‘Genel’ Kategorisi için ArÅŸiv

Breslau

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Aman kruvazörü. 10 AÄŸustos 1914′te Yavuz (Goeben) zırhlısıyla birlikte İngiliz takibinden kurtulmak için Osmanlılara sığındı. Seferberlik ile silahlı bîtaraflığını ilân etmiÅŸ olan Osmanlı imparatorluÄŸu, İngiltere’nin el koyduÄŸu iki gemisine karşılık, bu gemileri satın aldığını ilân etti. Osmanlı hükümeti bu kruvazöre Midilli adını vermiÅŸtir. Gemilerdeki Alman mürettebat görevlerine devam ettirilmiÅŸtir. Osmanlı Devleti’ni emri vaki ile savaÅŸa sokmak için Karadeniz’e çıkan gemiler Rus limanlarını topa tuttular. Bu bombardıman sonucu Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’na katılmak zorunda kaldı. Midilli kruvazörü İmroz Adası’na yapılan bir saldırı sırasında mayın tarlasına düşerek mürettebatıyla birlikte battı (20 Ocak 1918).

Midilli kruvazörü 4.550 ton ağırlığındaydı. Hızı 27 mil/saat olan kruvazörün 105 mm.lik 12 topu ile 450 mm.lik bir torpido kovanı vardı.

Beşik Alayı

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Osmanlılarda padişah çocukları için yapılan törendir.

Şehzade dünyaya gelince saray kethüdası tarafından Darphaneye süslü bir beşik ısmarlanırdı. Beşik, kethüda, baş efendi, baş-kullukçu, çantacı, kaftancı, enderun ağaları ve diğer saray mensupları tarafından harem dairesinin divan yerine bitişik olan kapısına getirilir, beşiği orada darüssaâde ağası,hazinedar ağa, başkapı gulâmı, hazine vekili ve nöbetçi ağalar teslim alırlar, harem dairesine götürürlerdi. Emeği geçenlere bu iş için saraydan hediyeler verilirdi.

BaÅŸtarda

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Buharlı gemilerin icadından önce Osmanlıların kullandıkları savaş gemilerinden birinin adı.Baştarda, bir cins küçük gemi, kadırganın küçüğüdür.

Yelkenle ve kürekle hareket eden gemilerde oturak “birim”di. Oturak sayısı çoÄŸaldıkça gemilerin adı da deÄŸiÅŸiyordu, iÅŸte bunlardan 26-36 oturaklı gemilere bastarda denilirdi. Bu gemilerin büyüklük itibariyle birbirinden farklı olmak üzere birkaç çeÅŸidi vardı.

En büyüğü olan 36 oturaklısı “paÅŸa bastardası” adını alıyordu. Bu gemilerin uzunlukları 210′dan 216 Osmanlı kademidir (yarım arşın uzunluÄŸunda bir ölçü olup, 34 cm).

Baştardaların kadırgalarda olduğu gibi baş taraflarına üçer top konulduktan başka çıkmaları üzerine de dörder beşer top yerleştirilirdi. Pasa gemisi olduğuna işaret olmak üzere kıç kamaraları üzerinde üçer fener yakılırdı.

PaÅŸa bastardasına 84′ü gemici ve topçu, 216’sı savaşçı ve 500′ü de kürekçi olmak üzere 800 mürettebat bulunurdu.

Orta bastardada, 26 oturak olup, uzunluÄŸu 171 kademdir. Bir çeÅŸit daha bastarda vardır ki, buna “hünkâr gemisi” adı verilir. Bunda da alâmet olarak üç fener yakılırdı.

Bir bastarda, 6 mavna, 40 da kadırga bir donanmayı teşkil ediyordu.

Arüs

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Arüs, Arapça bir kelime olup, lügat manası “gelin”dir. Arüs resmi” de gelinlerden alınan resim hakkında kullanılır.  Resim evlenen kadınların kocalarından alınırdı. İslâm kızlarından 60 akçe, dullardan 30 akçe, gayr-ı müslim kızlarından 30 akçe, gayr-ı müslim dullardan 15 akçe alınırdı.

Tanzimat’tan sonra bu resim kaldırılmış, yerine “İzinname harcı” konmuÅŸtur.

Akçe

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Osmanlı Devleti’nde gümüş sikkeye verilen addır; İsfahan Selçuklularında da aynı adla para kestirilmiÅŸtir. İlk defa olarak Orhan Bey’in cülusunun üçüncü senesinde H. 727/M. 1327′de hükümdarlık alâmeti olarak Bursa’da akçe yani gümüş sikke kestirilmiÅŸtir. Bu sikkenin bir tarafında kelime-i ÅŸahadet ile ilk Müslüman halifeleri olan Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin isimleri, diÄŸer tarafında Orhan, Osman ve basıldığı yeri gösteren Bursa ismi ve daha altında da siyakat rakamı ile üç adedi ve kenarlarında da paranın basıldığı H. 727 senesi ve bir de Osmanlıların mensup oldukları Kayı boyu damgası vardır (C.l, s. 125).

Akçelere ilk tuÄŸra Süleyman Çelebi adına basılan sikkelere kondu ve II. Mustafa’ya kadar devam etti. Çelebi Sultan Mehmet zamanında han ve sultan unvanları da akçelere eklendi. Son Osmanlı akçelerine kadar devam eden Azze nasrahu ibaresi de ilk defa bu devirde kullanıldı.

İlk Osmanlı akçesi 1/4 mıskal olarak, 6 kırat veznindedir. Sultan Fatih Mehmet zamanında vezin 5.4 kırat, II. Bayezid zamanında 3.5 kırat, II. Murat zamanında 2.5 kırat, I. Ahmet zamanında 1.5 kırata kadar düşmüştür. Düşük kıratlı akçeler asker ve

halk arasında büyük kargaÅŸalara sebep oldu ve II. Osman devrinde bu akçeler toplatıldı. Kıratı düşük akçeler yerine ceyyidü’l-ayar adı verilen yeni akçeler basıldı. Yine aynı dönemde Onluk Osmanlı adıyla 1 dirhem vezninde akçeler kestirildi. Ayrıca bu dönemde para adıyla ilk defa 5.5 kırat vezninde 4 akçelik gümüş sikke darbolundu. II. Süleyman zamanında akçe usulü terk edilerek kuruÅŸ sistemi kabul edildi (1687).

Kuruş sisteminde bir kuruş 40 para, bir para üç akçe, bir akçe üç pul idi.

XV. yüzyıldan itibaren akçe nakit, yani para karşılığı olarak kullanılmıştır: Avarız akçesi, akçe kisesi, akçe tahtası, ak akçe, geçer akçe gibi.

XVI. yüzyıldan başlayarak akçenin vezin ve ayarı esaslı şekilde değiştirildi. Bu dönemde akçeler çil akçe, züyuf akçe, kalp akçe, kırpık akçe, meyhane akçesi, kızıl akçe gibi isimler almışlardır. Bunlardan başka mail işlerde kullanılan sağlam akçe, ve çürük akçe gibi deyimler vardı. Sağlam akçe bir paranın asıl değeri olan üç akçe üzerinden alınıp verilmesi, çürük akçe ise değeri üç akçe olan paranın dört akçe sayılmasıdır. Çürük akçe bakır para yerine de kullanılırdı.

XV. yüzyılda 30.000, XVI. yüzyılda 20.000, XVII. yüzyılda 40.000, XVIII. yüzyıl başlarında 50.000 akçe bir kese olarak kabul edilmiştir. XIX. yüzyıl ortalarında 1 kise akçe, 500 kuruştu.

Yavuz Zırhlısı

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Türk savaÅŸ gemisi, ilk adı Goeben olan Yavuz zırhlısı 1912′de Alman tezgahlarında yapılmış devrin en üstün cihazlarıyla donatılmıştı. 28 ton ağırlığında, saatte 28 mil yapabiliyordu.                 

Goeben,Breslau zırhlısı ile birlikte Çanakkale BoÄŸazı’ndan Türk karasularına sığınarak Osmanlılar resmen I. Dünya Savaşı’na katılmalarına sebep olmuÅŸtur. Bu gemiler güya 5 milyon altına satın alınarak Osmanlı donanmasına katılmış, ancak askerî mürettebatı deÄŸiÅŸtirilmemiÅŸti. Osmanlıların savaÅŸa sokulması için apaçık bir oyun olmasına raÄŸmen gemiler, aynı mürettebatla Osmanlı donanması adına Karadeniz’e açılmış ve Sivastopol’ü ve Odesa’yı bombardımana tutmuÅŸtur (30 Ekim 1914). Böylece Osmanlı Devleti fiilen savaÅŸa katılmış oldu. Almanlar, Osmanlı’yı savaÅŸa sokarak üzerlerindeki baskıyı azaltmak istemiÅŸlerdi. Bir tertiple Türk kara sularına sokulup Osmanlılarca satın alınmalarını saÄŸladıkları bu iki gemi aslında dünyanın en pahalı gemileri olmuÅŸlardır. Çünkü I. Dünya Savaşı sonunda altıyüz yıllık bir cihan imparatorluÄŸu gitmiÅŸ elde yalnız Yavuz kalmıştır.

Sekbanı Cedit

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Rumeli’den gelerek IV. Mustafa’yı tahttan indiren ve Sultan II. Mahmut’u tahta çıkaran Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa PaÅŸa tarafından meydana getirilen talimli askere verilen addır.

1808 yılında kurulan bu teÅŸkilât, yine aynı yıl içinde yeniçerilerin ayaklanmaları ile sadrazam bulunan Alemdar Mustafa PaÅŸa’yı Babıâli’de bastırmaları ve barut deposunu ateÅŸlemek suretiyle intiharına sebep olmaları üzerine kaldırılmıştır.

Nizamı Cedit

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Osmanlı Devleti’nde, XVIII. yüzyılın sonlarında, askerlik ve idare alanlarındaki düzensizliklere, Batılı anlamda çare bulmak üzere ileri bir düzen kurmak hususunda ıslahat teÅŸebbüsleri ve hareketleri için kullanılan bir tabir olup aynı zamanda bu gaye ile kurulan, Avrupa usûlünde yetiÅŸtirilmek istenilen talimli askere verilen addır.

Nizam-ı Cedid tabiri III. Selim tahta çıktıktan sonra tam olarak kullanılmaya baÅŸlanmış; eski usûl ve teÅŸkilat için kullanılan “nizam-ı kadim” sözüne karşılık, bu tabire daha çok önem verilmiÅŸtir. Bu devirde, Osmanlı Devleti’nde Nizam-ı Cedit tabiri ile, önce mevcut siyasi ve idari bir düzenin yerine yenisinin konulması manası anlaşılmakta idi. Bu tabir daha sonra III. Selim tarafından giriÅŸilen bütün ıslahat hareketlerine alem olmuÅŸtur. Bu sebeple Nizam-ı Cedid tabiri dar ve geniÅŸ olmak üzere iki manada kullanılmıştır. Dar manası ile Nizam-ı Cedid, bu devirde Batı usûlünde yetiÅŸtirilmek istenen talimli askeri teÅŸkilatını; geniÅŸ manası ile de III. Selim’in Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmak ve hiç deÄŸilse kendilerinden faydalanılabilecek ÅŸekilde, muntazam bir hale getirilmesini saÄŸlamak, ulemanın geriliÄŸe dönük zihniyetine karşı koyarak, onların nüfuzunu kırmak, Osmanlı imparatorluÄŸu’nu Avrupa’nın ilim, teknik ve medeniyetteki hamlelerine ortak yapmak için giriÅŸtiÄŸi ıslahat hareketlerinin bütününü ifade ediyordu.

Nizam-ı Cedid fikri ve hareketi III. Selim’in tahta çıkması ile bir usûl ve tertip dahilinde ortaya atıldı. Ancak bu hususta örnek alınması düşünülen Avrupa’yı iyice tanımak gerekiyordu. Bu sebeple padiÅŸah; Nizam-ı Cedid ıslahat hareketinin esasları hakkında tam bir kanaat sahibi olmak zorunluluÄŸunu duydu. Bu hareketinde büyük bir kuvvet olan ilim adamlarının bu husustaki düşüncelerini almayı uygun gördü. Devletin bünyesinde yapılacak geniÅŸ ıslahatın selametini saÄŸlamak için, Nizam-ı Cedid’i bir ÅŸahıs deÄŸil, devletin malı yapmak istedi. DiÄŸer taraftan bu baÅŸlangıç olmak üzere ve Avrupa’yı iyice tanımak için, Viyana elçiliÄŸi görevi ile gönderdiÄŸi Ebu Bekir Ratib Efendi’ye: “Avusturya’nın bütün müesseselerini görüp, kendisine bilgi getirmesi” görevini vermiÅŸti (1791). Ratip Efendi, yaptığı 8 aylık inceleme sonunda edindiÄŸi bilgileri havi padiÅŸaha sunduÄŸu yazıda; bazı önemli meselelerin, birtakım ÅŸartların tahakkukuna baÄŸlı olduÄŸunu bildirmekte idi. III. Selim’in yapacağı Nizam-ı Cedid ıslahatı ile sıkı bir ilgisi bulunan bu ÅŸart ve tedbirler şöyle ifade edilmiÅŸti: 1. Askerin çok düzenli ve itaatli olması; 2. Hazinenin zengin, tertipli ve her an dolu bulunması; 3. Vezirlerin, büyük devlet adamları ile memurların doÄŸru, muktedir ve sadık kimseler olması; 4. Halkın huzur, refah ve himayesinin temin edilmesi; 5. Bu ÅŸartlar tahakkuk ettikten sonra, bazı devletler ile ittifak ve yardım anlaÅŸmalarının yapılması.

III. Selim, devletin ileri gelenlerinden, nizam-ı devlete dair layihalar kaleme almalarını istemiÅŸ ve böylece Nizam-ı Cedid hareketinin nazari ve hukuki yönlerini teÅŸkil ve tesisine giriÅŸilmiÅŸtir. PadiÅŸah, baÅŸta sadrazam olmak üzere, devlet ve idare hayatında bilgi ve tecrübesi bulunan belli-baÅŸlı ÅŸahıslardan, kendisine Nizam-ı Cedid’e dair layihalar vermelerini emretti

Bu suretle girişeceği esaslı ıslahat hareketinde yalnız kalmamış ve III. Ahmet devrinde tasarlanan bir askeri ıslahat teşebbüsünün ulema ve devletin ileri gelenlerinden gizlenmesi yüzünden, başarısızlığa uğramaması gibi bir durum ile karşılaşmayarak, sorumluluğa belli- başlı devlet adamlarını da iştirak ettirmiş bulunuyordu.

Nizam-ı Cedid hakkında padiÅŸaha mütalaalarını bildiren ve layiha verenler; baÅŸta sadrazam Koca Yusuf PaÅŸa olmuÅŸ ve aralarında sadrazamlıktan tanınmış zatlar, defterdar, Åžerif, Tarakçı Abdullah efendiler ile tersane emini, mabeynci, beylikçi, çavuÅŸbaşı, kethüda gibi bir kısım görevliler ve yazar Enveri de bulunmak üzere 20 Türk ile Türk ordusunda hizmet gören Bertrano adında bir Fransız subayı, İsveç sefareti memurlarından ünlü d’Ohsson olmak üzere iki yabancıdır.

Bu layihalarda görüş birliği bulunmadığı kesindir. Ağırlık noktalarını askeri sahada arzu edilen ıslahat teşkil etmekle beraber, taşıdıkları esas düşünceye göre, Nizam-ı Cedid layihaları üç kısma ayrılıyordu:

Birinci kısım, Yeniçeri Ocağı’nı ve diÄŸer ocakları, Kanuni devrindeki kanunlara göre ıslah etmeyi istiyordu ki, bunlar muhafazakarlardı. İkincisi, bu ocaklara, “Sultan Kanuni Süleyman kanunnameleri gereÄŸindendir” diyerek, Erenk talim ve terbiye usûlleri ve silahlarının kabul ettirilmesini teklif edenler idi ki, bunlara da telifci demek mümkündür. Üçüncü kısım ise, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması veya ıslah edilmesi mümkün olamayacağından, bu ocak bir kenara bırakılarak, bunun yanında Avrupa usûlüne ve Frenk orduları esaslarına göre, yeniden bir ordu kurmayı düşünüyorlardı. Bunlar da inkılapçılar idi.

Bütün bu ıslahat layihalarını verenlerin üzerinde birleştikleri nokta, mevcut asker ocaklarının bozukluğu idi.

III. Selim, bu fikirlerden birini seçmek zorunda kalınca, inkılapçıların düşüncelerine katıldı ve uygulamaya girişmek üzere, bu fikri iyice benimsemiş olan kimselerden mürekkep bir ıslahat heyeti meydana getirdi. Bu heyetin başkanlığına eski sadrazamlardan İsmail Paşazade İsmet Bey getirildi.

İsmet Bey, işin başlangıcında, meselenin önemli olduğunu ve uygulamada karşılaşacağı tehlikeleri ve takip edeceği hareketi padişaha bildirdi. Bu hususta padişahtan teminat aldı.

Heyetin hazırladığı 72 maddelik program, bir program, bir ıslahat tasarısı idi. Bu tasarının önce askerlikle ilgili kısmının uygulanmasına girişildi. Bu meselede yenilik yapılan başlıca maddeler şunlardı: 1. Mevcut asker ocaklarının nizam altına alınması; 2. Avrupa usûlünde yeni bir ordu kurulması (Nizam-ı Cedid ordusu); 3. Savaş sanayii müesseselerinin yeniden tertip ve tanzimi.

III. Selim bir taraftan Avrupa usûlünde bir ordu hazırlarken, diÄŸer yandan da mevcut ocakları imkanlar nisbetinde nizam altına almaya önem Verdi. Yeniçeri Ocağı için haftada birkaç gün talim ve terbiye zorunluluÄŸu konuldu. DiÄŸer ocaklar için yeni kanunnameler yapıldı. Mesela 1792′de yayınlanan Humbaracı kanunnamesine göre bütün efrat, İstanbul’da toplanacak ve yoklamaya tabi tutulacaktı.

III. Selim, Nizam-ı Cedid’in müstakil bir askeri ocak olmasını ve buraya yeniçerilerden genç olanların girmesini istiyordu. Fakat yeniçeriler bunu kabul etmedikleri gibi, devletin ileri gelenleri de Yeniçeri Ocağı’nın dışında bağımsız bir ocak kurulmasını uygun görmemekle beraber çok tehlikeli buldular. Bu sebeplerle Nizam-ı Cedid, hassa bostancılar ocağına baÄŸlı olmak üzere, bostancı tüfekçisi ocağı ÅŸeklinde kuruldu. İlk önce mevcudu 12.000 olarak tespit edildi (1793). Buna göre çıkarılan padiÅŸah iradesiyle ileride geliri saÄŸlandıkça arttırmak üzere Levend çiftliÄŸinde, subayları ile birlikte 1602 erden ibaret 12 bölük olarak bir “orta” tertibini baÅŸlatmayı, ortaya bir binbaşı, saÄŸ ve sol kolaÄŸaları, her bölüğe birer yüzbaşı ve diÄŸer subaylar tayini emrediliyordu. Erlere de süngülü tüfek verilerek talime baÅŸlanılıyordu. Yeniçeriler, yurdun her tarafına yayılmış, ÅŸehir ve kasabalarda yerleÅŸmiÅŸ olduklarından, Nizam-ı Cedid askerlerini çekemeyecekleri de düşünülebileceÄŸinden, yeni askeri teÅŸkilatın gerekli olduÄŸunu anlatmak icap ediyordu.

Osmanlı Devleti’nin büyüklüğünün; ahalinin devlet kararlarına gösterecekleri saygı ile mümkün olabileceÄŸi, dolayısıyla Nizam-ı Cedid’in benimsenmesinin bir görev olduÄŸu anlatılmaya çalışıldı.

III. Selim’in Nizam-ı Cedid lehinde yaptırdığı bu propagandanın büyük tesiri olmamakla beraber, ilk zamanlarda teÅŸkilatın kurulmasına ses çıkarılmadı.

Ancak gerek bu ıslahat, gerek siyasi ve iktisadi sahada uygulanmaya çalışılan Nizam-ı Cedid, istenilen başarıyı tam olarak sağlayamamıştır. Esasen kısa bir süre sonra Nizam-ı Cedid düşmanlığı başladı. Bazı başarısızlıklar da ıslahat hareketlerinin değerini ve itibarını halk nazarında düşürdü.

Nizam-ı Cedid ordusu önce İstanbul’da, sonra da Anadolu’da kurulmuÅŸtur. İlk olarak Mısır seferinde Akka Kalesi önünde Napoleon ordusuna karşı baÅŸarı saÄŸlamışta.

Rusya ile savaÅŸ ihtimallerinin belirmesi üzerine, Karaman valisi Kadı Abdurrahman PaÅŸa yanındaki Nizam-ı Cedid askeri Rumeli’ye geçirildi.

Nizam-ı Cedid düşmanlığı açık ve kesin bir hal aldı.

Edirne’ye harekete geçen Kadı Abdurrahman PaÅŸa ordusuna mukavemete kalkıştılar. Orduyu tehdit ettikleri bir sırada III. Selim, Abdurrahman PaÅŸa’ya geri dönmesini emretti (1806).İstanbul’da BoÄŸaz yamakları ayaklandı.

Veliahd Şehzade Mustafa ve şeyhülislam Ataullah Efendi asilere akıl hocalığı yapıyorlardı. Padişah, devletin idaresini ellerine bıraktığı kimseler tarafından ihanete uğramışta.

Åžeyhülislam, padiÅŸaha bir yazı sunarak: “Atmeydanı’nda toplanan yeniçerilerin Nizam-ı Cedid askerlerinin kaldırılmasından memnun olacaklarını” bildirmiÅŸ, yazıda adları yazılı zatların cezalandırılmalarını istemiÅŸtir. PadiÅŸah, arzu etmediÄŸi halde bu kiÅŸilerin idam edilmelerine müsaade etmiÅŸti. O, sarayın tarihini iyi biliyordu. asilerin istediklerini yapmazsa, zorla saraya gireceklerini de biliyordu.

Halbuki Nizam-ı Cedid askeri, Atmeydanı’nda toplanan asilere biraz olsun direniÅŸ göstermiÅŸ olsalardı yeniçeriler periÅŸan olacaklardı.

Enderun aÄŸalarının bu husustaki uyanlarına karşı PadiÅŸah: “Benim için kan dökülmesin, benim yüzümden Muhammed ümmetine zarar gelmesin” diye karşılık verdi. Asiler, bu zatları birer birer ele geçirdiler, iÅŸkence ederek öldürdüler. Fakat asiler bununla da yetinmediler. Yeni bir kurban daha istiyorlardı. Çok geçmeden, bu isteklerine de kavuÅŸtular ve Nizam-ı Cedid hareketinin başı olan padiÅŸahı da önce tahtından indirdiler, sonra da öldürdüler. Böylece padiÅŸahın hayatına kıyılmakla beraber millet ve memleketin Batı medeniyetine ayak uydurması uzun süre geciktirilmiÅŸ oldu.

Mühimme Defterleri

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Divan-ı Hümayun’da tutulan defterlerdir. Bütün devlet iÅŸlerine ait sadır olan hüküm ve fermanlar tarih sırasına göre özet kayıtları bu defterlere kaydedilirdi. Halen BaÅŸbakanlık Devlet ArÅŸivi’nde mevcut 961-1323/1553-1905 yıllarına ait 263 adet mühimme defteri mevcuttur. 961 yılından önceye ait mühimmelerinde bulunması gerekir. Nitekim ÅŸer’iyye sicillerinde yapılan araÅŸtırmalar bu görüşü kuvvetlendirmektedir. 20 numaralı mühimme defteri mevcut deÄŸildir. ArÅŸivde Kepeci Tasnifi’nde Nr. 70, 71, iki defter ile, Topkapı Sarayı’nda KoÄŸuÅŸlar Kütüphanesi Nr. 888 tarihi: 950-960/1551-1553 ve Topkapı Sarayı ArÅŸivi E.12321 951-952/1544-1546 tarihli iki defter mühimme defteridir. Tarih bakımından Topkapı Sarayı’nda olanlar daha eskidir.

Ayrıca, dağılmış ve köhne durumda bulunan mühimme defter ve parçalarının birleştirilmesi ile meydana gelen mühimme zeyli defterleri mevcuttur. Bunlar 990-159/1572-1746 tarihleri arasında olup, 14 adettir.

Bütün Osmanlı toprakları için idarî, sosyal, kültürel, etnik yapı, din, hukuk, evkaf vs. konularından her türlü bilgiyi ihtiva eden mühimme defterleri hükümlerinden yararlanılarak birçok araştırmalar yapılmıştır. Maalesef bugüne kadar hiçbir mühimme defteri bütün olarak yayınlanmadı. Osmanlı bürokrasi sisteminin en önemli malzemesidir.  

Osmanlı İmparatorluğu

PerÅŸembe, 04 Ekim 2007

Osmanlı Devleti’ni kuran OsmanoÄŸullarının aslı Kayı boyuna dayanır,devletin kurucusu sayılan Osman Gazi’nin babası ErtuÄŸrul Gazi; onun babası da Gündüz Alp’dir.

Osman Gazi (1258- 1326), babası ErtuÄŸrul Gazi’nin ölümünden sonra Kayı Boyu’nun beyliÄŸine geçti. 1291′de Karacahisar’ı aldı ve burayı beyliÄŸine merkez yaptı. Bilecik ve Yarhisar kalelerini aldı. 1299′da bağımsızlığını ilân etti. On yıl kuÅŸattıktan sonra 6 Nisan 1326′da Bursa’yı aldı ve Bursa’nın fethinden kısa bir süre sonra öldü.

Osman Gazi’nin ölümünden sonra yerine oÄŸlu Orhan Bey (1326-1360) geçti. İznik ve İzmit’i Bizanslılardan alan Orhan Bey, Karasi BeyliÄŸi’ni de Osmanlı BeyliÄŸi’ne kattı. Osmanlı Devleti’nin ilk sikkesi Orhan Gazi zamanında basıldı.

Orhan Gazi’nin ölümüyle yerine geçen oÄŸlu I. Murat (1360-1389) zamanında Sırplar Çirmen’de yenilgiye uÄŸratılınca Trakya ve Makedonya’da birçok bölge Osmanlıların eline geçti.

I. Murat, Haçlılarla Kosova’da yaptığı savaÅŸta bir Sırplı tarafından öldürülünce yerine oÄŸlu I. Bayezid geçti.

I. Bayezid, babasının ölümünden sonra kendisine savaÅŸ açan AydınoÄŸulları, SaruhanoÄŸulları, GermiyanoÄŸulları, MenteÅŸeoÄŸulları ve HarnidoÄŸulları’nın Anadolu’daki hakimiyetine son verdi (1389). 1396′da İstanbul’u kuÅŸatması yeni bir Haçlı seferine sebep oldu. Bunun üzerine Haçlıların yenilgisiyle sonuçlanan NiÄŸbolu Savaşı yapıldı. 1402′de Timur’la Ankara Savaşı’nı yaptı ve Timur’a esir düştü . Yıldırım Bayezid’in Timur’a esir düşmesinden sonra ki 11 yıl (1402-1413) Osmanlı İmparatorluÄŸu’nda Fetret Devri veya Fasıla-i Saltanat olarak geçmektedir.

Çelebi Mehmet,I. Mehmet olarak tahta geçtikten sonra (1413) Osmanlı birliÄŸini yeniden saÄŸladı . Yerine oÄŸlu II. Murat geçti. II. Murat 1422′de Bizans’ı 6. defa kuÅŸattı. 1430′da Venediklilerden Selânik’i geri aldı. Venedik ve Macaristan gibi Avrupa’nın en güçlü deniz ve kara devletleriyle çekiÅŸti. Eflâk ve Sırbistan’ı yeniden Osmanlı Devleti’ne baÄŸladı. Macaristan’la 12 Temmuz 1444′de Segedin barışını imzaladıktan sonra tahtı oÄŸlu II. Mehmet’e bıraktı. Fakat Haçlı ordusu Murat’ın tahttan çekilmesinden faydalanmak isteyince tekrar tahta çıktı ve Haçlıları Varna’da yendi . İkinci bir Haçlı ordusunu 1448′de Kosova’da yendi II. Murat’ın 1451′de ölümü üzerine yerine oÄŸlu II. Mehmet 2. defa Osmanlı tahtına çıktı. II. Mehmet, Rumeli Hisarı’nı yaptırdı ve İstanbul’u fethetti . II. Mehmet’in padiÅŸahlığı zamanında Ege Denizi’ndeki Limni, Taşöz, Midilli, imroz ve EÄŸriboz Kalesi Osmanlı hakimiyetine geçti. Trabzon Rum İmparatorluÄŸu’na son verildi (1461). 1471′de Kırım, Osmanlı Devleti’ne baÄŸlandığı gibi Kırım’daki Ceneviz kolonileri de ele geçirildi. 1473′de Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ı Otlukbeli’nde yendi.1474′de Karaman BeyliÄŸi’ne kesin olarak son verildi. İtalya’nın fethi hazırlıkları yapıldı ve 1480′de Gedik Ahmet PaÅŸa İtalya’nın fethiyle görevlendirildi. Otranto seferine çıkan Gedik Ahmet PaÅŸa, Fatih’in ölümü üzerine geri döndü .

Fatih’in 1481′de ölümüyle yerine oÄŸlu II. Bayezid geçti. Fakat kardeÅŸi Sultan Cem bunu kabul etmedi. 1495′e kadar süren Cem hadisesi II. Bayezid’i uzun süre oyaladı. İtalya’nın fethinden vazgeçildi. 1483′te Macaristan üzerine Morova seferine, 1484′te BoÄŸdan seferine çıkıldı. 1485′te 6 yıl sürecek olan ilk Memlûk savaşı patladı. Yapılan seferlerden üçünü Memlûklular, ikisini de Osmanlılar kazandı. II. Bayezid 1492′de Macaristan ve Arnavutluk seferine çıktı. Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’deki üstünlüğü bu devirde de korundu. İlk İspanya seferini 1487′de Kemal Reis yaptı. Fakat İspanya’da son Müslüman devleti olan Gırnata’nın düşmesine engel olunamadı.

II. Bayezid döneminde Venedik’le büyük çapta savaÅŸ yapıldı. Mora’da Venediklilerin elinde kalan İnebahtı, Modon ve Koron (1499) ile Adriya kıyılarındaki Draç limanı ele geçirildi. Venedik’le barış 1502′de yapıldı. Fakat aynı yıl, İran’da Akkoyunlu Türk hanedanı düştü ve yerine yine bir Türk hanedanı olan Åžah İsmail Safevî geçti.

İran’dan baÅŸka Irak, DoÄŸu Anadolu, Güney Kafkasya gibi ülkelere de hakim olan ve Osmanlı İmparatorluÄŸu’ndan sonra en güçlü devlet durumuna gelen Safevî İmparatorluÄŸu, Akkoyunlular ve Osmanlılar gibi Sünnî deÄŸil Åžiî idi. Åžah İsmail, mezhebini yaymak için Anadolu’da ayaklanmalar çıkardı. Bu durum II. Bayezid’in son yıllarını huzursuz kıldı.DiÄŸer taraftan II. Bayezid’in oÄŸullarından Ahmet, Korkud ve Selim arasında saltanat mücadelesi baÅŸladı. Bayezid ve devlet adamları ÅŸehzade Ahmet’in, yeniçeriler de Åžehzade Selim’in padiÅŸah olmasını istiyordu. Sonunda II. Bayezid tahtı Selim’e bırakmak zorunda kaldı (1512).

I. Selim önce kardeÅŸleri Ahmet ve Korkud’u ortadan kaldırdı. Daha sonra İran meselesini ele aldı. 1514′te Çaldıran Meydan Savaşı’nda Åžah İsmail’i yendi.DoÄŸu Anadolu Osmanlıların eline geçti. DulkadiroÄŸulları toprakları ile MaraÅŸ ve Elbistan da fethedildi (1515). Bundan sonra Memlûkler üzerine sefer yapıldı. Memlûkler, önce Mercidabık’ta (1516) sonra da Ridaniye’de (1517) yenildiler. Suriye, Mısır ve Hicaz Osmanlı idaresine geçti. Mekke ve Medine Osmanlı topraklarına katıldı. Mukaddes Emanetler, Mekke, Medine ve Kahire’den İstanbul’a getirildi. Sultan Yavuz Selim’in bu Mısır seferi Osmanlı tarihinin en uzun seferidir. Hilafet, Abbasî hanedanından alınarak Sultan Yavuz Selim’le birlikte OsmanoÄŸullarına geçmiÅŸtir. Yavuz devrinde Cezayir de İspanyolların baskısından kurtarılarak imparatorluÄŸa baÄŸlanmıştır. Bu, Oruç Reis ve Barbaros Hayreddin PaÅŸa’nın teÅŸebbüsleriyle gerçekleÅŸmiÅŸtir. Oruç Reis 1517 baÅŸlarında Cezayir’i fethetmiÅŸ aynı yılın 1 Eylülünde Fas sınırında Tlemsen Kalesi’nde İspanyol ordusu tarafından kuÅŸatılıp ÅŸehit edilmiÅŸ, fakat Kuzey Afrika’da Osmanlı hakimiyetini gerçekleÅŸtirmiÅŸtir.

Sultan Yavuz Selim yeni bir sefer hazırlığı içindeyken 22 Eylül 1520′de ölünce yerine oÄŸlu I. Süleyman padiÅŸah oldu.

Sultan Kanunî Süleyman zamanında (1520-1566) Mısır’da Canberdî Gazali ayaklanması bastırıldıktan sonra (1520), Belgrat (1521) ve Rodos (1522) ele geçirildi. Mohaç’da .Macaristan ordusu yenildi ve Macaristan Osmanlı İmparatorluÄŸu’na baÄŸlı bir krallık haline geldi (1526). Habsburg hanedanından Ferdinand’ın veraset yoluyla Macar Krallığı’nda hak iddia etmesiyle, Avusturya’ya karşı yeni bir sefer açıldı. Viyana kuÅŸatıldı. Fakat alınamadı. Osmanlı ordusunun çekilmesinden sonra Avusturyalıların tekrar Budin’i almak istemeleri üzerine Kanunî tekrar Avusturya’ya karşı sefere çıktı (1530). Avusturya toprakları yaÄŸmalandı. Avusturya ile barış 1533′de imzalandı. Aynı yıl İran’a savaÅŸ açıldı. Tebriz ve BaÄŸdat ele geçirildi. Kanunî, Avusturya’ya yaptığı seferlerle imparatorluÄŸun Batı sınırlarını, İran seferiyle de DoÄŸu sınırlarını güven altına aldı. Bundan sonra Akdeniz’de seferlere baÅŸladı. Venedik’e savaÅŸ acildi. Korfu Adası kuÅŸatıldıysa da alınamadı. Barbaros Hayreddin PaÅŸa bir yıl sonra 1538′de Preveze’de Hıristiyan donanmasını yenerek Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun Akdeniz hakimiyetini saÄŸladı.

Janos Zapolya’nın ölmesinden faydalanan Ferdinand, Macaristan’ı ele geçirmek için Budin’e bir ordu gönderdi. Bu durum Kanunî’nin Macaristan üzerine sefere çıkmasına sebep oldu. Bu sefer sonunda Macaristan Osmanlı Devleti’nin bir eyaleti haline getirildi. 1543′de, Fransa Kralı I. François’e yardım etmekle görevlendirilen Barbaros Hayreddin PaÅŸa, Nis’i (Nice) top ateÅŸine tuttuÄŸu gibi, Kanunî de bu sefer sırasında Estergon Kalesi’ni aldı. Bu seferden sonra İran ile savaÅŸ tehlikesi belirdiÄŸinden Avusturya ile beÅŸ yıllık bir barış yapıldı (1547). 1548′de tekrar İran üzerine sefere çıkan Kanunî, İran’la ilk barışı 29 Mayıs 1555 Amasya AntlaÅŸması ile imzaladı . Sultan Kanunî Süleyman son seferini Zigetvar Kalesi’ne yaptı. Ancak kuÅŸatma sırasında hastalanarak öldü (1566). Ölümünden hemen sonra kale zapt edildi. Yerine oÄŸlu II. Selim geçti.

II. Selim seferlerde ordusunun başına geçme geleneÄŸini kaldıran ilk padiÅŸah oldu. Pek uzun sürmeyen saltanatı, Sokullu Mehmet PaÅŸa gibi üstün yetenekli bir sadrazamın idaresinde geçti. II. Selim babasından devraldığı deniz siyasetini devam ettirdi. Hızır Reis ünlü Sumatra seferini yaptı. Bu suretle Osmanlı hakimiyeti Hint Okyanusu’ndan sonra Büyük Okyanus’a da geçti. Lala Mustafa PaÅŸa, karadan Piyale PaÅŸa da donanmasıyla denizden Venedik’in elinde bulunan Kıbrıs Adası’nı 1 Temmuz 1570′de aldı. Ancak Kıbrıs’ın fethi yeni bir Haçlı seferinin hazırlanmasına sebep oldu. Venedik, Papa ve İspanyol donanmasından meydana gelen donanma karşısında, Uluç Ali PaÅŸa idaresindeki Osmanlı donanması, İnebahtı (Lepanto)’nda yenildi. Fakat Uluç Ali PaÅŸa donanmanın kendisine ait 40 kadırgasını kurtardı ve İstanbul’a dönünce Kılıç Ali PaÅŸa unvanı ile kaptan paÅŸalığa yükseltildi. İnebahtı yenilgisinden kısa bir süre sonra donanmasını yenileyen Kılıç Ali PaÅŸa bu defa Tunus üzerine sefere çıktı ve Tunus’u aldı.

Yine II. Selim zamanında, SüveyÅŸ Kanalı’nı açmak; Akdeniz’le Kızıldeniz ve Hint denizlerini birleÅŸtirmek düşünüldü fakat uygulamaya geçilemedi. DiÄŸer teÅŸebbüs de Hazar Denizi ile Karadeniz’i birleÅŸtirmek için Don- Volga nehirleri arasında bir kanal açılması teÅŸebbüsü idi.

II.  Selim’den sonra tahta çıkan III. Murat’ın ilk yıllarında sadrazam yine Sokullu Mehmet PaÅŸa idi. Sokullu Mehmet PaÅŸa 1575′de Lehistan Krallığı’nı himaye altına aldı. Fas’taki Portekiz hegamonyasına son verdi. Fakat III. Murat’ın, Sokullu’nun karşı çıkmasına raÄŸmen, İran’a savaÅŸ açması, İran ile 12 yıl süren savaÅŸların baÅŸlamasına sebep oldu (1578). Sokullu’nun ölümüyle Osmanlı Devleti idaresinde karışıldıklar baÅŸ gösterdi. Bu durumdan faydalanan Fransızlar Kanunî zamanında elde ettikleri imtiyazları yenilemek istediler. İngilizler de Fransızların karşı çıkmasına raÄŸmen Osmanlı İmparatorluÄŸu’ndan serbest ticaret yapma vaadini aldılar.

1590′da Ferhad PaÅŸa’nı gayretleriyle İran’la antlaÅŸma yapıldı . Ancak üç yıl sonra Avusturya ile 1565′ten beri devam eden barış bozuldu. 15 yıl sürecek olan Avusturya savaşının ilk yıllarında Eflâk, BoÄŸdan, Erdel Avusturyalılara geçti.

III.   Mehmet babasının yerine geçtiÄŸi zaman Avusturya ile savaÅŸ devam ediyordu.PadiÅŸah,hocası Sâdeddin Efendi’nin gayretiyle, babasının ve büyükbabasının hiç sefere çıkmamasına raÄŸmen sefere çıkmaya karar verdi. EÄŸri Kalesi alındı. 1596′da Haçova’da Avusturya ordusu yenildi. Bundan sonra Kanije Kalesi alındı (1601).Osmanlı Devleti’nin Avusturya ile savaÅŸ halinden yararlanmak isteyen İranlılar 1603′te antlaÅŸmayı bozarak savaÅŸ ilân ettiler. Bu duruma çok üzülen III. Mehmet aynı yıl öldü. Yerine oÄŸlu I. Ahmet geçti. Avusturya ve İran savaÅŸları I. Ahmet’in zamanında da devam etti. Daha önce Avusturya ile birleÅŸmiÅŸ olan Erdel, Eflâk ve BoÄŸdan tekrar Osmanlılara baÄŸlandı. Avusturya ile 15 yıl süren savaÅŸlara Zitvatorok AntlaÅŸması ile son verildi (1606). İran ile devam eden savaÅŸlardan ise iyi sonuç alınamıyordu. 1612′de sadece 3 yıl yürürlükte kalacak olan bir antlaÅŸma yapıldı. 1615′te savaÅŸa tekrar baÅŸlandı. Ancak bu defa da bir baÅŸarı elde edilemedi. 1618′de yapılan yeni bir antlaÅŸma ile savaÅŸa son verildi. I. Ahmet devrini meÅŸgul eden olaylardan biri de Celâliler’di. Karayazıcı, Deh Hasan, Tavil Ahmet, KalenderoÄŸlu, CanbulatoÄŸlu gibi Celâlî reisleri ayaklanarak uzun süre merkez idaresine ve Kapıkulu askerlerine karşı savaÅŸtılar. Veziriazam Kuyucu Murat PaÅŸa beÅŸ yıla yakın çalışarak, ölümüne kadar (5 AÄŸustos 1611) bu ayaklanmaları güçlükle bastırdı.

I. Ahmet’ten sonra tahta kardeşi I. Mustafa (1617-1618) geçti. Ancak, I. Mustafa hasta olduğu için kısa süre sonra tahttan indirildi ve yerine I. Ahmet’in oğlu II. Osman (1618-1622) padişah oldu.

Küçük yaÅŸta tahta çıktığı için tarihte Genç Osman diye de anılan II. Osman’ın padiÅŸahlığında Lehistan ile münasebetler bozuldu. YaÅŸ ve Turla meydan savaÅŸlarında (20 Eylül ve 7 Ekim 1620) Leh orduları yenildi. 1621′de Hotin Kalesi kuÅŸatıldı ise de alınamadı ve 6 Ekim 1621′de Hotin AntlaÅŸması yapılarak savaÅŸa son verildi. II. Osman, Osmanlı ordusunun Leh savaşında gösterdiÄŸi baÅŸarısızlığı, yeniçerilerin disiplinsizliÄŸinde buluyordu. Bu sebeple onları ortadan kaldırmaya, yeni bir askerî teÅŸkilât kurmaya karar verdi. Onun bu düşüncesi yeniçerilerin ayaklanmalarına sebep oldu. Bunun sonucu da tahttan indirildi ve öldürüldü. Yerine ikinci defa I. Mustafa getirildi. Ancak. I. Mustafa’nın ikinci saltanatı da fazla sürmedi (1622-1623). Yerine IV. Murat padiÅŸah oldu (1623-1640). IV. Murat’ın ilk yılları annesi Kösem Mahpeyker Valide Sultan’ın idaresinde geçti. AnarÅŸi ve yolsuzluklar iyice arttı. IV. Murat 8 Haziran 1632′de keÅŸin olarak iktidarı ele aldı. Devrinin en önemli olayı İran savaÅŸlarıdır. 1635′de Revan Seferi adı verilen birinci İran seferine çıktı ve Revan’ı İranlılardan geri aldı. Sonradan İranlıların bunları geri simaları üzerine 2. İran seferine çıktı. 1639′da BaÄŸdat’ı ikinci defa zaptetti. Kendisine BaÄŸdat fatihi unvanı verildi. BaÄŸdat zaferinden sonra, Topkapı Sarayı’nda BaÄŸdat Köşkü’nü, Revan zaferinden sonra da Revan Köşkü’nü yaptırdı. IV. Murat devri İran savaÅŸlarına Kasr-ı Åžirin AntlaÅŸması ile son verildi.

IV. Murat 1640′da ölünce yerine kardeÅŸi İbrahim padiÅŸah oldu. Ancak Sultan İbrahim devrinde devlet düzeni tekrar bozuldu. Devrine “Samur Devri” adı verildi. Sultan İbrahim’in padiÅŸahlığında devletin en önemli dış olayı Girid savaÅŸları oldu. 1645′te baÅŸlayan bu savaÅŸlarda Hanya Kalesi alınmakla birlikte o devrin büyük bir kısmı Venediklilerin elinde kaldı. Kandiye kuÅŸatıldı ise de alınamadı .Venedik Cumhuriyeti bütün Avrupa’dan yardım alıyordu. Çanakkale, Venedik donanması tarafından kapatıldı. Venedikliler savaÅŸa devam ederken İbrahim tahttan indirildi yerine oÄŸlu IV. Mehmet geçti.IV. Mehmet’in ilk yıllan da İstanbul’da Kapıkulu ocaklarının, Anadolu’da Celâlîlerin ayaklanmaları ve Girid’de Venedikliler karşısında uÄŸranılan baÅŸarısızlıklarla geçti. Osmanlı donanması Akdeniz’de gücünü kaybetmeye baÅŸladı. Limni ve Bozcaada’yı ele geçiren Venedikliler Çanakkale BoÄŸazı’na hâkim oldular. Osmanlı Devleti’nin bu düzensiz durumu Köprülü Mehmet PaÅŸa’nın sadrazam olmasıyla sona erdi. Köprülü Mehmet PaÅŸa önce Venediklileri yenerek Limni Adası ile Bozcaada’yı aldı (1657). İstanbul’daki asileri temizledi. 5 yıl süren sadrazamlığından sonra yerine oÄŸlu Fazıl Ahmet PaÅŸa getirildi.Fazıl Ahmet PaÅŸa önce babasının baÅŸlattığı yenilikleri yürüttü. Daha sonra antlaÅŸmayı bozan Avusturyalılara karşı 1663′de savaÅŸ açtı. Avusturyalıların önemli kalelerinden Uyvar’ı ele geçirdi. Bu olay Avusturya ve Macaristan üzerinde büyük bir etki yaptı. Osmanlı- Avusturya savaşı 10 AÄŸustos 1664 Vasvar AntlaÅŸması ile ve Osmanlı Devleti’nin lehine sonuçlandı.

Fazıl Ahmet PaÅŸa bundan sonra Girid Adası üzerine hareket ederek, Hamidiye’yi zaptetti. Girid Adası’nda bazı küçük kaleler Venediklilerde kalmak ÅŸartıyla Osmanlı Devleti’ne geçti (1699). Bu suretle Venediklilerle savaÅŸ bitti. Lehistan’a karşı sefer açıldı. IV. Mehmet’in de katıldığı bu seferde Kaniçe Kalesi ele geçirildi. Lehistan ile savaÅŸlara BucaÅŸ AntlaÅŸması ile son verildi. Ancak Lehliler bu antlaÅŸmaya uymayarak tekrar Osmanlı topraklarına saldırdılarsa da ikinci bir Leh seferinde tekrar yenildiler.

Fazıl Ahmet PaÅŸa 1676′da ölünce, Kara Mustafa PaÅŸa sadrazam oldu. Ancak sadrazamlığı sırasında yapılan uzun savaÅŸlar sırasında Köprülüler devrinde kurulmuÅŸ olan düzen bozuldu. İstanbul’da ve Anadolu’da birçok ayaklanma çıktı, tik büyük Osmanlı-Rus savaşı 1677′de baÅŸladı. IV. Mehmet Rusya üzerine 2. seferi yaptı (1678-1680). Osmanlı Rus savaşı 11 Åžubat 1681′de imzalanan Edirne AntlaÅŸması’yla son buldu. 19 yıla yakın süren Osmanlı- Avusturya münasebetleri, Avusturya himayesindeki Macarların Avusturya’ya isyan ederek yardım istemeleri üzerine tekrar bozuldu. Viyana 2. defa kuÅŸatıldı (1683), fakat alınamadı. Bu durum sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa PaÅŸa’nın idamına sebep oldu.

1699′a kadar devam eden savaÅŸlarda Osmanlı Devleti, Avusturya, Venedik, Lehistan ve daha sonra Rusya’nın da katıldığı büyük bir müttefik ordusuyla mücadele etti.

Osmanlı Devleti ikibuçuk yüzyıl sürecek olan bir çekilme, gerileme ve çökme devresine girecekti. Bu sırada 39 yıldan fazla tahtta kalan IV. Mehmet tahttan indirildi. Yerine sırasıyla II. Süleyman (1687-1691) ve II. Ahmet (1691-1695) geçtiler.

II. Süleyman’ın kısa süren saltanatında Balkanlar’a kadar ilerlemiÅŸ olan Avusturyalılara savaÅŸ açıldı. 1690′da Belgrat ve NiÅŸ Sırplılardan geri alındı. II Ahmet de saltanatta baÅŸarılı olamadı. Venediklilerin Girid’e asker çıkarma teÅŸebbüsleri engellendiyse de Sakız Adası’nın iÅŸgali önlenemedi (12 Eylül 1694).

II. Ahmet’in ölümüyle padiÅŸah olan II. Mustafa (1695-1703)zamanında Vezir Mezomorta Hüseyin PaÅŸa’nın gayretiyle Sakız BoÄŸazı ve Koyun Adaları deniz savaÅŸlarında Venedik donanması yenilgiye uÄŸratıldı. Sakız geri alındı. Osmanlı İmparatorluÄŸu II. Ahmet devrinde Avusturya, Venedik ve Lehistan’dan baÅŸka yeni bir düşmanla karşılaÅŸtı: Rus Çan Büyük (Deli) Petro.

Petro 1695′de aÅŸağı Dinyeper’deki Osmanlı kalelerini alarak Azak’ı kuÅŸattı ise de önce geri püskürtüldü. Fakat bir yıl sonra tekrar hücuma geçip Azak’ın tamamını aldı. II. Ahmet’in Macaristan’ı geri almak için yaptığı seferler netice vermedi. SavaÅŸlar 26 Ocak 1699′da imzalanan Karlofça AntlaÅŸması’yla sona erdi.

16 yıl süren savaştan Osmanlı ordusu büyük toprak kaybıyla çıktı. II. Mustafa, Edirne Olayı (Bk. Edirne Olayı) sonucunda tahttan indirildi. Yerine

III. Ahmet (1703-1730)tahta çıkarıldı.

III. Ahmet devrinde dış siyasetin amacı Karlofça ile verilen yerlerin geri alınmasıdır. Bu amaçla KarIofça’da Venedik ve Rusya’ya verilen yerler geri alındı. Ancak Avusturya’ya verilen topraklar büyük gayretlere raÄŸmen geri alınamadı. 1711′de Prut seferi ile Rusya’ya karşı üstünlük saÄŸlandı. Bu yıllarda İsveç kralı XII. Karl’ın uzun yıllar Osmanlı İmparatorluÄŸu’nda kalması, Avrupa diplomasinin en önemli olaylarından biri oldu.

1715′de Venedik’e savaÅŸ açıldı ve Karlofça ile kaybedilen Mora ve öteki adalar geri alındı. Osmanlı-Venedik savaşı devam ederken, Avusturya’nın Osmanlı Devleti’ne bir nota vererek Venedik ile derhal barış yapılmasını ve Venedik’ten alınan yerlerin geri verilmesini istemesi üzerine sadrazam Damad Ali PaÅŸa’nın ısrarıyla Avusturya’ya da savaÅŸ açıldı (1716). Ancak Osmanlı ordusu 21 Temmuz 1716′da Petervaradin’de yenildi.Avusturyalılar Macaristan’da son Osmanlı eyaleti olan Tamışvar’ı ve Belgrat’ı ele geçirdiler (1717). Pasarofça AntalÅŸamı’yla savaÅŸlara son verildi (1718).

Pasarofça AntlaÅŸması ile III. Ahmet’in saltanatının ilk devresi kapandı ve “Lâle Devri”adı verilen ikinci saltanat devri baÅŸladı (1718-1730). Damad NevÅŸehirli İbrahim PaÅŸa’nın sadrazam olduÄŸu bu devir matbaanın açılması, bir tercüme heyeti kurulması, kâğıt ve kumaÅŸ sanayinin teÅŸvik ve himaye edilmesi gibi teÅŸebbüslerin yapıldığı parlak bir devirdir. Lâle Devri’nin en önemli dış olayı 1723′te baÅŸlayan İran savaÅŸlarıdır. Kafkasya’da ve Irak’la sınır olan İran topraklarından önemli yerlerin ele geçtiÄŸi savaşın ilk devresi 4 Ekim 1727′de yapılan Hemedan AntlaÅŸması ile son buldu. Ancak İran tahtına II. Tahmasb’ın çıkmasıyla savaÅŸ yeniden baÅŸladı. Åžah Tahmasb Osmanlıların eline geçen Hemedan ve Tebriz’i geri aldı. SavaÅŸ sırasında İstanbul’da Patrona Halil Ayaklanması çıktı. III. Ahmet tahttan indirilerek yerine I. Mahmut (1730- 1754) tahta çıktıI. Mahmut zamanında İran’la yapılan savaÅŸlara 1746 yılına kadar devam edildi. Kasrışirin AntlaÅŸması’nın ÅŸartlarına uygun bir barışla savaÅŸlara son verildi. Osmanlı Devleti İran’la savaÅŸ halindeyken Rusya ve Avusturya, Osmanlı Devleti aleyhine anlaÅŸtılar. Rusya, Azak ve Kırım’a saldırmasıyla bu iki devlete karşı tek başına yaptığı savaşı zaferle bitirdi (1736-1739). Belgrat AntlaÅŸması (18 Eylül 1739), Pasarofça ile Avusturya’ya verilmiÅŸ toprakları- Tamışvar hariç- Osmanlı Devleti’ne geri verdi. 22 yıl sonra Belgrat tekrar Osmanlıların eline geçti.

Bu savaÅŸlar sırasında Osmanlı Devleti’nden yana görülen Fransa’ya, devamlı ve deÄŸiÅŸmez imtiyazlar verildi (1740). Osmanlı Devleti 1768′e kadar süren bir barış dönemine girdi. Bu arada I. Mahmut’un yerine III. Osman (1754- 1757) geçti . III. Osman zamanında siyasî, askerî, idarî ve malî alanlarda kayda deÄŸer önemli olaylar olmamıştır. Yerine geçen III. Mustafa’nın (1757-1774)saltanat yıllarında da dış politikada önemli olay olmadı. Ünlü sadrazam Koca Ragıp PaÅŸa, İmparatorluÄŸun iç ve dış iÅŸlerini dirayetle yürüttü. I. Mahmut zamanında Humbaracı Ahmet PaÅŸa tarafından baÅŸlatılan reform çalışmaları bu defa Fransa tarafından gönderilen askeri danışman Baron de Tott tarafından sürdürüldü. Topçuluk ve Denizcilik okulları ile Mühendishane-i hümâyûn bu dönemde açıldı.

1768′de Rusya ile yeni bir savaÅŸ dönemine girildi. 1774′e kadar devam eden bu savaÅŸlarda Osmanlı orduları o zamana kadar görülmedik ÅŸekilde ağır yenilgiye uÄŸradılar. Kırım, Eflâk, BoÄŸdan Ruslar tarafından istila edildi. Baltak Denizi’ndeki Rus donanması İngiliz donanmasının da yardımıyla Akdeniz’e indi. Mora, Rumları, Osmanlı imparatorluÄŸu aleyhine ayaklandı. ÇeÅŸme’de Osmanlı donanması, Rus donanması tarafından yakıldı . Bu savaÅŸlar 1774′de Küçük Kaynarca AntlaÅŸması ile son buldu.

Rusların Kırım’ı istilası sebebiyle üzüntüden ölen III. Mustafa’nın yerine I. Abdülhamit (1774-1789) geçti .Küçük Kaynarca AntlaÅŸması bu padiÅŸah zamanında imzalandı. Åžartları çok ağır olan bu antlaÅŸma ile Osmanlı Devleti yıkılış devrine girdi. DiÄŸer taraftan 1768- 1774 yılları arasında Akka’da ve Arabistan’da Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmalar çıktı. İran’la 4 yıl süren (1775-1779) neticesiz savaÅŸlar yapıldı. 9 Temmuz 1783′de Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi, Osmanlı- Rus münasebetlerini iyice bozdu. Osmanlı İmparatorluÄŸu 1787′de Kırım’ı geri almak için Rusya’ya savaÅŸ açtı. Avusturya da, Rusya ile Osmanlı Devleti’ne savaÅŸ açınca (9 Åžubat 1788) Osmanlı orduları iki cephede savaÅŸmak zorunda kaldı. Savaşın ilk yıllarında Avusturya cephesinde baÅŸarılı sonuçlar- alındı, fakat

Rus cephesinde devamlı yenilgiye uÄŸranıldı. Bu savaÅŸ sırasında Osmanlı İmparatorluÄŸu Prusya ve İsveç’le birleÅŸerek Avusturya ve Rusya’ya karşı ittifak yaptı.

Özi Kalesi’nin düşmesi, I. Abdülhamit’in üzüntüsünden ölmesine sebep oldu. Yerine geçen III. Selim (1789-1807) zamanında da Osmanlı-Rus- Avusturya savaÅŸları devam etti.

Fransız Devrimi ve Osmanlı- Rusya AntlaÅŸması üzerine, Avusturya savaşı durdurdu. Avusturya ile ZiÅŸtovi AntlaÅŸması imzalanarak savaÅŸa son verildi (4 AÄŸustos 1791). Ancak Avusturya’nın savaÅŸtan çekilmesi, Ruslar karşısında uÄŸranılan yenilgileri etkilemedi. Osmanlı- Rus Savaşı YaÅŸ AntlaÅŸması’yla sona erdi (9 Ocak 1792). Bu antlaÅŸma ile Osmanlı Devleti kesin olarak Kırım’dan vazgeçiyordu.

SavaÅŸlar sona erdikten sonra III. Selim, devlet müessesesini baÅŸta ordu ve donanma olmak üzere yeniden düzenledi. III. Selim’in reformlarına “Nizam-ı Cedîd” (Yeni Düzen) denmiÅŸtir. İlk defa Londra, Paris, Viyana, Berlin gibi Avrupa’nın büyük baÅŸkentlerinde devamlı elçiliklerin kurulması III. Selim devrindedir.

III. Selim bir taraftan imparatorlukta reforma giderken bir taraftan da Fransa’nın Mısır’ı iÅŸgali meselesi ile uÄŸraÅŸtı. Fransa’nın 1798′de baÅŸladığı Mısır’ı iÅŸgali ancak 1801′de Mısır’ı boÅŸatmasına kadar sürdü. Fransa’nın Mısır’dan çekilmesinden sonra Osmanlı Devleti ile Fransa arasında dostluk yeniden kuruldu. Bu durum Osmanlı- Rus münasebetlerini bozdu. 22 Aralık 1806′da Rusya ile yemden savaÅŸ baÅŸladı. Ruslar hiç savaÅŸ ilân etmeden Eflâk ve BoÄŸdan’a saldırdılar. SavaÅŸ devam ettiÄŸi sırada İstanbul’da III. Selim’e ve Nizam-ı Cedîd’e karşı Kabakçı Mustafa Ayaklanması çıktı. III. Selim tahttan indirildi, yerine IV. Mustafa (1807-1808) geçti . Yenilik hareketleri son buldu ve yenilik taraftarlarının bir kısmı öldürüldü, bir kısmı da Rusçuk’da bulunan Alemdar Mustafa PaÅŸa’nın yanına kaçtı. Bunlar III. Selim’i tekrar tahta çıkarmak istediler. Fakat III. Selim, IV. Mustafa’nın emriyle öldürüldü. Alemdar Mustafa PaÅŸa, IV. Mustafa’yı tahttan indirerek yerine II. Mahmut’u çıkardı kendisi de sadrazam oldu.

II. Mahmut (1808- 1839) Nizam-ı Cedîd’i kaldırmadı. Yalnız adını deÄŸiÅŸtirip yeni orduya Sekban-ı Cedîd adını verdi. Ancak yeniçeriler bu hareketin de karşısına çıkarak Alemdar Mustafa PaÅŸa’yı öldürdüler. IV. Mustafa’yı tekrar tahta çıkarmak istedilerse de II. Mahmut, IV. Mustafa’yı öldürterek Osmanlı hanedanının tek varisi oldu. Bu sırada Ruslarla devam eden savaÅŸ 28 Mayıs 1812′de BükreÅŸ’te imzalanan antlaÅŸma ile son buldu. Bu antlaÅŸmadan sonra Osmanlı Devleti’ni uÄŸraÅŸtıran en önemli mesele Rum ayaklanmalarıdır. Mora, bazı Ege adaları ve Attika’da ayaklanmalar geniÅŸlemiÅŸ ve bütün Avrupa da bu ayaklanmayı desteklemiÅŸtir. Mora ve Girid valilikleri Mehmet Ali PaÅŸa’ya verilmek suretiyle yardım istendi. Mısır ordusunun iÅŸe karışmasına İngiltere ve Rusya tepki gösterdi ve Petersburg’da imzaladıkları antlaÅŸma ile Mora’da Osmanlı Devleti’ne vergi veren muhtar bir Yunan Devleti’nin kurulmasına karar verildi (1827). Fransa’nın da bu antlaÅŸmaya katılmasıyla, Osmanlı Devleti bu üç müttefik devletle Mora sularında karşılaÅŸtı. Osmanlı- Mısır donanması müttefik donanması tarafından Navarin’de yakıldı, Rusya’ya da savaÅŸ ilân etti. Ruslar Balkanlar’ı aşıp Edirne’ye kadar geldiler. Osmanlı İmparatorluÄŸu Edirne AntlaÅŸması ile Rusları durdurabildi . Osmanlı Devleti bu antlaÅŸmadan sonra bağımsız bir Yunan Devleti’nin kurulmasını kabul etmek zorunda kaldı (1830). Aynı yıl Fransa Cezayir’i iÅŸgal etti ve burasını da Osmanlı İmparatorluÄŸu’ndan ayırdı.

Osmanlı Devleti bundan sonra Mehmet Ali PaÅŸa’nın isyanı ile uÄŸraÅŸtı. Mısır meselesi bittiÄŸinde, Rusya ile Hünkar İskelesi AntlaÅŸması imzalandı.Fakat Mehmet Ali PaÅŸa ile Osmanlı Devleti arasında imzalanan Kütahya AntlaÅŸması devamlı olmadı. İki ordunun Nizip’te yaptığı savaÅŸta Osmanlı ordusu yenildi .Bu yenilgi haberi İstanbul’a gelmeden II. Mahmut öldü.

Mısır meselesi babasının yerine geçen Abdülmecit’in (1839-1861) zamanında halledildi. Önce, Avusturya, Fransa, Rusya, İngiltere ve Prusya, Osmanlı Devleti’ne bir nota vererek hükümetin Mehmet Ali PaÅŸa ile tek başına görüşmesini istemediklerini bildirdiler. 1840′da Londra’da bu beÅŸ devletin ve Osmanlı Devleti’nin katıldığı bir konferans toplandı. Konferans’ta alınan kararları Mehmet Ali PaÅŸa kabul etmedi ve savaÅŸ hazırlıklarına baÅŸlanıldı. Fakat Mehmet Ali PaÅŸa Fransa dışında diÄŸer devletlerin aleyhine döndüğünü görünce sadece Mısır valiliÄŸi kendisinde kalmak ÅŸartıyla Mısır meselesi halledildi.

Abdülmecit devrinin önemli olaylarından biri de BoÄŸazlar meselesidir.1841′de yine Londra’da toplanan konferansta, BoÄŸazların bütün devletlerin savaÅŸ gemilerine kapalılığı kabul edildi.

Abdülmecit devrinin en önemli iç olayı ise 1839′-da ilân edilen Tanzimat Fermanı’dır.Tanzimat’tan sonra Osmanlı Devleti Lübnan meselesi ile uÄŸraÅŸmak zorunda kaldı Lübnan’da Müslüman Dürziler ile Hıristiyan Maruniler vergi toplama meselesi yüzünden ayaklandılar. Lübnan meselesine Fransa da karıştı.

Avrupa’da çıkan 1848 ihtilali Osmanlı İmparatorluÄŸu’nu olumsuz yönde etkiledi. Eflâk ve BoÄŸdan’da ihtilaller çıktı. DiÄŸer taraftan Avusturya’ya karşı isyan ederek Osmanlı Devleti’ne sığınan Macar mültecileri Babıâli’nin başına dert oldu. Osmanlı Devleti, Rusya ve Avusturya’nın baskılarına raÄŸmen bu mültecileri teslim etmedi. Bu durum Osmanlı Devleti’yle Rusya arasında Kutsal Yerler Meselesi’nin çıkmasına sebep oldu . 1853′te Osmanlı- Rus münasebetlerinin kesilmesine kadar giden bu olay sonunda Kırım Savaşı çıktı.Rusya’nın yenilgisiyle sona eren Kırım Savaşı sonunda Paris AntlaÅŸması (1856) imzalandı . Ancak daha önce Osmanlı Devleti’nde 18 Åžubat 1856′da Islahat Fermanı ilân edildi .Cidde ve Suriye’de çıkan karışıklıklar içte huzursuzluk yarattı. Avrupa devletlerinin de olaya karışmasıyla 1861′de Lübnan Nizamnamesi imzalandı. Bu olaylar sırasında Abdülmecit’in ölümüyle Abdülaziz tahta çıktı.

Abdülaziz’in tahta çıkmasıyla, Rusya’nın Balkanlar’da baÅŸlattığı Panslavist hareketler kendini gösterdi. Hersek’te isyan çıktı. Ayaklanmanın bastırılmasından hemen sonra Girid’te ayaklanma çıktı.

Abdülaziz, sadrazam Ali PaÅŸa’yı Girid’e gönderdi. 1868′de Girid’in yeni düzeni ilân edildi. Bosna Hersek, KaradaÄŸ ve Girid’te meydana gelen ayaklanmalar Avrupa devletlerinin Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun iç iÅŸlerine karışmaları için bir bahane oldu. Avusturya baÅŸvekili Kont Adrassy bir nota ile Rusya, Almanya ve Avusturya’nın bu konudaki düşüncelerini bildirdi (30 Ocak 1876). Fakat olaylar daha da geniÅŸledi ve bu defa Bulgarlar ayaklandı. Bulgaristan olaylarının baÅŸlamasından kısa bir süre sonra Selanik’te olaylar çıktı. Bulgaristan olayları ve Selanik meselesi, Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’ne yeni bir nota vermelerine sebep oldu.Bu son olaylar üzerine, Mithat PaÅŸa ve birçok Osmanlı aydını devletin kurtulması için tek çare olarak “meÅŸrutî bir idare düşündüler”. Abdülaziz tahttan indirilerek yerine V. Murat (1876) geçirildi.Kanûn-ı Esasî hazırlıklarına baÅŸlandı.

V. Murat’ın amcası Sultan Aziz’in tahttan indirilmesi ve ölümü, Çerkez Hasan Olayı sebebiyle dengesi bozuldu. Kısa bir süre sonra tahttan indirildi ve yerine II. Abdülhamit getirildi .

II. Abdülhamit’in (1876- 1909) tahta çıktığı yıl Osmanlı tarihinin dönüm noktalarındandır. MeÅŸrutiyet münakaÅŸaları yeni rejimin Osmanlı İmparatorluÄŸu’nda uygulanıp, uygulanamayacağı, devrin en önemli meselesiydi. DiÄŸer taraftan dışarıda Rusya ile kaçınılmaz savaÅŸ yaklaşıyordu. Balkanlar’da birkaç eyalet huzursuzluk içindeydi. Devamlı dış baskılar, sonu gelmeyen savaÅŸlar devleti ümitsiz bir uçuruma sürüklüyordu.

Osmanlı Devleti’nde bu karışıklıklar devam ederken Sırbistan ile KaradaÄŸ Osmanlı Devleti’ne karşı birleÅŸtiler ve önce Sırbistan, daha sonra da KaradaÄŸ, Osmanlı Devleti’ne savaÅŸ ilân etti. Ancak Osmanlı ordusunun Sırbistan ve KaradaÄŸ ordularını yenmesi üzerine, Paris AntlaÅŸması’nı imzalamış olan devletler Babıâli’ye bir nota vererek mütareke yapılmasını istediler. Osmanlı Devleti’nin istekleri kabul edilmeyince savaÅŸ yeniden baÅŸladı. Bu defa da yenilgiye uÄŸrayan Sırplar Rus elçisinden aracılık yapması için yardım istediler. Mütarekeden sonra da İngiltere, Balkan meselesinin çözümlenmesi için bir konferans toplanmasını teklif etti.

23 Aralık 1876′da İstanbul’da konferansın toplandığı gün İmparatorlukta da I. MeÅŸrutiyet ilân edildi. Konferansın bir karar alınmadan dağılması 1877-1878 Osmanlı- Rus savaşının çıkmasına sebep oldu. Ruslar Ayastefanos’a ve Erzurum’a kadar ilerlediler. Önce Ayastefanos , daha sonra da Berlin AntlaÅŸması imzalandı.

Ayastefanos AntlaÅŸması’nın imzalanmasından kısa bir süre önce II. Abdülhamit Meclis-i Mebûsân’ı dağıttı. Berlin Kongresi baÅŸlamadan önce de İngiltere Kıbrıs’ı iÅŸgal etti. Berlin AntlaÅŸması’ndan sonra önemli eyâletler birer birer imparatorluktan ayrılmaya baÅŸladı. Avusturya, Bosna- Hersek’i (1878), Fransa Tunus’u (1881), İngiltere Mısır’ı (1882), aldı. Büyük devletlere arkasını dayayan Yunanistan Girid ve Yanya’ya göz dikmiÅŸti. 18 Nisan- 20 Mayıs 1897 arası devam eden Osmanlı- Yunan savaşı baÅŸladı. Yunanistan’ın yapılan savaÅŸta yenilmesi sonucu İstanbul barışı imzalandı (1897). Fakat antlaÅŸmadan kısa süre sonra Girid’e muhtariyet verildi ve böylece Girid de Osmanlı Devleti’nden ayrılmış oldu. Bu sefer Makedonya’da ayaklanmalar baÅŸladı. Bulgaristan bu defa Makedonya’yı ele geçirmek istiyordu . 1902′de çıkan ilk ayaklanmayı, 1903′de bir yenisi takip etti.

Makedonya’da ayaklanmalar devam ederken, II. Abdülhamit, İttihad ve Terakki’nin baskısıyla 23 Temmuz 1908′de Kanûn-ı Esasî’yi yürürlüğe koymak zorunda kaldı .Bu olaydan sonra Avusturya, Bosna- Hersek’i, Yunanistan Girid’i aldı. 17 Aralık 1908′de Osmanlı Meclis-i Meb’ûsânı’nın açılmasından kısa bir süre sonra İstanbul’da İttihad ve Terakki’ye karşı bir ayaklanma oldu (13 Nisan 1909) .Ayaklanma Selanik’ten gelen Hareket Ordusu (Bk. Hareket Ordusu) tarafından bastırıldığı gibi II. Abdülhamit de tahttan indirildi ve yerine kardeÅŸi Sultan ReÅŸad “V. Mehmet” (1909-1918) unvanıyla tahta çıkarıldı.

İtalya’nın Trablusgarp’a saldırması ve Oniki Ada’yı iÅŸgal etmesi, Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun 1922′nin sonuna kadar devam edecek olan savaÅŸ yıllarının yeniden baÅŸlamasına sebep oldu.

Ouchy (UÅŸi) AntlaÅŸması’yla (1912) Trablusgarb ve Oniki Ada İtalya’ya bırakıldı. Osmanlı Devleti Trablusgarp savaşı ile meÅŸgulken, Balkan devletleri bu durumu fırsat bilerek Balkanlar’daki son Osmanlı topraklarını da paylaÅŸmak için anlaÅŸtılar.

Bunun üzerine 13 Ekim 1912′de Balkan Savaşı çıktı. Osmanlı Devleti Sırbistan, Yunanistan, KaradaÄŸ ve Bulgaristan olmak üzere dört Balkan devleti

karşısında yenilgiye uÄŸradı. Balkan devletleri ancak Çatalca’da durdurulabildi. Barış görüşmelerine 16 Aralık 1912′de Londra’da baÅŸlandı. 30 Mayıs 1913′de de Londra AntlaÅŸması imzalandı.

Balkan savaÅŸlarının hemen arkasından I. Dünya Savaşı çıktı .0smanlı Devleti önce tarafsızlığını ilân ettiyse de daha sonra Almanya’nın yanında Fransa, İngiltere ve Rusya’ya karşı savaÅŸa girdi.

Dört yıl süren savaÅŸlara 30 Ekim 1918′de imzalanan Mondros Mütarekesi ile son verildi. Ancak mütarekeden önce ölen padiÅŸah V. Mehmet’in yerine VI. Mehmet (1918- 1922) (Vahideddin) padiÅŸah oldu. Mütarekeden hemen sonra İstanbul İtilâf devletlerinin iÅŸgaline uÄŸradı. Ermeniler Kars’ı, Gürcüler Ardahan’ı İtalyanlar Antalya’yı, Yunanlılar İzmir’i Fransızlar da Antep, Urfa, MaraÅŸ ve Adana’yı iÅŸgal ettiler. İmparatorluÄŸun iÅŸgale uÄŸraması üzerine Mustafa Kemal PaÅŸa 19 Mayıs 1919′da Samsun’a çıkarak KurtuluÅŸ Savaşı’nı baÅŸlattı .

Erzurum ve Sivas kongreleri toplandı . 23 Nisan 1920′de de Büyük Millet Meclisi açıldı. 10 AÄŸustos 1920′de Sevr AntlaÅŸması imzalandı . Fakat Büyük Millet Meclisi antlaÅŸmayı kabul etmediÄŸi gibi Meclis’in açılmasıyla birlikte Millî Mücadele devri de baÅŸlamış oldu.

1920 tarihinden sonra Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun son yılları ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemleri birbiri içine girer.1 Kasım 1922′de Türkiye Büyük Millet Meclisi saltanatı kaldırdı ve 17 Kasım 1922′de de VI. Mehmet bir İngiliz zırhlısı ile İstanbul’u terk etti. Abdülmecit Efendi Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun son halifesi oldu. 3 Mart 1924′de Türkiye Büyük Millet Meclisi halifeliÄŸi de kaldırmıştır.    .

Osmanlı İmparatorluğu saltanatın kaldırıldığı 1 Kasım 1922 günü tarihe karışmıştır.

Osmanlı Donanması:

Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında İzmit, Gemlik taraflarının ve daha sonra Karasi İli’nin elde edilmesi bu küçük beyliÄŸi tabiî olarak denizle alâkadar etmiÅŸ, mükemmel bir donanmaya sahip olan Karasi BeyliÄŸi gemilerinden de istifade ederek Rumeli’ye geçilmiÅŸ; XI. yüzyıl sonlarında (1390) Gelibolu’da ehemmiyetli bir tersane vücuda getirilmiÅŸtir.

Bu ilk devirler Osmanlı denizciliÄŸinin acemilik zamanı olup denizde pek kuvvetli ve mahir olan Venediklilerle boy ölçüşecek kudrette deÄŸildi. Bununla beraber bazı baÅŸarısızlıklara raÄŸmen günden güne tecrübeli bir Osmanlı denizciliÄŸi vücuda gelmekte idi. Çünkü BoÄŸazlara ve Rumeli’ye sahip olan Osmanlıların bu tarafa geçmek için düşmandan emin olacak bir donanmaya sahip olmaları zarurî idi; Varna Savaşına geldiÄŸi sırada BoÄŸaz tarafının düşman donanması tarafından kapandığını duyan Sultan II. Murat, yolunu deÄŸiÅŸtirerek İstanbul BoÄŸazı’na gelip külliyetli bir para karşılığında Ceneviz gemileriyle o tarafa geçmiÅŸti.

II. Murat zamanında donanma, Trabzon İmparatorluÄŸu’nu denizden tehdit edecek kadar çoÄŸalmış ve güçlenmiÅŸti. İstanbul kuÅŸatmasında da Osmanlı donanması baÅŸarılı olmamakla beraber, üç yüz parçadan fazla idi.

Sultan Fatih Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra burayı Akdeniz’den gelecek bir tehlikeye karşı muhafaza için Çanakkale BoÄŸazı’nı tahkim etmekle beraber Donanmaya da ehemmiyet verdi ve bu sayede İmroz, Limni, TaÅŸoz, Semendirek, Midilli, AÄŸrıboz adaları alındı. Sakız ve Sisam vergiye baÄŸlandı. Bu suretle Anadolu sahilleri emniyet altına girdi.

Akdeniz’de korsanlık eden Kemal Reis’in Osmanlı Devleti hizmetine girmesi donanmada yeni bir canlılık vücuda getirdi.

II. Bayezid devrinde denizcilik daha ziyade geliÅŸti; Memlûklerle yapılan savaÅŸta Hersek-zâde kumandasıyla mühim bir donanma İskenderun sahillerine kadar gönderilmiÅŸti. Sultan Yavuz Selim, donanmaya çok ehemmiyet verdi; o tarihe kadar Osmanlıların asıl tersanesi olan Gelibolu’dan baÅŸka Haliç’te de mükemmel bir tersane kuruldu. Sultan Kanunî Süleyman, Akdeniz’de İspanyollarla daimî surette mücadele halinde bulunan ve müstakil Cezayir beyi olan Barbaros Hayreddin’i devlet hizmetine çağırdı ve gelir gelmez onu donanmaya komutan yaptı. Hayreddin PaÅŸa’ya ait Cezayir beyliÄŸini yine ona verdi. Tersaneyi yeni tesisat ve ilâvelerle geniÅŸletti. Bu suretle bu büyük denizci Osmanlı Devleti hizmetine girdikten ve birtakım muvaffakiyetlerden sonra İspanyolların meÅŸhur denizcisi ve Akdeniz hâkimi Andrea Doria’ya Preveze’de vurduÄŸu darbe ile dehasını gösterdi. Osmanlı Devleti bu suretle karadaki hâkimiyetine ilâve olarak deniz hâkimiyetini de elde etti.

Osmanlı Devleti karada olduÄŸu gibi denizde de yardım etmek suretiyle Fransa Krallığı’nı büyük bir tehlikeden kurtardı. Bu yardım Fransa Kralı I. Fransuva’nın hasmı olan Alman İmparatoru V. Åžarl (Åžarlken)’ın vefatından sonra da devam etti. Batı-Akdeniz sularına giden Barbaros, Nis’i aldı; Turgut Reis ve Kaptan Piyale PaÅŸa da Fransızlara yardım etmek suretiyle aradaki ittifaka riayet edildi.

Osmanlı donanması yalnız Gelibolu ve İstanbul’da yapılmayıp Karadeniz, Marmara Denizi ve Akdeniz’deki inÅŸaat tezgâhlarında da yapılırdı; Karadeniz’de Sinop, ÇayaÄŸzı, Kefken Adası; Rumeli sahilinde Varna, Burgaz, Ahyolu ve Tuna kenarında Rusçuk; Marmara Denizi’nde İzmit, Gemlik, Edincik, Karabiga ve Ege Denizi’nde bazı adalarla Edremit, AyasluÄŸ (Selçuk), Milas (Küllük); Akdeniz’de Bodrum, Antalya, Alâiye ve Rodos Adası bunlardan bir kısmıdır.

Osmanlılar gemi levazımatı olan yelken, halat, zift, kürek, tel, gemi demiri v.s. tedarik için ocaklık olarak yani daimî surette bunları hazırlayıcı bir teşkilâta sahip olduklarından gerek gemi yapmak ve gerek bunların eşyasını tedarik hususunda asla sıkıntı çekmezlerdi.

Devlet merkezindeki tersanede padiÅŸaha ait has-bahçeden bir miktar ayrılmak suretiyle fazla gemi yapılmak için mevcut kızakların miktarı arttırıldığı gibi Karadeniz’de Sinop, Amasra, Kandıra, Kefken, Midye, Varna, Aliyolu, Süzebolu, Burgaz, Marmara Denizi’nde, İzmit Gemilik, Biga, Gelibolu; DoÄŸu Akdeniz’de Edremit, Rodos, Antalya ve Alâiye ve diÄŸer bazı limanlarda gemi yapımına baÅŸlandı; yalnız Sinop’ta on yedi kadırga yapılıyordu. DiÄŸer yerler, kendi kabiliyetlerine göre müteadit kadırga yapmakta idiler. Gemi yapmakta olan her yere lâzım olan kereste, gemi demiri, zift, kürek, yelkenbezi, halat vesair levazımat için bu malzemeyi hazırlamak ile mükellef ocaklık mıntıkalara da aynı zamanda emirler verildi. Bir taraftan gemileri kalafatlamak için kalafatçılar tedarik olunurken diÄŸer taraftan da gemilere kürekçi ve tüfenkendaz efrad hazırlanmakta idi.

Osmanlı donanmasında kullanılmış olan gemiler ilk devirlerde kürekli iken daha sonraki tarihlerde yani XVI. yüzyıldan itibaren aralarına az miktarda da olsa nakliyat için yelkenli gemiler karışmış ve XVII. yüzyıl sonlarında yelkenliler esas olmuştur.

Osmanlı donanmasının kürekli kısmı en başta kadırga olarak belli başlı kalite, firkate, kırlangıç vesaire gibi nevileri vardı; bunlar tek anbarlı idi. Bu gemilerden en büyüğü olan kadırga yelken devrine kadar Osmanlı donanmasının esasını teşkil etmişti.

Osmanlı kadırgaları bilhassa XVII. yüzyılda pek hafif ve süratli olup mahir kürekçilerle pek serî manevra yaparlardı; kadırgaların yüz doksan altı kürekçisi ile yüz cenkçisi ve üç topu vardı.

Osmanlıların Haliç’teki tersane mevkiinden baÅŸka İzmit, Gemlik ve diÄŸer bazı Marmara sahilleriyle Karadeniz’de Sinop ve Batı Karadeniz’in bazı sahillerinde, Ege sahilleriyle Antalya, Alâiye taraflarında ve bazı adalarda bulunan gemi yapan tezgâhlarda o tezgâhların vüs’atlerine göre gemi yapılırdı. Osmanlı hükümeti gemi yapmak, gemiyi donatmak için muhtelif yerleri ocaklık olarak tayin etmiÅŸti. Bu mıntıkalar verimlerine göre kereste,çivi, kendir, yelken bezi, tente, kürek, zift vesaire gibi eÅŸya imaline mahsus ocaklara ayrılıp miktarı muayyen olan ÅŸeyleri bedeli karşılığında her sene Tersane’ye vermekle mükellef olup bu hizmetlerine karşılık kendilerine bazı muafiyetler temin edilmiÅŸti.

Osmanlılarda kadırgalarda hizmet eden gemi kaptanı veya reisleriyle azab, dümenci, yelkenci, kumbaracı, kalafatçı, dülger, topçu ve vardiyan denilen donanma çavuşlarına Tersane halkı denilirdi.

Tersane halkından başka savaş zamanında gemilere yeniçeri ve topçu ile tersaneye bağlı olan bey sancaklarının tımarlı sipahileri de donanmaya girerlerdi. Bunlardan başka Kapıkulu süvarisinden ulûfecilerle garipler yani dört bölükten de donanmaya muharip efrad alınırdı.

Kaptan paşa veya kaptan-ı derya umum donanma kumandanı olup bundan başka gemilerin tamamen teçhizi ile tersanenin bütün gelir ve giderleriyle, alım- satım işlerinden mesul olan tersane kethüdası kalyonların taamümüne kadar vis amiral (tüm amiral) mevkiinde idi. Kaptan paşadan sonra tersanenin en büyük âmiri bu idi. Bunlardan başka tersane ağası, Uman reisi tersane muhasebecisi vesaire geliyordu. Donanma ümerası denilen sancak beyleri, kaptan paşa eyâletine bağlı derya beyleri olup kalyon devrinde bu tarz değişmiştir.

Karlofça AntlaÅŸmasından sonra (1699) Amcazâde ve Mezomorto Hüseyin paÅŸaların gayretleriyle İslah edilen Osmanlı donanması, Akdeniz’in en kuvvetli donanmasına sahip olan Venediklilere karşı üstün vaziyet almış olup bu sayede Akdeniz sahil ve adalarında sükûn ve emniyet saÄŸlanmıştı; Bu sükûn 1769 senesine kadar devam etmiÅŸ ve Osmanlı- Rus Savaşı sırasında Baltık Denizi’ndeki Rus donanmasının Akdeniz’e geçerek ÇeÅŸme Limanı’nda Osmanlı donanmasını yakması üzerine vaziyet nazikleÅŸmiÅŸ ve Cezayirli Hasan PaÅŸa’nın kaptan-ı derya tayini üzerine Rusların Çanakkale BoÄŸazı’na taarruzları önlenmiÅŸ ise de DoÄŸu Akdeniz ve Adaları barışa kadar Rus donanmasının nüfuzu altında kalmıştı.

XVIII. asır sonundan itibaren Osmanlı hükümeti Karadeniz ve Akdeniz’de savaÅŸacak kuvvette donanma tedarikine mecbur olup bunun için de Sultan III. Selim’in kaptan paÅŸalığa getirdiÄŸi Küçük Hüseyin PaÅŸa ve İngiliz, İsveç mütehassıslarının faaliyetleri sayesinde bu iÅŸi baÅŸarmaya kısmen muvaffak olmuÅŸ ve iyi bir donanma vücuda getirmiÅŸtir.

III. Selim, donanmayı perişan bir halde buldu. Tersanelerin çoğu çalışmıyordu. Gemi yapımı çok azalmıştı. Gemilerin üstünde ve içinde savaşa yaramayan kulübeler ve bölmeler yapmak itiyadı yüzünden mevcut gemiler de işe yaramıyordu. Büyük gemilerin kaptanları deniz savaş tekniğinin en basit kaidelerini bilmezlerdi. Bu kaptanlıklar çok kere para kuvvetiyle elde edilirdi. Deniz erleri, tarlasından zorla alınmış köylülerle sokaklardan toplanmış aceze ve dilencilerden ibaretti. Kaptanlar erlerin maaşlarını elde etmek için bu usulü ihtiyar etmeyi şahsî menfaatlerine uygun buluyorlardı. Sözün kısası, Osmanlı denizciliğinde düzensizlik, hırsızlık, cehalet, ihmaller hamiyetsizlik diz boyunu aşmıştı.

III. Selim donanmayı düzene koymak ödevini baÅŸ-çuhadarı Küçük Hüseyin PaÅŸa’ya erdi. Hüseyin PaÅŸa, denizcilik iÅŸlerini bir kanunnameye baÄŸladı. Kaptanlar sınavdan geçirildi, ehliyetsizler atıldı. Deniz erleri için muayene ile alınma ve öğretim ile yetiÅŸtirilme metodu kabul edildi. Fransa ve İsveç’ten mühendisler getirildi. Tamamen veya kısmen çalışmaz durumda olan 15 tersane faaliyete getirildi. Bu tersanelerde 45 parça gemi yapıldı. Bu gemilerin subay ve er sayısı 20495 idi. Sözün kısası, Selim devrinin sonlarına doÄŸru Osmanlı donanması, 27 büyük savaÅŸ gemisiyle 27 feragatten kurulmakta idi.

III. Selim devrinde Tersane-i Âmire yerine Umur-ı Bahriye Nezareti’nin kurulması için kanunname çıkarılmış ise de tatbik edilememiÅŸtir.

II. Mahmut devrinde ise donanma tamamen ihmal edilmiÅŸ ve Yunan isyanları sırasında Rumların silahlandırılmış ticaret gemilerine karşı duracak savaÅŸ gemisi bile çıkarılamamıştı. Mısır vahÅŸi Mehmet Ali PaÅŸa’dan yardım istenmiÅŸti. 1830′da, müstakil bir Yunan devletinin kurulması üzerine bahriyenin ıslahı önemle ele alınmak lâzım gelirken bu dahi yapılamamıştı. Abdülmecit devrinde de donanma ihmal edilmiÅŸ durumundan kurtarılamamıştır. 1853′de, Rus filosu Osmanlı savaÅŸ gemilerinin önemli bir kısmını tahrip edince, deniz kuvvetleri acınacak duruma girmiÅŸti. Acınacak halde olan yalnız deniz kuvvetleri deÄŸildi. Bu kuvvetlerle alâkalı bulunan Deniz Okulu ve tersaneler de aynı durumda idi. Kırım savaşı sırasında (1854) Osmanlı bahriyesinde müşavir olarak hizmet etmiÅŸ olan S. Adolphus Slade iltiması, rüşvet ve irtiÅŸanın tam manasıyla hüküm sürdüğünü yazmaktadır. 1856′da imzalanan Paris AntlaÅŸması’yla Karadeniz, Osmanlı Rusya için tarafsız bir hale getirildiÄŸinden bu denizdeki tersaneler de tamamıyla atıl bir halde bırakılmış ve Osmanlıların Karadeniz filosu namıyla bir filoları kalmamıştı.

Abdülaziz tahta çıktığı günden beri, orduya olduÄŸu gibi donanmaya da ehemmiyet verdi. 1863-1864 yılında kendisine bütçeden ayrılmış olan tahsisatın yarısını donanmanın ıslahına tahsis etti. Fakat, ortaya yeni ve kudretli bir donanma çıkarmak kolay deÄŸildi. İlk merhalede İstanbul ve İzmit tersanelerinin ıslahına giriÅŸilmekle yetinildi. Zaten birkaç yıldan beri savaÅŸ gemisi inÅŸaatında büyük bir geliÅŸme olmuÅŸtu. Avrupa devletleri, ahÅŸap gemi usulünü terk ederek zırhlı inÅŸasına giriÅŸmiÅŸlerdi. Bu inÅŸaat ise pahalıya mal oluyordu. Osmanlı Devleti para sıkıntısı içinde bulunduÄŸu için muhtaç olduÄŸu zırhlıları borçlanmak suretiyle ve İngiltere’den satın alarak temin etmek zorunda kaldı. 1866′da patlak veren Gi-rid isyanı sırasında birkaç Yunan gemisinin, Osmanlı savaÅŸ gemilerini müşkül durumda bıraktığı hayretle görüldü. Osmanlı donanmasında eksik olan ne vasıta ne de asker ve mürettebat idi. Eksik olan bilgi ve tecrübe idi.

Nitekim söz konusu isyan esnasında, bir Osmanlı gemisi süvarisi Portsait limanını bir diÄŸeri de Yafa limanını aradıkları halde bulamamışlardı. Bu yönden Osmanlı gemicileri hala, XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Baron de Tott’un Mühendishane-i Bahrî-i Hümâyûn’u kurduÄŸu sıradaki seviyede idiler. Heybeliada’daki deniz okulunun kadrosu zayıf ve idaresi kötü idi. Deniz erlerinin Müslüman olması prensibi kabul edilmiÅŸ olmasına raÄŸmen ticaret gemilerinde çalışmış olan Rum mürettebattan da faydalanılmakta idi.

Osmanlı donanması Abdülaziz devrinin sonlarına doğru 30 zırhlı ve 76 ahşap gemi olmak üzere 106 gemiden ibaretti. Zırhlıların erat toplamı 10.920 top sayısı 173 idi. Ahşap gemilere gelince, erat toplamı 15.188, top sayısı 486 idi. Bundan başka donanma hizmetinde yelkenli harp gemisi de vardı. Yabancılardan borç alınan para ile meydana getirilmiş olan bu filo, devrinin üçüncü filosu olmakla şöhret kazanmıştı. Fakat bu şöhret gemi sayısının temsil ettiği değer yönündendi.

Osmanlı Edebiyatı:

Anadolu topraklarında yaÅŸamakta olan tasavvuf edebiyatı, yeni kurulan Osmanlı BeyliÄŸi’ni derinden etkilemiÅŸtir. Halkın anladığı dilde eserler veren bu sanatçılar, tekke edebiyatı da denilen ekolün öncüleridir. Bunlar; Yunus Emre’nin izinde giden, Âşık PaÅŸa, Nesimî, Kadı Burhaneddin, Haa Bayram Veli, Ahmet Daî ve GülÅŸehrî’dir. Bu dönemde köyle ÅŸehir, halkla yüksek zümre birbirinden ayrılmamıştır. XIV. ve XV. yüzyıllarda İran sanatçılarım izlemeye baÅŸlayan Ahmedî, Åžeyhî gibi ÅŸairler, tasavvuf edebiyatından uzaklaÅŸarak, Saray’da medrese ve konaklarda kabul gören yeni bir tür edebiyata öncülük ettiler. Bu yüzden tasavvuf tekke edebiyatının yanında, âşık edebiyatı da denilen bir tür geliÅŸti. İstanbul’un fethiyle baÅŸlayan dönemde, edebiyattaki İran etkisi iyice belirginleÅŸti. bu dönemin en önemli edebiyatçıları ÅŸunlardır: Molla Câmî, Bakî, Fuzulî. Havre-tî, Hayalî, Nev’î. Bunların yanında Osmanlı Hanedanı’na mensup, Sultan Fatih Mehmet, Avnî mahlasıy-la; Cem Sultan; II. Bayezid, Adlî mahlasıyla; Sultan Yavuz Selim; Sultan Kanunî Süleyman, Muhibbi mahlasıyla ÅŸiirler yazmışlardır. Böylece divân edebiyatının kalıplaÅŸmış geleneklere baÄŸlı ustaları yetiÅŸmeye baÅŸlamıştır. XVII. yüzyılda Iran etkisi güçlenerek sürmüştür. Bu yüzyılın önemli edebiyatçıları; Nefî, Nabî, Fehim, Haletî, Naimî, Nedimî, NeÅŸati, Åžeyhülislam Yahya Efendi, Niyazi Mısrî’dir. Yazılan eserlerde, lirik ÅŸiirler için baÅŸta gazel olmak üzere müstezat, kıta ve musammatlar, övgü alanında kaside, manzum hikâyeler anlatımında mesnevi, kısa nükteli ÅŸiirler için tuyuÄŸ ve rubai biçimleri kullanıldı. Bunların dışında vakanüvislik alanında önemli eserler verildi. BaÅŸlıcaları; Silahtar Mehmet Efendi’nin, Naimâ’mn, Peçevî’nin, Katip Çelebi’nin tarihleri ve Koçi Bey’in Risalesi’dir. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi de bu yüzyılın önemli eserleri arasında sayılır. Halk edebiyatının en ünlüleri ise, KuloÄŸlu, Katibi, Kayıkçı Kul Mustafa, Âşık Üsküdarî, Âşık Halil, Âşık İbrahim, Kul Deveci, Âşık Hasan, Gev-, herî, Âşık Ömer ve KaracaoÄŸlan’dır. XVIII. yüzyılda edebiyatçılar İran etkisinden kurtularak yeni kaynaklardan faydalanmaya baÅŸladılar. Kendi toplum özelliklerinin öne çıkmaya baÅŸladığı bu dönemde yetiÅŸen baÅŸlıca sanatçılar: Nedim, Enderunlu Vasıf, Enderunlu Fazıl, Esrar Dede, Fıtnat Hanım, HaÅŸmet, Kânî, Koca Ragıp PaÅŸa, Sümbülzade Vehbi, Sururî, Åžeyh Galib ve Yirmisekiz Çelebi Mehmet’tir. XIX. yüzyılda divan edebiyatı alanında eser veren önemli sanatçılar yetiÅŸmedi. Bu dönemde aruz vezniyle, divan edebiyatı etkisinde eserler vermeye baÅŸlayan halk ÅŸairleri görülür. Bunların baÅŸlıcaları: Zihnî, Seyranî, Dertli, Erzurumlu Emrah ve DadaloÄŸlu’dur. Bundan sonra görülen Tanzimat edebiyatı ve Edebiyat-ı Cedide akımları, Osmanlı edebiyatının batılılaÅŸma yolundaki önemli dönüm noktalarıdır. Artık doÄŸunun kendine has konuları ve anlayışları terk edilerek, yerine Avrupa’nın edebiyat anlayışı inÅŸa edilmeye çalışılmıştır.

Osmanlı Hükümet TeÅŸkilâtı: Osmanlı Devleti’nde, hükümetin başı veziriazamdır (Sonradan sadrazam denildi). PadiÅŸahın mutlak vekilidir. Sefere çıkarsa padiÅŸaha eÅŸit bütün yetkilerini kullanırdı. Devletin her türlü iÅŸinden sorumlu en yüksek görevlidir. Silahlı kuvvetler, ordu ve donanma doÄŸrudan doÄŸruya ona baÄŸlı ve ona karşı sorumludur. Kendisi yalnız padiÅŸaha hesap verir. PadiÅŸah gibi yasa ve geleneklere kayıtlıdır. “Divân-ı Hümâyûn” denen bakanlar kurulunun kararlarını uygulamakla görevlidir.

Sadrazam olmak için hiç bir kayıt, neseb, tahsil şartı yoktur. Vezir payesine yükselmiş devlet adamları arasından, padişahça seçilir. Sadrazamın İslâm dininden olması şarttır. Vezirliğe kadar gelebilen bir Müslüman vatandaş için sadaret yolu açıktır.

PadiÅŸah kızları sultanlar ile evlenen sadrazamlara “Damad-ı Hazret-i Åžeyhriyâri” denirdi.

Osmanlı hükümetine “Divân-ı Hümâyûn” denirdi (Sonradan Babıâli denildi).BaÅŸkanı sadrazamdır. Fatih’ten itibaren padiÅŸahın hükümet toplantılarına baÅŸkanlık etmesi yasaklanarak devlet ve hükümet baÅŸkanlıkları kesin ÅŸekilde ayrılmıştır. Divân-ı Hümâyûn kararlarının temyizi, deÄŸiÅŸtirilmesi mümkün deÄŸildi, mutlak kararlardı.

Divân-ı Hümâyûn’da sayılan 5 olan (bazen 8′e kadar çıkan) “kubbe vezirleri” vardı. Kıdem sırası rütbenin önündeki mutlak sayıyla ölçülürdü. Sayı küçüldükçe rütbe büyürdü. Buna göre 2. vezir sadrazamlığa en yakın olandır. Hükümetin diÄŸer üyeleri ÅŸunlardı: Kapdân-ı derya, sadaret kethüdası (içiÅŸleri bakanı), yeniçeri aÄŸası, Rumeli ve Anadolu kazaskerleri (ÅŸeyhülislâmın yardımcıları), niÅŸancı, baÅŸdefterdar (maliye bakanı), reisü’l-küttap (dışiÅŸleri bakanı). Åžeyhülislâm, Divân üyesi deÄŸildi. Hem eÄŸitim, hem adalet, hem vakıflar, hem diyanet iÅŸleri bakam olan ÅŸeyhülislâm ayrıca bir divân kurardı.

Divân-ı Hümâyûn’un yargı yetkisi vardı. Kararları temyiz edilemeyen devlet mahkemesi olarak da çalışırdı. Davalara açık oturumlarda bakılırdı. Divân’a getirilen davaları, Rumeli ve Anadolu kazaskerleri idare eder ve kararlar çoÄŸunluÄŸun oyuyla alınırdı.

Divân-ı Hümâyûn zabıtlarını 100 divân kâtibi tutardı. Vesikalarda tahrifat yapmak ve konuşulanları dışarıda duyurmanın cezası idamdı.

DışiÅŸleri ile bizzat padiÅŸah ve Divân uÄŸraşırdı. Fakat dışiÅŸlerinin teknik iÅŸleri 1453′ten 1650′ye kadar niÅŸancıya, bu tarihten sonra da reisü’l-küttaba aitti. 1650′ye kadar reisü’l-küttab,dışiÅŸleri genel sekreteri veya müsteÅŸarı yerindeydi. 1650′den sonra beylikçi denilen yüksek görevli, dışiÅŸleri genel sekreteridir. 120 kâtib ve görevliden müteÅŸekkil bir büro, beylikçinin emrindeydi. Ayrıca pek çok dil için mütercimler kullanılırdı. 1836′da reisü’l-küttaba “hariciye nâzırı” ve sadaret kethüdasına “dahiliye nâzın”, baÅŸdefterdâra “maliye nâzırı” da denilmiÅŸtir.

“Hazine-i Evrak” denen devlet arÅŸivi, niÅŸancının emrindeydi. Zayi edilmesine raÄŸmen bu arÅŸiv, bugün de dünyanın en büyük bir kaç arÅŸivinden biridir.

Osmanlı   Mimarisi:

Osmanlı mimarisi, kendinden önceki kültürlerden aldığı unsurları bünyesi içerisinde eriterek, yeni özgün bir yapı ortaya çıkarmıştır.

Üslûp bakımından Osmanlı mimarisi, dört döneme ayrılır.

ilk BaÅŸlangıç devri (1300-1453): Bu dönem Osmanlı mimarisinin hazırlık donemidir. Bu dönemde, etkisi altında kalınan kültürler, özellikle Anadolu Selçuklularının kullandığı unsurlar belirgindir. Cami mimarisinde üç plan tipi görülür; A- Tek kubbeli camiler (YeÅŸil Cami- ÃŽznik), B- Payeli çok kubbeli camiler (Ulucami- Bursa), C- Zaviyeli camiler (Orhan Camii- Bursa). Bunlardan baÅŸka, baÅŸlangıç dönemiyle klasik dönem arasında köprü olan yapılar vardır. Bunlara örnek olarak, Edirne’deki Üçşerefeli Camii gösterilebilir. Burada en önemli yenilik o devre kadar görülmeyen iç avlu ve revaklar ile mekanın büyük bir kubbe ile örtülmesidir.

2. Klasik devir (1453- 1720): Osmanlı mimarisi bu dönemde, baÅŸlangıç devrinden aldığı bilgileri yoÄŸurarak yeni sonuçlara ulaÅŸtı. Bu dönem mimarisi Bayezid Camii ile baÅŸlar. BaÅŸlangıç döneminde kullanılan, çok kubbeli plan klâsik dönemin baÅŸlarında da bir süre devam etti. Zincirlikuyu Camii, PiyalepaÅŸa Camii, söz konusu unsurları taşımaktadır. Klasik planda; eksen üzerine sıralanan ana kubbe ile iki yarım kubbe ve yanlarında kubbealtı sahnından paye ve sütunlarla ayrılmış kubbeli bölümler görülür. İlk defa geniÅŸ mekan anlayışı uygulandı. Bu dönem Mimar Sinan’la doruk noktasına çıkmıştır. Edirne’de Selimiye Camii, Üsküdar’da Mihrimah Sultan Camii bu dönemde yapılan çok sayıdaki esere örnek gösterilebilir.

3- Dış tesirler devri (1720-1890): Bu dönem mimarisinde, Osmanlı sanatı geleneklerine Batı unsurları girmiÅŸtir. Yapılarda görülen aşın süslemenin baÅŸlıca konusu, döneme sembol olan lâle motifidir. Önceki dönemlerde yapılan çok sayıdaki camiler, bu dönemde yerini, köşklere ve kasırlara bıraktı. Avrupa üslûbu olan barok stilin hâkim olduÄŸu yapılar görülmeye baÅŸlandı. İstanbul’daki Lâleli Camii ve Nuruosmaniye Camii bu döneme örnek teÅŸkil eder. Barok devirde saray, çeÅŸme ve sebil yapımı Lâle devrinde olduÄŸu gibi ön plana çıktı. Barok ve ampir üslûbu karışımı olan Dolmabahçe Sarayı, kendi anlayışındaki tek eserdir. Bunlardan baÅŸka, Aksaray Valide Camii’nde klasik unsurlarla gotik unsurlar bir arada kullanılmıştır.

4- Neoklasik devir (1890-1930): Bu dönemde yapılan eserlerde, eskiye dönerek millî bir mimarî yaratma çabalarının izleri görülür. Bu çerçeve içinde düşünülen yapılar, karakter ve çeşit bakımından üç bölüme ayrılır A- Dinî mimarî: Camiler, namazgahlar, tarikat yapılan, mezarlar ve türbeler bu gruba girer. B- Sivil mimarî: Sıbyan mektepleri, darüşşifalar, çeşmeler, sebiller, aşhaneler, imaretler, tabhaneler, hamamlar, bentler, su tesisleri, selsebiller, kütüphaneler, bedestenler, saraylar, konaklar, yalılar, köşkler bu gruba girer. C- Askeri mimarî: Kaleler, şehir surları, kışlalar, tophane, baruthane, köprü, tersane ve limanlar da bu bölüm içerisindedir.

Bu ayırım dışında külliye denilen yapılar vardır. Bunlar bir cami etrafında toplanan, medrese, aşhane, dârüşşifa ve kütüphane gibi binalardan meydana gelmiştir. Bu yapılar şehrin, en önemli dinî, kültürel ve sosyal merkezim teşkil ederlerdi.

Osmanlı Musikisi

Osmanlı musikisi, DoÄŸu musikisi içerisinde bir ekoldür. Osmanlılar bu alanda deÄŸerli ürünler vermiÅŸlerdir. Ancak musiki ilminin, ustadan çıraÄŸa geçen öğrenim zinciri geleneÄŸi, bu konuda ayrıntılı eserlerin günümüze kadar gelmesini engellemiÅŸtir. Bugün elde bulunan en eski eserler: Safiyüddin Abdülmümin Urmevî’nin (7-1294) remel usulindeki Nevruz bestesi; Mevlana’nın oÄŸlu Sultan Veled’in (1226-1312) Devr-i Kebir Acem PeÅŸrevi ile sengin semai usûlünde üç hanelik Irak Saz Semaisi’dir. Elimizde XIV. yüzyıldan kalma hiçbir eser yoktur. XV. yüzyılın baÅŸlıca bestekârlan ise Emir Ali Åžir Nevaî, Aydınlı Halveti ÅŸeyhi Ömer RuÅŸenî Ebulgazi Sultan Hüseyin Baykara Mirza, Sultan II. Bayezid, Gulâm Sadi ve Abdülkadir Meragî İbnü’l-Gayb’dır. istanbul’un alınmasından sonra Topkapı Sarayı’na taşınan Enderun’da musiki bir tür okullaÅŸma imkanı bulmuÅŸtur. Ayrıca halkın bütün güzellikleri orada bulduÄŸu tekkeler ve seçkinlerin kimi konaklarda yaptıkları toplantılar, Osmanlı musikisi için hayat kaynakları olmuÅŸtur. XVI. yüzyılın baÅŸlıca bestekârları: Åžehzade Sultan Ebulhayr Mehmet Korkud, Neferi Behram AÄŸa, Hasan Can Çelebi, Åžeyh Abdül Ali Efendi, Kemençeci Åžah Kulu, Tamburi Hacı Kasım, Gazi II. Giray’dır. XVII. yüzyıl Osmanlı musikisi için verimli bir dönemdir. Bu dönemden günümüze binin üzerinde eser kalmıştır. Bu dönemin en önemli bestekârlan: Itrî, Sultan IV. Murat, Benli Hasan AÄŸa, Åžeyh Köçek Mustafa Dede, Selim Giray ve Çoban Giray’dır. XVIII. yüzyılın baÅŸlıca bestekârlan olarak, Åžakir AÄŸa, Sadullah AÄŸa, III. Selim ve Hamamizade ismail Dede Efendi sayılabilir. XIX. yüzyılın ünlü bestekârlapysa Zekai Dede Efendi, ismail Efendi, Mustafa İzzet Efendi, Tamburi Ali Efendi, Zeki Mehmet AÄŸa’dan baÅŸka Åževki Bey, Hacı Arif Bey, Rahmi Bey, Tamburi Cemil Bey, Mahmut Celaleddin PaÅŸa sayılır.

Osmanlı  Ordusu:

Bütün devletlerin kuruluÅŸunun temelinde askeri baÅŸarı yatar. Büyük devletlerde askeri baÅŸarı ÅŸarttır. Türk ordusunda da gaza ve zafer fikri, iman halinde olduÄŸu için, millet, cihan devleti sahibi olabilmiÅŸtir. Türk ordusunu yenilmez kılan hususların ikincisi, büyük askerî disiplin ve PadiÅŸah’a Tanrı’ya itaat eder gibi tâbi olmaktır. Osmanlı ordusu, XVI-II. yüzyılda bu disiplin ve imam yitirdiÄŸi için imparatorluk, çok saÄŸlam temellerine raÄŸmen, kendisini savunamaz hale geldi. Nihayet II. Mahmut, 1826′da bu silahlı sürüyü ortadan kaldırarak modern orduyu kurmak zorunda kaldı.

Türk ordusunun tarih sahnesinde belirdiği M.Ö.

III. asırdan, Teoman ve Mete’den beri disiplini, dünyaca meÅŸhurdur. Bu disiplin, Türk ordusunu muzaffer, Türk milletini müreffeh, Türk Devleti’ni cihan-şümûl kılmıştır. Osmanlı Türkiyesi’nde, bilhassa XIV-XVII. yüzyıllarda bu disiplin, yeryüzünde eÅŸsizdi. Zaten bu disiplin sayesinde Osmanlı, bir cihan imparatorluÄŸu haline gelmiÅŸtir.

Türk askeri cengâverliÄŸi, kahramanlık, disiplin ve devlet aÅŸkı gibi üç büyük hasletle birleÅŸtirebildiÄŸi için baÅŸarılıydı. Zira bu hasletlerle birleÅŸmeyen vuruÅŸkanlık, hiç bir iÅŸe yaramaz, netice vermezdi. İşte bunun gibi teknik ve manevî bir çok sebepten dolayı, Türk ordusu, asırlarca, üstün ve dünyanın birinci ordusu idi. Bu disiplin ve üstünlük duygusu yılların ÅŸekillendirdiÄŸi bir ÅŸuurdan kaynaklanıyordu. Üstün dinin,cihan devletinin, en yüce ve ulu hükümdarın teb’ası olduÄŸuna iman ÅŸeklinde inanmıştır. 1770′den itibaren bu inanç zayıflamaya ve doÄŸru da olmadığı anlaşılmaya baÅŸlanmış, hem manevî ortam sarsılmış hem ileri savaÅŸ tekniÄŸi baÅŸkalarına geçmiÅŸtir. Fakat Türk toplumu daha uzun yıllar bu gerçeÄŸin eskisi gibi olmadığı gerçeÄŸini inkar etmiÅŸtir. İnkılâpçı padiÅŸahların ve vezirlerin başını yiyen, bu devrin deÄŸiÅŸtiÄŸini fark edemeyen inanç olmuÅŸtur. II. Osman ve III. Selim bu uÄŸurda kelle vermiÅŸlerdir.

Bu millî ÅŸuur ve gurur, XX. asırda bile Türklerin iÅŸine yaramıştır. Atatürk, son nefesine kadar, bu ÅŸuuru canlı tutmayı her ÅŸeyden çok gözetmiÅŸ, bu ÅŸuurla Millî Mücadele’den saÄŸ ve salim çıkmak mümkün olmuÅŸtur.

Bu demektir ki, mükemmel bir ordu için manevî güçler mutlaka gereklidir. Fakat netice almak için yetmez. Teknik donatım ordunun diğer kanadıdır ki, bu iki kanattan birinde aksaklık olursa, ayaklar yerden kesilemez. Teknik donatım ise, geniş ölçüde iktisadî ve malî güce dayanır. Bu gücü kaybettiği nisbette Osmanlı Devleti, ordusunu eskisi gibi donatamamıştır.

Ordunun iaÅŸesi dünya standartlarının üzerindeydi ve tabiî bu da mâlî güce dayanıyordu. Daha önceleri devlet güçlü ve zengin olduÄŸu için ordunun iaÅŸe iÅŸi iyi düzenlenmiÅŸ, asker halkın sırtından geçinmiyordu. Sırp tarihçisi Mihail Konstantinoviç eserinde “Bir Türk askeri, Hıristiyan köylüden zorla bir tavuk alır veya atını köylünün tarlasına koyuverirse, idamla cezalandırılır” diye belirtir.

Maddî unsurlardan çok ehemmiyet verilen diÄŸer ikisi, haber alma ye haberleÅŸme idi. Askerî yollar (İstanbul- Budin, İstanbul- BaÄŸdat, İstanbul- Erzurum, İstanbul Kahire vs.) çok bakımlı tutulurdu. Bu yolların üzerindeki köprüler geçitler, tüneller sıkı muhafaza altında idi. Bu yollar üzerinde su depoları ve buzhaneler yapılmıştı. Barış zamanında her yolcu istediÄŸi konakta bedava buz alabilir ve buzlu su içerdi. Kont Marsigli şöyle yazar: “Osmanlı ordusunun bu yürüyüş kudretinin sebebi, yemeklerinin iyi olması ve hayvanlarına iyi bakılması ve bütün bunların bizimkilere nazaran daha muntazam ve daha düzenli teÅŸkilâtlanmış bulunmasıdır.”

Ağırlıklar denizden, su yoluyla ve kara yoluyla nakledilirdi. Su yolu olarak kullanılan ve üzerinde çok yoğun trafik bulunan Türk akarsularının başlıcaları başta Tuna olmak üzere, Fırat, Dicle ve Nü idi. Bunlar daima tasviye edilir, bakımlı tutulurdu.

Binicilikte ve ok atmada da Türk ordusu son derece üstündü. Daha doÄŸrusu Osmanlı ordusu atlı bir ordu idi. İngiliz Amirali Sir Adolp’un dediÄŸi gibi (1827) Türk süvarisi savaÅŸta adeta spor yaparcasına savaşırdı. Amiral Türk süvarisini şöyle anlatır: “Kelefçe savaşında Türk süvarilerini gördüm. Açıkta Türk süvarilerini karşılayamayacağını anlayan Ruslar, bu defa müstahkem tabyalarının arkasına sinerek Türk süvarisini beklemeye ve onları müstahkem siperlerin önünde kırmaya karar verdiler. Türk süvarisi, bu defa da taarruza geçmekten çekinmedi. Ölümden zerrece korkuları olmadığı aÅŸikârdı. Rus siperlerine doÄŸru yaklaÅŸtılar. Siperlere az kala atlanın dizginleyip bir an siperlerin ardındaki Rus Kazak süvarilerine küfrediyor, onları kızdırıp siperlerden çıkarmak istiyorlardı. Siperlerin önünde bir an kalıp derhal çekildikleri için isabet almıyorlardı. Adeta ÅŸehir meydanında cirit oynuyorlardı. Bu yaptıkları, artık süvariliÄŸe bile sığar ÅŸey deÄŸildi, tam manasıyla at canbazlığı idi.” Kaldı ki bu süvariler Osmanlı ordusunun artık bozulmaya yüz tutmuÅŸ döneminin savaşçılarıydı.

XIX. yüzyılda böyle olan bir süvarinin, XVI. yüzyılda ne olduğu kolayca anlaşılır. Fakat XVII. yüzyıldan sonra savaşın mukadderatı artık süvaride değildi, piyadeye geçmişti.

Savaş önce politik sonra da lojistik bakımdan hazırlanırdı. Bütün bu çalışmalar tam bir gizlilik içinde cereyan eder, hedefin neresi olduğu son ana kadar bilinmezdi. Bunun dışında Avrupa piyadesinin günde 10 km. yürüdüğü çağlarda Osmanlı piyadesi günde 20 ilâ 25 km. yürüyecek kadar eğitimli idi. Böyle bir ordu, çok üstün kuvvetler karşısında değilse, düşmanını daima yenmek imkânına sahipti. Düşmanın durumuna ait mümkün olabilen her şeyi bilmek esastı.

Hazarda eğitim zordu. Yaralananlar ve sakat kalanlar olurdu. Talim ve manevrada sakat kalana, hayat boyu emekli maaşı bağlanırdı.

Osmanlı silahları çok iyi yapılmıştı ve çok tesirliydi. Darbeleri öldürücü ve kesindi. Nadiren yaralardı.

1700 yıllarına kadar Türk topçusu, dünyanın birinci ve üstün topçusudur. Tam 3 yüzyıl Osmanlı Türkleri cihâna topçuluk dersi vermiÅŸlerdir. Osmanlı topçuları, çok iyi yetiÅŸtirilmiÅŸ, çok niÅŸancı askerlerdi. Çanakkale BoÄŸazı’nın iki kıyısından atılan gülleler havada birbirine deÄŸdirilebilip havada dağıtılabiliyordu. Sultan Fatih Mehmet’in 12.000 deveye yüklettiÄŸi seyyar tophane (top fabrikası) İşkodra önlerine getirilerek birkaç hafta içinde ağır muhasara topları dökmüştü ki, devrine göre, insan aklının zor alacağı bir teknik baÅŸarı idi. Havan topunu da tarihte ilk defa Sultan Fatih Mehmet icap edip kullanmıştır. XVII. yüzyıl sonlarında bile Ricault, Osmanlı toplarını “Dünyanın en iyi topları” olarak tasvir eder.

Türk istihkâmcılığının üstünlüğü XIX. yüzyıl sonlarında bile muhafaza edilebilmiÅŸtir. Plevne’deki Türk istihkâmcılığının harikaları, askerî tarihlere geçmiÅŸtir. İmparatorluÄŸun 500 bin kadar askeri vardı. Fakat bu sayı hiç bir zaman bir tek savaÅŸta bir arada bulunmamıştır.

Ordu ile devlet çok iyi kaynaÅŸmıştı ve güçlü bir maliye, bu mekanizmanın emrindeydi. Batı’da olduÄŸu gibi ordu, sosyal yapının üzerinde ve dışında, sonradan eklenmiÅŸ bir müessese deÄŸildi.

Osmanlı azametinin baÅŸlıca sebepleri arasında ön sırayı alan Osmanlı ordusu ne yazık ki XVIII. yüzyılın baÅŸlarında bozulmaya baÅŸladı ve bu asrın sonlarında iyice dejenere oldu. XIX. yüzyıl baÅŸlarında bizzat  içlerinden  yetiÅŸen  kumandanları  Alemdar Mustafa PaÅŸa’nın tabiriyle “leblebici ve manav güruhu” haline gelmiÅŸti. Muharebelerde düşman önünde kaçmaya, hazarda ÅŸehir kaldırımlarında kabadayılık etmeye baÅŸladı. Asi asker haline geldi, disiplinini kaybedince de ordu vasfını kaybedip silahlı sürü haline dönüştü. II. Mahmut XIX. yüzyılın baÅŸlarında tahta geçtiÄŸi zaman, nasıl bir orduyu devraldığını çok iyi biliyordu. III. Selim, gözlerinin önünde ÅŸehit edilmiÅŸti. Bu çapulcu askere artık güvenilmeyeceÄŸini anlamıştı. Ordu, deÄŸil savaÅŸlar kazanmak, iç huzur ve birliÄŸi temin edemeyecek kadar laçkalaÅŸmıştı. Valiler isyan ediyor ve yaptıkları yanlarına kalıyordu. Nihayet 18 yıldır planladığı iÅŸi yapmaya giriÅŸti. Atmeydanı Kışlası’nın duvarlarını bombardıman emrini topçu yüzbaşısı Karacehennem İbrahim AÄŸa’ya verdiÄŸi an, II. Osman’ların, III. Selim’lerin, Alemdar Mustafa PaÅŸa’ların boÅŸuna kelle vermedikleri ispat edilmiÅŸti. II. Mahmut, çizmelerini çekti ve bir nefer üniforması giydi, eline kamçısını aldı. Sarayından çıkıp, iki yıl ikamet etmek niyetiyle Rami Kışlası’na geçti. Alelade bir nefer gibi o kışı çamur içinde geçirerek, ilk modern alaylarının eÄŸitimine nezâret etti. Ardından daha birçok reform hareketlerine giriÅŸti. Mekteb-i Harbiye-i Åžahane’yi de kurdu.

Dünyanın en şanlı gelenekleri içinde yetişip gelişen klasik devir Osmanlı Ordusu, milletçe acı hatıralar bırakarak tarihe karışmış, modern Osmanlı ordusu kurulmuştu.

Askerî sınıflar:

Klasik, devir Osmanlı ordusunun en büyük parçası, tımarlı sipahisi denilen süvari sınıfıdır. Osmanlıların cihan devleti olma yolunda verdiÄŸi savaÅŸlarda şüphesiz en büyük görevi yapmıştır. Sipahiler devletin kendilerine verdiÄŸi topraklarla geçinirlerdi. Bu toprakların küçüğüne “tımar’, büyüğüne “zeamet”, hepsine “dirlik” denilir ki, Selçuklulardaki “ıktâ”ın karşılığıdır. Babası ölen oÄŸul, tımarlı sipahi olmaya hak kazanırdı. Türk aslından olmayan Müslümanlara meselâ Araplara tımar verilmekten ÅŸiddetle kaçınılırdı. EÄŸitim, adalet ve din sahaları nasıl münhasıran Türk kanından gelenlere tahsis edilmiÅŸse ordunun en mühim sınıfı da böyledir.

İmparatorluÄŸun esas yapısı Anadolu ve Rumeli eyâletleridir (bu sonuncu eyâlet, Romanya ve Bosna dışında bütün Balkanlar’ı içine alıyordu). Sonradan Karaman, Rûm (Sivas), Erzurum, Diyâr-ı Bekr, Trabzon gibi eyâletler de bu esas yapıya eklenmiÅŸtir. Daha dışarıya doÄŸru olan eyâletler, sonraki fetihlerdir ve imparatorluÄŸun esas çatısına dahil deÄŸildir. Çatıyı teÅŸkil eden tımarlı eyâletlerdir. Dolayısıyla bu esas eyâletlerde toprağın tamamı, hiç olmazsa toprağın çok büyük kısmı, Türklerin elinde idi. BaÅŸka kavimlerin eline geçmemesine de itina edilirdi.

Tımarlı sipahisinin en parlak devri, Kanunî devridir, sonradan Kapıkulu askeri ehemmiyet kazanmaya baÅŸlamıştır. Kanunî devrinde 166.200 tımarlı sipahi vardı; bunun 74.600′ü Rumeli, 91.600′ü Anadolu tımarlı sipahisi idi. Bu suretle Osmanlı atlı ordusu, Anadolu ve Rumeli olarak ikiye ayrılmıştı. Bu iki ordunun kumandanları, Anadolu ve “Rumeli beylerbeyileri idiler. Fatih’in ve Kanunînin çok ehemmiyet verdikleri, onların başında cihan devleti kurdukları tımarlı sipahi, merkezin Kapıkullarının geliÅŸmesine engel olamaması yüzünden önemini yitirmiÅŸtir. Bunda, artık piyadenin bütün dünyada süvarinin yerini almasının da rolü büyük olmuÅŸtur.

DevÅŸirme ve Kapıkulu denen sınıfların en önemlisi Yeniçeri Ocağı’dır. Bu ocak ağır piyade tümeni olarak kurulmuÅŸ öyle de devam etmiÅŸtir. Daha sonraki dönemlerde hem devÅŸirme ÅŸeklinin bozulması hem disiplinin gevÅŸemesi bu ocağın laçkalaÅŸmasına sebep olmuÅŸtur. Bu yüzden de bütün cunta hareketleri bu ocaktan çıkmış ve hemen hemen istisnasız hepsi devletin aleyhine sonuçlar vermiÅŸtir. Hatta bazıları devlet için çok büyük felâketlerle bitmiÅŸtir. 1363 Ocağında I. Murat’ın kurduÄŸu bu ocağı 463,5 yıl sonra II. Mahmut, Vak’a-ı Hayriyye ile ve diÄŸer Kapıkulu ocakları ile beraber laÄŸv etmiÅŸtir. Ocağın kumandanı “yeniçeri aÄŸası”dır ve divân-ı Hümâyûn (bakanlar kurulu) üyesidir. Beylerbeyi (orgeneral) rütbesindedirler; 29′una vezir (mareÅŸal) rütbesi verilmiÅŸtir. Daha çok politik bir ÅŸahsiyettir ve hükümete karşı sorumludur. Asıl teknik kumandan, “sekbanbaşı” denilen generaldir.

Yeniçeri Ocağı “orta” denilen 190 taburdan meydana geliyordu. Orta kumandanı olan binbaşıya “çorbacı” denirdi. Fakat Osmanlıların cihan hakimiyetindeki rolleri sipahiler kadar deÄŸildi. Bunun için önemli fetihlerin yapıldığı dönemlere bakılarak bir fikir edinilebilinir. Mesela 1453′de İstanbul’un fethi sırasında 3.000 yeniçeri vardı. Halbuki İstanbul’u kuÅŸatan Osmanlı ordusu 100.000 kiÅŸi idi. Fatih’in son zamanlarında yeniçeri sayısı yükseldi (1477′de 10.000, Fatih’in öldüğü 1481′de 8.000). Büyük fetihlerin yapıldığı Yavuz ve Kanunî devirlerinde de Osmanlı ordusu içinde bir ağır piyade tümeninden ibaretti (Yavuz’un öldüğü 1520′de 8.000 yeniçeri, Kanunî’nin öldüğü 1566′da 12.789 kiÅŸi). Fetihlerin durduÄŸu devirlerde ise bu sayı tımarlı sipahisi aleyhine, fevkalâde deÄŸiÅŸmiÅŸ, reformcu padiÅŸah ve vezirlerin baÅŸlıca iÅŸi bu fazlalığı tasfiye etmek istemek olmuÅŸtur (1582′de henüz 12.000 iken, III. Murat’ın öldüğü 1595′de 26.100, 1609′da 37.627, IV. Murat’ın reformları sayesinde 1640′ta bu padiÅŸahın ölümünde 17.000, IV. Mehmed’ir.çocukluÄŸundaki anarÅŸi devrinde fevkalâde ÅŸiÅŸerek 1656′da 81.000, Köprülü’-nün reformları sayesinde inerek 1663′te 39.078, Köprülü-zadenin reformları sayesinde 1679′ida 26.374, 1684′te 31.970, sonra çığrından çıkarak 1678′de 70.394, Köprülüzade Fâzıl Mustafa PaÅŸa’nın tedbirleri sonucunda 1689′da 40.000, 1706′da 21.818, sonra gittikçe ÅŸiÅŸerek 101.000, 1752*de 33.109, 1804′te 64.546, ocağın yok edildiÄŸi 1826′da kâğıt üzerinde yeniçeri geçinerek devletten maaÅŸ alanların sayısı 100.000′di),

Kapıkulu Ocağı içinde önem bakımından ikinci sırada gelen Kapıkulu sipahisidir (maaÅŸlı sipahi). XVI. yüzyıl sonlarına kadar sadece devÅŸirmelerden kurulu bir süvari sınıfı iken, bu tarihten sonra ekseriyetle Türk asıllılardan seçilmiÅŸ, devÅŸirme âdeti önce tavsamış, sonra vazgeçilmiÅŸtir. Kumandanlarına “sapahi aÄŸası” denilirdi ÇeÅŸitli tarihlerde mevcutları şöyledir: 1453′te 8.000, 1566′da 5.885, 1574′te 5.957, 1595′te 13.000, 1655′te 55.000 1711′de 13.758.

Topçu Ocağı “da, en mühim sınıflardandır. Topçu-başı denilen kumandanları vardı. XVI. yüzyılda bu sınıfın mevcudu 2.000′i tımarlı, gerisi maaÅŸlı olmak üzere 7.000 kadardı.                                     

Toparabacıları Ocağı, bir diÄŸer sınıftı. Kumandanlarına “arabacıbaşı” denirdi. Topların nakledilmeleri ile görevliydiler. Bu ocağın mevcudu çeÅŸitli tarihlerde 400 (1574) ilâ 4.414 (1821) arasında deÄŸiÅŸmiÅŸtir.

Humbaracı Ocağı bombacı sınıfı idi. 1733′te sayılan 601′di. BaÅŸları humbaracıbaşı idi. Humbara veya halk dilinde kumbara, Osmanlı Türkçesi’nde el bombası demektir; tüfekle ve topla atılanları da vardır.

Lâğımcıbaşı’nın kumandası altındaki lâğımcı ocağı, istihkâm sınıfıdır. “Lağım”, yeraltında kale muhasaralarında açılan tünellerdir. XVII. yüzyıl ortalarında ocak mevcudu 5.000 kadardı.

Cebecibaşı’nın idaresindeki cebeci sınıfı, ordu donatım sınıfıdır. Silâhların (top hariç) ve donatım malzemesinin bakımından sorumludur. Sayıları çeÅŸitli tarihlerde 500 (XVI. yüzyıl baÅŸları) ile 8.000 (1684 arasında deÄŸiÅŸmiÅŸtir. Kapıkulu ocakları denilen ve devÅŸirmelerden kurulan, daha sonra, devÅŸirme âdetinden vazgeçilerek devam ettirilen Osmanlı askerî sınıfları bunlardır.

Bir baÅŸka sınıf “akıncı” denilen atlı sınıfıdır. Avrupa akıncı olmaksızın savaÅŸ kazanılamayacağını çok geç anladı ve komando adıyla bizden 500 yıl sonra akıncı teÅŸkilâtını kurdu. Osmanlı Devleti’nin kuruluÅŸunda ve geliÅŸmesinde tımarlı sipahisinden sonra orduda en çok hizmeti geçen sınıf akıncılardır. Bunlar da tımarlılar gibi Türk aslındandır ve gene onlar gibi babadan oÄŸula geçen bir meslektir.

Akıncı, akın yapan askerdir. Akın düşman iline akmaktır. Atla yapılır. Hiç bir ırk, Türkler gibi akmasını bilmemiÅŸtir. Türk atlısı, miskin kavimlerin daÄŸ ve akarsu atlayamadıkları çaÄŸlarda Pasifik kıyılarından Atlantik kıyılarına eriÅŸmiÅŸtir. Onu kuzeyde buzullar durdurmuÅŸ, fakat güneyde Himalayalar bile durduramamıştır. Hint Okyanusu’na da kolayca eriÅŸmiÅŸtir. Bir milletin karakteri bin yılda teÅŸekkül eder. Bir millet, bir ÅŸeyi en iyi ÅŸekilde yapıyorsa, yüzlerce yıllık tecrübe ve çalışmanın neticesidir. Osmanlı akıncısı da yerden bitmemiÅŸtir. Orta Asyalı süvarinin gerçek oÄŸlu ve halefidir.

Akıncı, öncüdür, gönüllüdür, fedakardır, dalkılıç ve kellekoltuktadır. Yolu o açar ve gösterir. Ardından ordu gelir, sonra millet. Ve yurt kurulur. Anadolu’da Rumeli’de Selçuklular ve Osmanlılar böyle yurt kurmuÅŸlardır. Tek kanatlı imparatorluk olmaz. Kanatlardan biri kopunca, imparatorluk da düşmüştür. Akıncılık bir ruh meselesidir. İnanç ve imandan bile öte bir ÅŸeydir. Aynı zamanda bir dünya görüşü meselesidir. Akıncı, derviÅŸtir. DerviÅŸ- gazidir, erendir. Akıncı gibi düşünüp hissetmeyen insan ne akıncı, ne öncü olabilir.

Süleyman PaÅŸa’nın akıncıları atlarını Tuna deryasına saldıkları zaman Gelibolu mucizesinden bir çeyrek asır bile geçmemiÅŸtir. Tuna’yı 130 defa geçen bu akıncılar, Osman Gazi’nin kapı yoldaÅŸlarıdır. Marmara’ya eriÅŸmeden gözlerini kapamak istemeyen Osman Gazi’nin.Altay ve Tanrı Dağı’ndan Tuna-boyu Selçuk Bey torunu Alp Arslan’dan Osman Gazi torunu Süleyman PaÅŸa’ya ancak 200 yıl-geçmiÅŸtir. KuşüşuÅŸu 60.000 km, 200 yılda aşılınıp yurt edinilmiÅŸtir. Bu mesafeyi yürüyen, bir ÅŸahıs, bir ordu deÄŸil bir millettir. Türk askeri için savaÅŸmak en büyük millî ve dinî görevdir. Esasen askerin baÅŸka bir görevi de yoktur. Asıl ordunun baÅŸarısı açılan yola baÄŸlıdır. Bu yolu akıncı açar. Ordunun hedefi olan ülkeyi maddî ve manevî ÅŸekilde yıpratır, olgunlaÅŸtım. Düşmana ait bütün haberleri toplayıp beylerbeyine ulaÅŸtırır (Denizde ise bu iÅŸi “korsan” denilen deniz akıncı sınıfı yapar).

XVI. yüzyıl sonlarında akıncı ocağı bozulur ve XVII. yüzyıl sonunda artık yok gibidir. XVII. yüzyılda bu görevi daha çok Kırım’ın atlı ordusu üzerine alır. Bu da Osmanlı inhitat sebeplerinden biridir. Zira Osmanlı ordusu, Kırım süvarisine muhtaç hale gelmiÅŸtir.

Akıncı, en çok Avusturya, Bavyera, Bohemya, bir de Kuzey-doÄŸu İtalya’yı severdi. Polonya’ya da çok akmıştır. Bec (Viyana), Praha (Prag) gibi ÅŸehirleri avcunun içi gibi bilir, kılık deÄŸiÅŸtirip bir Alman, bir Macar gibi bu ÅŸehirlerde dolaşırdı. Brandenburg’a, Batı Prusya’ya İsviçre’ye kadar gidenleri vardı. Batı dillerini yalnız ana dili gibi konuÅŸmaz, çok defa okuyup yazar. Türk kültür dilleri olan Arapça ve Farsça’yı öğrenenleri de vardır. Ocağı beslemek için akıncı çocukları yetmez. Aydın, Saruhan (Manisa), MenteÅŸe (MuÄŸla), SuÄŸla (İzmir), taraflarından gözü pek Anadolu çocukları Tunaboyu’na gelerek akıncı yazılırlardı.

Akıncı, akından dönmemek emrini alabilirdi. O kendisine verilen görevi ne pahasına olursa olsun yerine getirirdi.

Kara ordusunun diÄŸer bir sınıfı azaplardır. Anadolu çocuklarından seçilen bir hafif piyade sınıfıdır. Ayrıca kale azabları ve deniz azabları (deniz piyadesi) sınıfları da vardı. Bu sınıfların mevcudu 1402 Ankara Savaşı’nda 20.000, 1453 İstanbul fethinde, 20.000, 1473 Otlukbeli Savaşı’nda, 20.000 idi. XVI. yüzyıl ortalarına kadar sayıca yeniçerilerden çok fazla idiler. Sınıf, yeniçeriler gibi tüfekle donatılmadığı için fonksiyonunu kaybetmiÅŸ ve ilga edilmiÅŸtir.

Yaya ve müsellem sınıfları da, devletin kuruluÅŸ ve geliÅŸme devirlerinde hizmet etmiÅŸ piyade sınıflarıdır, Yörükler de böyledir. TaÅŸrada beylerbeyinin maiyet askeri olarak levend (deniz levendleri deÄŸil), sekban, sanca, beÅŸli sınıflar vardır; en tanınmışları kara levendlilerdir. Eli silah tutan vatandaÅŸlardan meydana gelen gönüllü sınıfını da bunlara eklemek lazımdır. BaÅŸka askeri sınıflar ÅŸunlardır; voynuklar, martuloslar, derbentçiler, boz’ancılar.

Mısır askeri, ayrı bir sınıftı. Bunlar eski Türk Memlûkleri idiler ve süvari (atlı) idiler. Kırım askeri ise, sayıları 100 ile 200.000 arasında deÄŸiÅŸen bir atlı ordu idi. İmparatorluk, DoÄŸu Avrupa’yı, Rusya ve Polonya’yı bilhassa Kırım askeri ile tutuyordu. DiÄŸer tâbi devletlerin de az sayıda olmakla beraber emir aldıkları zaman Osmanlı ordusuna katılan birlikleri vardı. Cezayir, Tunus ve Trablus (Libya) eyâletlerinde ise devletin Anadolu Türkleri’nden kurulmuÅŸ, yalnız bu eyâletlerde görevlendirilen birlikleri vardı.