müftî efendi ve müftî’l-enâm denmiÅŸtir. Åžeyhülislâmın yüksek görevi, fetva vermekti. İcrada, adalet ve eÄŸitim kuruluÅŸlarının başında bulunan ise, kazaskerdi. Protokolde kazasker, ÅŸeyhülislâmdan önce geliyordu. Åžeyhülislâmın kazaskerden önce gelmesi, sadrazamdan sonra devletin ikinci görevlisi haline yükselmesi, XVI. yüzyılın baÅŸlarında Zenbilli Ali Efendi iledir. Kesin ÅŸekilde Ebussûud Efendi ile bu durum ortaya çıkmıştır.

Tanzimat’tan sonra eÄŸitim ve adalet iÅŸleri yavaÅŸ yavaÅŸ ÅŸeyhülislâmın yetkisinden alınarak adliye ve maarif nezâretleri kurulmuÅŸtur. Fakat protokolde, sadrazamla eÅŸit ve sırada ondan sonra gelmiÅŸ, bu durum 1922 sonuna kadar devam etmiÅŸtir.

Åžeyhülislâma mahsus meÅŸihat rütbesi, sadareti taşıyanlara ait sadaret rütbesine eÅŸitti ve rütbeler, müşir-vezir-kazasker rütbelerinin üzerindeydi. Yalnız 3 kiÅŸi ÅŸeyhülislâm olmadan meÅŸihat rütbesini almıştır. II. Osman’ın hocası Ömer Efendi ki hiç ÅŸeyhülislâm olmamıştır, Karaçelebizâde Abdülazîz Efendi daha sonra ÅŸeyhülislâm olmuÅŸtur ve ÅŸeyhülislâm Erzurumlu Feyzullah Efendi’nin büyük oÄŸlu Fethullah Efendi de, ÅŸeyhülislâm olamamış, babası ile beraber öldürülmüştür. Bu istisnaî 3 meÅŸihat payesinin verilmesi, XVII. yüzyılda olmuÅŸtur.

Meşihat rütbesi, şeyhülislâmlıkla vardı. Şeyhülislâmlıktan alman kimsenin rütbesi, yine Rumeli kazaskeri olurdu.

Åžeyhülislâmlar içlerinde deÄŸerli bilginler, sanat ve fikir adamları yetiÅŸmiÅŸtir. Yahya, Bahâî, Arif Hikmet efendiler gibi büyük ÅŸairler, Es’ad Efendi gibi. büyük bestekârlar ve sözlük bilginleri, tarihçiler, hukukçular ve büyük devlet adamları vardı. Pek çoÄŸu deÄŸerli eserler vermiÅŸ bilginlerdir

Bütün ilmiye sınıfı gibi, onun başında olan şeyhülislâma  da  idam cezası uygulanmazdı.  Ayrıca-1589, hatta 1601 yılına kadar azledilememişlerdir.Göreve getirildikten sonra, ölünceye kadar orada kalırlardı.

Yalnız üç ÅŸeyhülislâm öldürülmüş veya idam edilmiÅŸtir. Bunlar da 1634′de IV. Murat’ın idam ettirdiÄŸi Hüseyin Efendi, 1656′da Mes’ûd Efendi ve 1703 Edirne Vakası’nda Feyzullah Efendi’dir.

Hür düşünceyle, hukuk ve devlet menfaatinin üstünlüğü karşısında hiçbir şeyden çekinmeksizin hükmetmesi için büyük yetkiler verilmişti. Padişahların bazı hareketlerinin, Şer-i Şerife uygunluğu için onlardan fetva istemeleri, nüfuzlarını arttırıyordu.

Tanzimat’a kadar ÅŸeyhülislâm, Dîvân-ı Hümâyûn üyesi deÄŸildi. Çünkü kendi başına karar verecek bir durumdaydı. OturduÄŸu sarayda küçük bir divan toplardı. Dîvân’da sadrazamın emrine giremeyecek derecede önemli bir ÅŸahsiyetti. Bununla birlikte tayin ve azil yetkileri padiÅŸahın mutlak vekili sayılan sadrazamın elinde bulunuyordu. En azından tasvip ve tasdiki alınırdı.

Tanzimat’ta ise ÅŸeyhülislâm kabine üyesi ol Protokolde, hemen sadrazamdan sonra ve bütün zırlardan, hatta sadaret rütbesine verilen Mısır veya hidivinden önce geliyordu. PadiÅŸah kendi istediÄŸini ÅŸeyhülislâm tayin ederdi. Fakat daha çok Sadrazamın seçtiÄŸi Rumeli, payeli kiÅŸiyi ÅŸeyhülislâm pardı. Sadrazam, kendi anlaÅŸabileceÄŸi bir kiÅŸiyi bu makama getirir ve padiÅŸaha tasdik ettirirdi.II. MeÅŸrutiyet Kanun-ı Esasi’si, sadrazam gibi ÅŸeyhülislam seçimini de padiÅŸaha bırakmıştı (1908-1922)

Mevlevilik

Cuma, 05 Ekim 2007

Mevlana Celaleddin-i Rumi  adına oÄŸlu I. Sultan Veled tarafından kurulan tarikat. Mevlânâ özel toplantılar düzenler;bu toplantılarda dinî sohbetler yapar, ÅŸiir söyler ve zikr ve sema ederdi. Mevlânâ’nın ölümünden sonra onun yolunda yürüyen oÄŸlu Sultan Veled, bu toplantılara bir tarikat niteliÄŸi kazandırdı.

Bu toplantılar baÅŸlangıçta, yalnız Konya’da yapılıyordu. Zamanla Anadolu’da ve diÄŸer İslam ülkelerinde çeÅŸitli tekkeler açıldı. Bu zaman içinde Mevlevîlik en yaygın Sünnî tarikat oldu. Konya Mevlevîhanesi de tarikatın merkezi kabul edildi.

Mevlevîlik Allah ile Dünya’nın birliÄŸi görüşüne dayanır. Her ÅŸey Allah’tan gelir, sonunda gene Allah’a döner. Ruh insan varlığının özüdür, insana insanlık deÄŸeri veren bir cevherdir. MevlevîliÄŸin ilkeleri on iki konuda toplanır: 1- İnsanlığa hizmet etmek; 2- BaÅŸkalarına her zaman iyi ve güzel davranırın örneklerini vermek; 3- Mesnevi okumak ve mutasavvıf olmak; 4- Aklı iyi kullanmak, hikmet sahibi olmak; 5-Dindar olmak; 6-Kalbini her zaman temiz tutmak; 7-Mevlânâ’yı pir tanımak; 8-Mevlânâ’nın yolundan yürümek; 9- Allah’tan Hz. Muhammed’den sonra Mevlânâ’ya baÄŸlanmak; 10- Bilim edinmek, bilgili olmak; 11- Alçak gönüllü, sabırlı, güler yüzlü ve kibar olmak; 12- Maddî ve manevî bakımdan temiz olmak,

Mevlevîlik Osmanlı Devleti’nde en çok taraftar bulan tarikat olmuÅŸtur.

Hutbe

Cuma, 05 Ekim 2007

Cuma ve bayram namazlarında yapılan dinî hitabe. İlk şekliyle hutbe daha çok devlet icraatını, halka duyurmak ve halkı siyasî ve sosyal hadiseler hakkında aydınlatmak amacını güderdi. Bugün ise Cuma namazında, namazdan önce, bayram namazında ise namazdan sonra okunan hutbeler daha çok dinî, sosyal ve ahlakî konulan ele almaktadır.

Hutbe, Cuma namazının ÅŸartlarından biridir. Cuma namazının farzından önce okunur. Hatip hutbeye Allah’a hamd ile baÅŸlar. Bunu kelime-i ÅŸehadet ve Peygambere salavat takip eder. Bundan sonra vaaz ve nasihatlere geçirilir ve hutbenin birinci safhası bu ÅŸekilde biter. Her iki hutbede de tekvaya davet olunur ve dua edildikten sonra ilk hutbede veya hatiplere göre her ikisinde de âyet okunur. Hatibin bir mimber üzerinde veya yüksek bir yerde bulunması ve cemaate doÄŸru dönerken, selâm vermesi sünnettir. Bayram hutbeleri de Cuma hutbeleri gibidir, ancak bazı noktalarda ayrılır, ikinci hutbede yedi tekbir çekilir.

Hilafet

Cuma, 05 Ekim 2007

İslam’ın temel müesseselerinden biridir. Kur’ân’da ve hadîslerde bu anlamda geçmemekle birlikte hilâfet Hz.Ebubekir ile birlikte, Hz. Peygamber’in birçok görevleri arasındaki, devletin Müslümanlar yararına yönetilmesi hususuna genel bir ad olmuÅŸtur. Halife, peygamberin, peygamberlik ve elçilik görevi dışındaki naibi ve halefidir. Halife ancak seçimle göreve gelmek zorundadır. Babadan oÄŸula intikal eden, bir hanedanın inhisarında olamaz. Bir kimsenin halife seçilebilmesi için bazı meziyetleri taşıması ÅŸarttır. Bu hususta var olan görüşlerin hemen hepsinde halifenin dünyevî politikaları ve dinî esas ve hükümleri çok iyi bilmesi prensibi esas alınmıştır. Bu meziyetleri taşıyan kimse ÅŸu üç yoldan seçilebilir:

1. Genel şûra,yani medenî haklarını kullanabilen ve cezaî ehliyeti haiz kimselerin oy birliÄŸi. Bunda ittifak gerekmez, çoÄŸunluk esastır. Hz. Ebubekir’in seçilmesi gibi.

2.Åžurâ-yı hassa,yani bir evvelki halifenin tayin ettiÄŸi selâhiyetli kimselerin seçmesiyle Hz. Osman’ın Hz. Ömer’in tayin ettiÄŸi beÅŸ kiÅŸi tarafından seçilmesi gibi. Bunda da çoÄŸunluk esastır.

3.Tavsiye yoluyla, yani önceki halifenin devleti yönetebileceÄŸine kanaat getirdiÄŸi bir ÅŸahsı tavsiye etmesiyle. Ancak bunda ümmetin de tasvibi esastır. Hz. Ebubekir’in, Hz. Ömer’i tavsiye etmesi gibi. Hz. Ömer, muhaliflerini ikna ettikten sonra ancak iÅŸ başına gelmiÅŸtir.

Bu üç maddeye eklenen bir dördüncü madde de vardır ki, bu yol, Hicretin sonlarında şartların zorlaması, daha doğrusu silah zoruyla (hakk-ı seyf) işbaşına gelenlerin, selâhiyetli kimselere dikte ettirmeleri neticesinde kabul edilmiştir. Buna göre, hilâfet hususunda ihtilaf çıkması halinde siyasette muktedir olanlar hilafete talib olabilirler. Bunlar hilafetlerini şu veya bu şekilde kabul ettirirler ve halk artık kerhen de olsa bunlara itaat etmek zorunda kalır.

Hicri I. yüzyıldan sonra hilafet tamamen bu yolda olmuÅŸ ve bir nevî ırsî bir hak haline getirilmiÅŸtir. Hilafetin Osmanlılara geçmesi de bu yoldan olmuÅŸtur. Halbuki dört halife devrinde uygulanan seçim usulü Medeniyyet-i İslâmiye Tarihi’nde de belirtildiÄŸi gibi hemen hemen bugünkü seçim usullerinden bile sıhhatliydi. Çünkü bilenlerin re’yi bilmeyenlerinkinden üstün tutulurdu.

Hilafet, Emevîlerle, birlikte babadan oÄŸula geçen bir hak haline getirilmiÅŸtir. Bu gelenek Abbasî ve Osmanlı hanedanlarınca da sürdürülmüştür. Sultan Yavuz Selim Mısır’ı fethi ile, o sırada Mısır’da bulunan son Abbasî halifesinden hilafeti hakk-ı seyf olarak üstüne almış ve Yavuz’la birlikte Osmanlı sultanları aynı zamanda halife de kabul edilmiÅŸlerdir.

Osmanlıların yıkılmasından sonra gerçekleÅŸtirilen Türkiye Cumhuriyeti, lâiklik prensibini esas aldığı için 1924′te hilâfeti laÄŸvetmiÅŸtir.

Hacı Bektaşi Veli

Cuma, 05 Ekim 2007

BektaÅŸi tarikatının pîri. Anadolu Selçuklularına karşı ayaklanarak, 1240′ta idam edilen Baba İshak’ın halifelerinden.

XII. yüzyıl sonlarıyla XIII. yüzyılın ilk yarısında Anadolu’ya muhacir olarak gelenler arasında meÅŸhur Sofiler de vardı. Melametiyye’nin Horasanîler kolunda Baba İlyas da bunlar arasındadır. Vefaiyye tarikatının ikinci pîri sayılan Baba İlyas’a biat edenlere “Babailer” adı verilir.

Bu grubun içerisinde Horasan’dan Sivas’a gelen Hacı BektaÅŸ Velî Amasya’ya geçerek; Baba İlyas’ın Halifesi Baba İshak’a biat etti. Bir süre KırÅŸehir ve Kayseri’de yaÅŸayan Hacı BektaÅŸ Velî bugün HacıbektaÅŸ ismini taşıyan Sulucakarahöyük’e yerleÅŸti.

Taraftarlarının Baba Resulallah dediÄŸi Baba İshak’ın Selçuklulara karşı baÅŸlattığı kıyam hareketi, kısa zamanda büyüyerek; Amasya merkez olmak üzere Sivas ve Kayseri’ye kadar yayıldı. Baba İshak’ın peygamberliÄŸine inanan göçebe kitleleri, üzerlerine gönderilen Selçuklu kuvvetlerini yenerek baÅŸkent Konya’yı tehdit eder duruma geldiler. Sultan II. Keyhüsrev, kendisini emniyette hissetmeyerek Kûbadiye Hisar’ına sığındı. 1240 yılında bastırılabilen isyandan sonra, Babaîlerin büyük bir kısmı kılıçtan geçirildi.

Vefaiye tarikatının, Babaî halifesi olan Hacı BektaÅŸ Velî, isyandan sonra kurtulabilen Babaîîer, Åžiîleri Batınîleri etrafına topladı. Müritleri tarafından “kalenderler pîri” “abdallar serveri” sayıldı. Sonradan kendisine baÄŸlanarak Kalenderî, Abdal, Åžemsî, Edhemî, Camî, Celalî gibi Åžiî-Batınî zümrelerini içinde toplayan tarikat Bektaşîlik adını aldı.

Eflakî, 1318′de yazdığı “Menâkıbu’l Arifin” adlı eserinde, Hacı BektaÅŸ Velî’nin, Baba İshak’ın en meÅŸhur halifesi ve inanç bakımından Batınî akidesi taşıdığını belirterek; Sulucakarahöyük’te (ÅŸimdiki HacıbektaÅŸ) Hatun Ana’yı evlat edinip, burada öldüğünü belirtmektedir. Aynı eserde; MenteÅŸ isimli kardeÅŸinin Babaîler isyanında  Sivas’ta öldürüldüğü de anlatılmaktadır.

Hacı BektaÅŸ Velî, Orhan Gazi devrinde (1326-1359) Yeniçeri ocağına dua etmiÅŸ; bu yüzden Yeniçeriler tarafından pîr tanınarak bu askerlere “Taife-i Bektaşîyân” aÄŸalarına da “AÄŸayan-ı Bektaşîyân” denilmiÅŸtir. Yeniçerilerin giydiÄŸi börkün arkaya sarkan kısmı da Hacı BektaÅŸ Velî’nin anısına atfedilir. Bu inanca göre, Hacı BektaÅŸ kendisine getirilen Yeniçerilerin başına elini uzattığı zaman, arkaya doÄŸru sarkan kol yenini hatırlatmak için börkün arasına bu kısım eklenmiÅŸtir. Yeniçeri sözününde “Yen içeri” sözünden bozma olduÄŸu söylenir. ÂşıkpaÅŸazade, müridi Abdal Musa’nın, bir savaÅŸta elifî tacını bir yeniçeriye giydirdiÄŸini, yeniçerilerin bu yüzden Hacı BektaÅŸ’ı benimsediklerini anlatır. Yeniçerilerin Hacı BektaÅŸ’ı kendilerine pir saymalarında AhiliÄŸin büyük tesiri olmuÅŸtur. Osmanlı Devleti’nin kuruluÅŸ yıllarında Anadolu’da yaygın olan Ahilikte her sınıf esnaf kendisini bir pire baÄŸlıyordu. AhiliÄŸin ÅŸeyhi, Şürbî Kavlî kollarından seyfî (kılıç) kolu olan Alp-Erenler, Hacı BektaÅŸ’ı kendilerine “serçeÅŸme” tanıdılar. Nitekim 1554′te Malkoç Bali tarafından, Hacı BektaÅŸ tekkesinin avlusunda yaptırtılan çeÅŸmede, Hacı BektaÅŸ, “gaziler serdarı” diye anılmaktadır. Böylece yeniçerilikte BektaşîliÄŸi birleÅŸtiren görüşlerin bir diÄŸer dayanağı da bu yaklaşım oldu.

Hacı BektaÅŸ Makalat adlı Arapça eserde; ÅŸeriat tarikat, hakikat, marifet adını taşıyan dört kapıyla her kapının kırk makamını; ölüm, zahit, arif, muhib gibi tasavvuf terimlerini anlatır. 12 imamın dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmak gibi ÅžiîliÄŸin esaslarını savunur. Ayrıca iki sayfalık bir Åžathiye’si de vardır.

Emirül Müminin

Cuma, 05 Ekim 2007

Müminlerin, inananların  lideri veya yöneticisi anlamında bir kelime. Bu unvan ilk defa halifelerden Hz. Ömer için kullanılmıştır. Sonraları Emevî ve Abbasî halifeleri, Fatımîler, Karmatîler de hükümdarlarına bu unvanı vermiÅŸlerdir. Abbasîler yıkıldıktan sonra daha küçük emirler de bu unvanı kullanmışlardır. Kuzey Afrika ve Endülüs’teki yöneticiler de aynı unvanla anılmışlardır.

Halifelik Osmanlılara geçtikten sonra, hükümdarlara hep Emirü’l-Müminin denilmiÅŸ, yalnız en son hükümdara Halifetü’l-Müslimin denilmiÅŸtir.

Bugün de cuma hutbelerinde dört halifeye dua edilirken, hepsi için Emirü’l-Müminin unvanı kullanılmaktadır.

Mukaddes emanetler

Cuma, 05 Ekim 2007

Hazret-i Peygamber’le diÄŸer büyüklere ait eÅŸya ve malzemeler hakkında kullanılan bir tâbirdir. Osmanlı padiÅŸahlarından Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethettikten ve “Halife” unvanını aldıktan sonra, Osmanlılarla münasebet kurmayı Mekke Emîri Seyyid Berekât zorunlu ve uygun görmüş ve İslâmiyet olan baÄŸlılık ve hizmetleri dolayısıyla bir hâtıra olarak emaret hazinesi saklı bulunan “Emanat-ı Mü-bareke”nin önemli bir kısmım oÄŸlu (Åžerif Ebu Nemi) ile Yavuz’a göndermiÅŸtir. Bu mukaddes eÅŸyayı alan Sultan Selim pek çok memnun olarak kendisine “Sürre” göndermek suretiyle karşılık verdiÄŸi gibi emanetin muhafazası için sarayda özel bir daire yaptırdı. Ve bunları orada muhafaza ettirdi. Emanetin en önemlisi Peygamber’in hırkası teÅŸkil ettiÄŸi cihetle yapılan özel daireye “Hırka-i Saadet Dairesi” adı verilmiÅŸtir. Hırka-i Saadet gümüş sandık içinde olarak Enderun-ı Hümâyûn’da taht odasında muhafaza edildiÄŸi gibi diÄŸer emanat-ı mukaddese de gümüş kutular içinde ve odanın raflarında muhafaza edilmektedir. Her ramazanda ve özellikle ramazanın 15′inde ziyaret olunan Hırka-i Saadet budur. Bu hırka kendisine takdim ettiÄŸi kasideden dolayı Peygamber tarafından Kâab İbn-i Züheyr ‘e hediye edilmiÅŸti.

DerviÅŸlik

Cuma, 05 Ekim 2007

DerviÅŸ olma, bir tarikata baÄŸlı bulunma;Yunus Emre’nin ÅŸu beyitte  anlattığı gibi:

Dervişlik baştadır taçta değildir,

Kızdırmak oddadır saçta değildir.

Devriş terim olarak bir mürşidin ya da şeyhin manevî eğitiminden,bağlı bulunduğu tarikatın usulüne uygun olarak faydalanan kişidir.

Hz. Peygamber’in hayatında “Ashab-ı Suffe” denilen bir cemaat vardı. Bunların Medine’de yeri, yurdu iÅŸi ve gücü olmadığından Mescid-i Nebevi’-nin yanıbaşındaki bir sundurmanın altında barınırlardı. Bir kısmını bizzat Hz.Muhammed, diÄŸerlerini sahabeden kimseler doyururlardı. Bunların suffesi yani altında barındıkları sundurma, ilk zaviye kabul edilir. Kendileri de ilk zaviyeniÅŸin,yan derviÅŸler sayılırlar.

Tarikatlar, Müslümanlığa sonradan girmiÅŸtir. Bununla birlikte DerviÅŸler, birçok tarikat uluları aracılığıyla zincirleme olarak kendilerini Hz. Muhammed’e baÄŸlarlar. Böylece, tarikata baÄŸlılığın din yolu ve Allah yolu olduÄŸuna içten inanırlar. BaÄŸlı bulundukları tarikatın adap ve erkanını yerine getirmeyi dinî ödevlerinden sayarlar.

DerviÅŸ, kendisini Hz. Peygamber’e dolayısıyla Allah’a   kadar   ileten   ulular   zincirine   baÄŸlılığı ÅŸeyh, mürÅŸid, pir aracılığı ve rehberliÄŸiyle saÄŸlar. DerviÅŸliÄŸin genel özelliÄŸi ve bilgisinin metodu öğrenim deÄŸildir. Olgun birisinin bir mürÅŸidin yoluna aynen uymaktır.

Dervişlik ibadet esasları bakımından, Musevî dinindeki abitliğe ve Hıristiyanlıktaki tarik-i dünyalığa benzer.

Selçuklular ve Osmanlılarda derviÅŸlik, Anadolu’da bir din kurumu haline geldi. Bursa’nın alınmasından sonra UludaÄŸ etekleri zaviyeler ve tekkelerle doldu. İstanbul’da da kimi kiliseler cami haline sokulurken kimileri de tekke haline getirildi.

Tarikat ayinlerine birçok İslâm ülkelerinde yasaklar kondu. Mısır’da derviÅŸlerin camilerde dümbelek, tef çalmaları bid’at sayılarak yasaklandı.

Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanından iki yıl sonra 2 Eylül 1925′te çıkarılan bir kararnameyle tekke ve zaviyeler kapatıldı. Bu kararnamede “Türkiye         Cumhuriyeti içerisinde hiçbir tarikat, bunlara mensup hiçbir ÅŸeyh ve derviÅŸ ve mürid olamayacağı, bu sıfatlara ait hususî kisvelerin ve unvanların türbe ve türbedarlıkların ilga edildiÄŸi” belirtildi.

BektaÅŸilik

Cuma, 05 Ekim 2007

Hacı BektaÅŸ Veli’yi pîr tanıyanların yolu, on iki esas tarikattan biri Bektaşîler tarikata girdikleri zaman aynı zamanda Caferi mezhebine de girmiÅŸ olurlardı. Onlara göre Hz. Ali Tanrı’nın zuhuru. Miraç Hz. Muhammed’in Ali’ye intisabıdır. Ayin-i Cemlerde bulunmak, Ehl-i Beyt’i sevmek, sabah akÅŸam on iki imama salavat getirip okumak, Muharremlerde on gün su içmemek, Muharremlerden sonra babaya baÅŸ okutmak yani bir yıllık günahtan arınıp, kendini affettirerek biatini yenilemek, Hz. Ali’nin doÄŸum günü saydıkları Nevruzu kutlamak ve üç gün süt içmek, kardeÅŸlerle yani Bektaşîlerle sohbet etmek, demli muhabbet sofralarında nefes okumak, saz çalmak veya dinlemek, dinî ibadetler yerine geçer. Bektaşîlerde ahlâk ÅŸu söze dayanır: Elin tek, dilin pek, belin berk tut. Bektaşîlik belli baÅŸlı iki kola ayrılmıştır. Çelebiler Kolu, Babagân Kolu. BektaşîliÄŸin İstanbul’da ve Arnavutluk’ta meÅŸhur olan kolu Babagân Kolu’dur.

Bektaşîlik, Yeniçeriler tarafından benimsendiÄŸi ve son Yeniçeri ayaklanmasında Bektaşîler Yeniçerilere yardım ettiÄŸi için II. Mahmud, YeniçeriliÄŸi kaldırdığı zaman BektaşîliÄŸi de kaldırmış, ileri gelen Bektaşî babaları asılmış, bir kısmı ÅŸeriat âlimlerinin çok-bulunduÄŸu yerlere sürülmüş, tekkelerin sonradan yaptırılanları yıktırılmış, eski tekkelere Nakşî ÅŸeyhleri tayin edilmiÅŸtir (1826). II. Mahmut devrin en sonra bu uygulama tavsamıştır. Türkiye’de tekkelerin kapanmasından ve tarikatların ilgasından sonra (4 Eylül 1925) Suriye’de de aynı durum uygulanmış ve Bektaşîlik sadece Mısır ve Arnavutluk’ta resmî mahiyette kalmıştır.