‘Mimari ve Mühendislik’ Kategorisi için ArÅŸiv

Babus saade

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Topkapı Sarayı’nda 3. kapıdır. AkaÄŸalar Kapısı, Enderun Kapısı olarak da adlandırılır. Enderun denilen üçüncü avluya geçiÅŸ bu kapıdan olur; cülus ve bayram teorikleri merasimi bu kapı önünde yapılırdı. Kapının her iki tarafında akaÄŸalara ait koÄŸuÅŸlar bulunurdu. Son ÅŸeklini III. Selim döneminde almıştır.

Babu selam

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Topkapı Sarayı’nın orta kapısıdır. Bâb-ı Hümâyûn ‘dan girilen ve birinci avlu denilen Alay Meydanı’nın sonunda, çifte kulesi olan ikinci kapı.

At meydanı

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Osmanlı döneminde, XIX. yüzyıl baÅŸlarına kadar istanbul, Sultan Ahmet Camii önündeki meydana verilen addır. Meydanın, Roma İmparatoru Septimius Severus (193-211) tarafından yapımına baÅŸlanmıştır. Kostantinus (306-337) zamanında tamamlanmış ve Hipodrom olarak kullanılmıştır. Bizans’ın toplum hayatım yansıtan bu meydanın çevresi zarif sütunlar ve heykeller ile süslü idi. Birçok zamanlar onarılarak bazı deÄŸiÅŸimlere uÄŸramıştır. Bizanslılar döneminde burada yapılan yarışmalar tarih boyu konuÅŸulmuÅŸtur. 1204′de Haçlı Seferi sırasında İstanbul’un Latinler tarafından iÅŸgali sırasında hasar görmüş, birçok özelliÄŸi de bu arada kaybolmuÅŸtur, İstanbul’un Türkler tarafından alınmasından sonra da özelliÄŸinden bir ÅŸey kaybetmeyen meydan, cirit oyunları, bayram ÅŸenlikleri, saray düğünlerinin yapıldığı yer olmuÅŸtur. Osmanlılar devrinde İstanbul’un en önemli merkezlerinden biri olan At Meydanı’nın çevresi yeniden deÄŸerlendirilmiÅŸ; sadrazam ve vezirlere ait konakların ön cepheleri bu meydana açılmıştır (İbrahim PaÅŸa, Sokullu Mehmet PaÅŸa sarayları vb.) 1617 yılından sonra Sultan Ahmet Camii’nin yapımıyla meydan daralarak ÅŸekil deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir. Osmanlı devrinde At Meydanı Olayı Vak’a-i Hayriye gibi hareketler ve birçok Yeniçeri ve Sipahi ayaklanmaları burada meydana gelmiÅŸtir. Osmanlılara ait ilk genel sergi de burada açılmıştır (1863). Meydan, 1919′da İzmir’in iÅŸgalini protesto için yapılan mitinge sahne oldu. Sonradan burası Abdülaziz’in Zaptiye Nazırı Hüsnü PaÅŸa tarafından park haline getirilmiÅŸtir. Bugün meydanın çevresinde Sultan Ahmet Camii, eski adıyla İktisadi ve Ticarî İlimler Akademisi ve Divan yolu bulunmaktadır. Park içinde Örme Sütun, Burmalı Sütun, DikilitaÅŸ ve Alman ÇeÅŸmesi yer almaktadır.

Arz odası

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Topkapı Sarayı’nın bölümlerindendir, Osmanlı   İmparatorluÄŸu   tarihinde   çok önemli bir yeri vardır. Fatih devrinden XIX. yüzyıla kadar sadrazam ile diÄŸer büyük devlet adamları, yabancı devletlerin elçileri, arife günleri de ÅŸehzadeler Arz Odası’nda huzura kabul edilirler ve padiÅŸahla burada görüşürlerdi. Arz Odası sarayın üçüncü büyük kapısı olan Babüssaade’den girilince hemen karşıdadır. XV. yüzyıl yapısı olup klasik üslûptadır. Fatih devrinde yapıldığı sanılmaktadır. Sonraları birkaç kere onarılmıştır. İkisi Babüssaade’ye, birisi de karşı tarafa açılır üç kapısı vardır, ön yüzünde deÄŸerli çini levhalar, saÄŸ tarafta da XVI. yüzyıldan kalma güzel bir çeÅŸme bulunmaktadır. Arz Odası’nın içi küçük bir salondan ibarettir. Sol taraf köşesinde sedir ÅŸeklinde ve III. Mehmet tarafından yapılan, üzeri kubbeli bir taht vardır. Tahtın örtü ve yastıkları, odanın perdeleri ve sair eÅŸyası baÅŸtanbaÅŸa inci ve zümrüt ile iÅŸlenmiÅŸ olup çok deÄŸerli halılarla ihtiÅŸamlı bir ÅŸekilde süslenmiÅŸtir. Tahtın yanında bronzdan yapılmış süslü bir ocak bulunmaktadır. Dışarı çıkılacak kapının yanında, iç tarafta küçük bir çeÅŸme vardır. Salon içinde konuÅŸulan sözlerin dışarıdan iÅŸitilmemesi için bu çeÅŸmenin akıtıldığı rivayet edilmektedir. 1856 yılındaki yangında oda yanmış, taht ile ocak güçlükle kurtarılmıştır. Yangından sonra yetkili eller tarafından Ampir üslûbunda yapılan onarma ile oda bugünkü ÅŸeklini almıştır. Arz Odası’nın kapısı üzerinde ve dış duvarlarında birkaç kitabe vardır.

Berri Hümayun Mühendishanesi

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Osmanlı Devleti ordusuna topçu ve istihkâm subayı yetiştirmek üzere III. Selim tarafından 1795 yılında İstanbul’da açılan askerî okul. 1787 Osmanlı-Rus ve 1788 Osmanlı- Avusturya savaşları sonunda Osmanlı ordusunu sevk ve idare eden komutan ve subayların, düşman ordusunun komuta heyetine göre daha bilgisiz, erlerin de eğitim bakımından daha kifayetsiz oldukları anlaşılmıştı.

III. Selim 1792 yılında Haliç’te HalıcıoÄŸlu mevkiinde Humbaracı Kışlası’nı inÅŸa ettirdi. Burada Humbâracılar (topçular) ve Lağımcıların (istihkamcılar) yetiÅŸtirilmesine baÅŸlandı. Okul mahiyetinde olan kışla eÄŸitimlerinde cebir ve geometri gibi dersler okutulmakla birlikte, daha çok arazi üzerinde uygulama yapılmakta ve öğrenciler pratik olarak yetiÅŸtirilmekte idiler.

III. Selim 1789 yılında Eyüp’te bir okul açmış (Mekteb-i Sultanî) ve kabiliyetli gençleri buraya toplayarak eÄŸittirmiÅŸ, Humbaracı Kışlası’nın açılmasından sonra da tahsillerini ilerletmek için bu öğrencileri buraya sevketmiÅŸtir.

III. Selim 1793 yılında da Nizam-ı Cedîd adım verdiÄŸi yeni orduyu meydana getirdi. Bu yeni orduya bilgili ve kurmay subay yetiÅŸtirmek maksadıyla da Humbaracı Kışlası’nın Hasköy tarafındaki arazisi üzerine yeni bir askerî okul yapımım baÅŸlattı. Bu yeni okula Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn adı verildi.

Mühendishâne’nin açılması ile birlikte yeni bir nizâmnâme yürürlüğe girdi. Bu nizamnameye göre Lağımcı Ocağı’ndan elli ve Humbaracı Ocağı’ndan otuz olmak üzere seksen kiÅŸi Mühendishane’ye öğrenci olarak verildi. Mühendishane’ye bir başöğretmen, başöğretmen yardımcısı, bunlardan baÅŸka bir de Fransızca öğretmeni ile bir tercüman atandı. Buradan Levend ÇiftliÄŸi’ne ve Üsküdar Humbaracı ocaklarına mühendis subay yetiÅŸtirilmesine baÅŸlandı.

Daha sonraları Mühendishane için yeni bir kanunnâme hazırlandı ve III. Selim’e sunuldu. Yürürlüğe giren kanunnâme ile Mühendishane-i Bahrî ve Mühendis hane-i Berrî idare ve ders bakımından birleÅŸtirildi . Mühendishane-i Berrî öğrencileri Humbaracı ve Lağımcı ocaklarından geldiklerinden, bu ocaklarla irtibatlarını devam ettiriyorlardı. Kanunnâme bu öğrencilerin ocakları ile irtibatlarının kesilmesini emrediyordu.

Mühendishane öğrencilerinden imtihanlarda başarı kazananlar arasından askerliğe intibak edebilen, ahlâkları iyi ve devlete hizmette sadakatle çalışacaklarına kanaat getirilen padişahın iradesi ile arabacı başılığa topçu başılığa Levend ve Üsküdar kışlalarındaki ortalara başbuğ ve ağa olarak atanabileceklerdi. Öğretmen yardımcılarının da yükselmeleri imtihanla mümkündü. Öğrenciler başlarına Humbaracı kalpağı giyiyorlardı. Bu kanunname ile öğrenciler Humbaracı kalpağının üzerine bulundukları sınıfları göstermek üzere beyaz ipekten şeritler koymaya başladılar.

Mühendishane’de Salı ve Cuma günleri ders yapılmazdı. Öğretmen ve öğrenciler haftanın diÄŸer günlerinde okulda bulunmak mecburiyetinde idiler. Öğrenciler PerÅŸembe ve Pazartesi günleri öğretmen yardımcıları ile birlikte araziye çıkar ve tatbikat yaparlardı.

Yeniçerilerin ortadan kaldırılması ile (1826) kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye taburlarına lüzumlu subaylar, Mühendishane-i Berrî öğrencilerinin en deÄŸerlilerinden seçilirdi. Subay ihtiyacının fazlalığı dolayısı ile Mühendishâne’nin kırk olarak tespit edilmiÅŸ olan öğrenci kadrosu yüze çıkarıldı. 1847 yılında zamanın ihtiyaçlarını karşılayacak kifayette subay yetiÅŸtirilmesi için Mühendishane nâzırlığınca hazırlanmış yeni bir lâhiya kabul olundu. Bu lâhiyada öğrenci sayısının artması ile binanın büyütülmesi, yeni bir matbaa ve kütüphanenin inÅŸası ve tatbikî eÄŸitim sahası yaptırılması isteniyordu. Bu iÅŸlerin yapılabilmesi için Mühendishane boÅŸaltıldı. Öğrenciler Humbaracı Kışlası’na naklolundu. Mühendishâne’nin deniz tarafına dershane ve yatakhaneleri ihtiva etmek üzere yeni bir bina inÅŸa olundu ve bu kısmın denize bakan cephesine padiÅŸahlara mahsus bir kısım ilâve edildi.

1848 yılında yürürlüğe giren bir nizâmnâme ile Mühendishane’de dört idadî sınıfı kurulmuÅŸ ve bu okuldan mezun olanların topçu ve istihkâm harbiyelerinde eÄŸitimlerine devam etmeleri usulü konulmuÅŸtur. YaÅŸlanmış öğrenciler riyazi bahisleri anlamakta güçlük çekiyorlar ve imtihanlarda basan gösteremiyorlardı. Mühendishane’de yeni esasların uygulanmasına baÅŸlanmasından sonra yaÅŸları küçük olanlar ve dersleri takip edebilecek olanlar Mühendishane’de bırakıldı ve bu öğrenciler topçu ve istihkâm sınıflarına ayrılarak harbiye öğrencisi olarak eÄŸitimlerine devam ettiler. YaÅŸları ileri olanlar ise Tophane-i Âmire’ye gönderilerek burada tatbikî olarak yetiÅŸtirildikten sonra kabiliyet ve istidatlarına göre binbaşılığa yükseltilerek kıtalarda görevlendirildiler. 1847 yılından itibaren Mühendishane’yi iyi derecede bitirenlere Avrupa’da tahsil yapma imkânları saÄŸlandı. Sultan Abdülaziz zamanında ve 1864 yılında askerî idadilerin Galatasaray’da bir araya getirilerek aynı tahsili yapmalarında fayda görüldü. Mühendishane idadisi de harbiye, bahriye ve tıbbiye idadî öğrencileri ile birlikte ders görmek üzere Mekteb-i İdadî-i Umumî ismini alan Galatasaray İdadîsi’ne gönderildi. Buradaki birlikte tahsil ancak üç yıl devam etti. Bahriye idadisi ilgililerinin ÅŸikâyeti ve Bahriye Nezâreti’nin müracaatı üzerine bu usul terk olunarak, her sınıf idadî yine kendi okullarına döndü. 1871 yılında topçu harbiyesi öğrencileri Pangaltı’daki Harp Okulu’na nakledildi. 1877-1878 Osmanlı- Rus Savaşı’nda Mühendishane binası askerî hastahane haline getirildi ve bir müddet bu ÅŸekilde kullanıldı. II. Sultan Abdülhamit Mühendishâne’nin HalıcıoÄŸlu’ndaki eski binasında açılmasını arzuladığından idadî ve harbiye sınıfları tekrar HalıcıoÄŸlu’na nakledildi. 1881 yılında kurmay sınıflarına ilâve olarak bir de mümtaz sınıf teÅŸkil edildi. Mühendishâne’nin dört yıl olan eÄŸitimi süresi beÅŸ yıla çıkarıldı.

1900 yılında Mühendishâne’nin eÄŸitim süresi üç yıla indirildi. 1905′te Edirne, Manastır, Erzincan, Åžam ve BaÄŸdat ÅŸehirlerinde de birer harp okulu açıldı. Bu okullar 1908′den sonra kapatıldı. Yalnız Pangaltı’daki ve HalıcıoÄŸlu’ndaki harp okulları açık bırakıldı. 1912′de Balkan Savaşı baÅŸlayınca Mühendishane Topçu Okulu’nun öğrencilerinden bir kısmı Çatalca’-daki bataryalann emrine gönderildi. Bir kısmı da Tophane’de görev aldı. Bir kısım öğrenciler de Rumeli’deki DoÄŸu ordusunun çözülmesi ve Çatalca’da yeni bir savunma hattının meydana getirilmesine karar verilmesi üzerine topçu tümenlerinde çalışmak ve tahkimat iÅŸlerinde görev almak üzere cepheye gönderildiler. Bu suretle Balkan Savaşı süresince HahcıoÄŸlu Mühendishanesi kapalı kaldı. 1914′te okullar yine açıldı. I. Dünya Savaşı ilân edjldiÄŸi zaman Pangaltı Harbiyesi ve Mühendishane Harbiyesi kapatıldı. Askerî liseleri bitiren öğrenciler birliklere dağıtıldılar. Daha sonra da (1916) İstanbul’da açılan talimgahlarda yetiÅŸtirilmeye baÅŸladılar. Mühendishane I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar kapalı kaldı. Talimgâhlardaki öğrencilerin 1920 yılı Åžubat ayında Muhtelit Harbiye Mektebi adı altında HalıcıoÄŸlu’ndaki Mühendishane binasına yerleÅŸtirildiler ve derslere burada devam ettiler. Nisan 1920 yılında HalıcıoÄŸlu Mühendishane binası îtilâf devletlerince iÅŸgal edildi. Öğrenciler Kuleli Lisesi binasına taşındılar. 5 Temmuz 1920 tarihinde bu bina da iÅŸgal edilince öğrenciler Kâğıthane’ye gönderildiler. Bu sırada birçok öğrenci Anadolu’daki millî orduya katılmak üzere İstanbul’dan ayrıldı.

Bahri Hümayin Mühendishanesi

PerÅŸembe, 11 Ekim 2007

Osmanlı İmparatorluÄŸu deniz kuvvetlerine bilgili subay yetiÅŸtirmek maksadıyla XVIII. yüzyılda İstanbul’da açılmış olan ilk askerî denizcilik okulu. İmparatorluÄŸun giriÅŸtiÄŸi savaÅŸlarda uÄŸradığı yenilgiler, bilgili subaylara olan ihtiyacı meydana koyduÄŸundan I. Mahmut’un saltanatı zamanında ve 1734 yılında Üsküdar Mühendishanesi açılmış fakat bu okul hiçbir yeniliÄŸi kabul etmeyen, yeniçerilerin tepkisi dolayısı ile kapatılmıştı. Daha sonra III. Mustafa zamanında 1765′te okul ikinci defa Haliç KaraaÄŸacı’nda açılmış ise de, dersleri yarı gizli bir ÅŸekilde yapılan bu okul da kısa bir süre sonra kapatılmıştır.

Cezayirli Gazi Hasan PaÅŸa, kalyon devrinde donanmada görev alacak subayların ve komutanların matematik, coÄŸrafya, gemicilik ve deniz ile ilgili dersler okutulan bir meslek okulundan mezun olmaları lüzumuna inandığından kaptan-ı derya olunca böyle bir okulun açılması için gerekli teÅŸebbüslerde bulundu. III. Mustafa ile I. Abdülhamit’e bu hususları arz etti. Gazi Hasan PaÅŸa’nın teÅŸebbüsü, nihayet 1776′da tersane içinde DaraÄŸacı denilen büyük maçunanın yakınında bir göz tadil ettirilmek sureti ile donanmaya geometri ve coÄŸrafyadan anlar personel yetiÅŸtirilmek üzere bir “Hendese Odası” açılmak suretiyle gerçekleÅŸti.

Osmanlı İmparatorluÄŸu arÅŸivinde Mühendishâne’ye ait önemli bir belge olan Küçük Hüseyin PaÅŸa’mn 26 Ocak 1797 tarihli lâyihasının birkaç yerinde Mühendishâne’nin açılış tarihi H. 1190 (1776) olarak gösterilmiÅŸtir.

İlk açıldığı tarihlerde Mühendishane’de matematik, coÄŸrafya ve harita (gemi seyri) dersleri okutuluyordu. DaraÄŸacı’ndaki okulda öğrenci sayısı çoÄŸalınca bina küçük geldi ve Mühendishane 1781′de kalyonların inÅŸa kızakları ve tersane zindanı yakınında Mühendishane olarak yapılan yeni bir binaya taşındı. Kadrosundaki öğretmenlere ilâve olarak İstanbul’da bulunan bazı Fransızlardan da öğretmen olarak istifade edilmeye baÅŸlandı.

1795′te Mühendishane’de bir gemi inÅŸa sınıfı açıldı. Bu sınıfa 10 öğrenci alındı. Gemi inÅŸa sınıfı öğrencilerine öğretmenlik yapmak üzere Fransa’dan getirilmiÅŸ olan Brun adındaki bir gemi inÅŸa mühendisi atandı. 1795 yılında Mühöndishane-i Berrî açılınca her iki Mühendishane için yeni bir nizamname kabul olundu. Bu nizamnameye göre Mühendisha-nelerin         eÄŸitim         sistemleri         birleÅŸtirildi.

Mühendishane-i Bahrî öğrencileri PerÅŸembe ve Pazartesi günleri olmak üzere haftada iki gün öğretmen yardımcıları ile birlikte Mühendishane-i 861X1*-ye giderek bu okul öğretmenlerinden ders görmeye baÅŸladılar. Mühendishane-i Bahrî öğrencileri baÅŸlarına kalyoncu ÅŸalı sarmak, Mühendishane-i Berrî öğrencilerini ilk üç sınıfı humbaracı kalpağı üzerine beyaz ipek, son sınıf öğrencileri ise kalpaklar üzerine sırma ÅŸeritten iÅŸaretler koymak suretiyle birbirlerinden ayrılıyorlardı. Kaptan-ı derya Küçük Hüseyin PaÅŸa iki Mühendishane’nin birleÅŸtirilmesi ile esas maksadın ortadan kalktığım görerek donanmaya iyi gemi kullanan, denizde gemi seyrini mükemmel bilen, haritadan anlayan subaylar ile tersaneye gemi inÅŸa edebilecek eleman yetiÅŸtirilmek maksadı ile açılmış olan Mühendishane-i Bahrî öğrencilerinin derslerine kendi okullarında devam etmelerini saÄŸlamak maksadıyla 1797′de bir lâyiha hazırladı ve bu lâfiiyâyı III. Selim’e sundu.PadiÅŸah lâhiyadaki istekleri tasvip etti. Bu suretle Mühendishane-i Bahrî’nin Mühendishane-i Berrî ile ilgisi kesildi. Mühendishane için daha elveriÅŸli bir binaya ihtiyaç duyulunca havuzlar sahasında yeni bir binanın inÅŸasına baÅŸlanıldı. Kabakçı Mustafa ayaklanması bu binanın inÅŸaatını durdurdu. XIX. yüzyıl baÅŸlarında Mühendishane-i Bahrî’nin kadrosu bir baÅŸ öğretmen, bir ikinci öğretmen yardımcısı, bir hattat, bir odacı ve 40 öğrenci idi 1821′de KasımpaÅŸa’da çıkan büyük yangın mühendishane binasını da yaktığından derslere bir süre ara verildi. 1822′de Divanhane yanındaki Parmakkapı mevkiindeki errehâne içinde tadilât ve ilâveler yapıldı ve Mühendishane burada açılarak derslere tekrar baÅŸlanıldı.

Mühendishane-i Bahrî, Prens adalarındaki asayiÅŸin muhafazası maksadı ile II. Mahmut tarafından 1828′de deniz erleri için Heybeliada’da yapılmış olan Bahriye Kışlası’na taşındı. KasımpaÅŸa’daki yeni bina 1838′de tamamlandı ve Heybeliada’da bulunan Mühendishane, Mekteb-i Bahriye adı verilen yeni binaya taşındı. 1848′de KasımpaÅŸa’daki bu okul binasının deniz hastanesi olarak kullanılmasına ve Bahriye Okulu’nun da Heybeliada’ya nakline karar verilmesi üzerine adadaki kışlanın tadiline ve onarımına baÅŸlandı. Kışlanın okul haline getirilmesi, 1850′de sona erdi. Bahriye Mektebi bu tarihte KasımpaÅŸa’dan Heybeliada’ya taşındı. Abdülaziz zamanında (1865) bütün askeri idadilerin ders programlarının birleÅŸtirilmesine ve bu okulların toplu bir halde Galatasaray’ında ders görmelerine karar verildi. Fakat Bahriye îdâdîsi bu birleÅŸmeden çok zarar gördüğünden yapılan müracaatlar üzerine birleÅŸmelerinden üç yıl sonra îdâdîler kendi okullarına döndüler. Bu yıllarda bahriye okulu tahsili; dört yıl îdâdî, dört yıl Bahriye (Harbiye karşılığı) olmak üzere sekiz yıl idi. 1878′de Bahriye idadisine öğrenci yetiÅŸtirmek üzere KasımpaÅŸa’da bahriye rüştiye mektebi açıldı. Bu okulu bitirenlerden isteyenler Bahriye îdâdîsine alınmaya baÅŸlandı. Abdülaziz zamanında okul gemisi gezilerine önem verildi. Bahriye üçüncü sınıflan 1873′te okul gemisi olarak tahsis edilen “Hüdâven-digâr” firkateyni ile Ege, Adriya ve Akdeniz’de eÄŸitim gezisine çıktılar ve bu gezide Ege ve Adriya limanlarından baÅŸka Girid Adası Tunus ve Trablusgarp limanları da ziyaret edildi. 187 5′de bahriye üç ve dördüncü sınıflan kaldırıldı. Bahriye öğretimi iki yıla indirildi. Bahriye ikinci sınıfı bitiren öğrencilere mühendis denildi Mühendislik kara ordusundaki mülâzim-i sanî (teÄŸmen) rütbesinin karşılığı bir rütbe idi. İki yıl olan mühendislik süresi 1877 Osmanlı-Rus savaşında bir yıla indirildi ve daha sonra tekrar iki yıla çıkarıldı.

Bahriye Okulu uzun yıllar bir nazır ve bir de müdür olmak üzere yüksek rütbeli iki kişi tarafından idare edildi. Bahriye Okulu nazırlığı 1909 yılında kaldırıldı. Okul komutanlığı kuruldu. Komutanlık unvanı kısa bir süre sonra okul müdürlüğüne çevrildi.

1915′te KasımpaÅŸa’da tersane içinde Camialtı mevkiinde deniz hapishanesi yanındaki binada çarkçı bahriye okulu açıldı. Bu okul daha sonra hükümetçe satın alınmış olan Heybeli’deki eski Rum Ticaret Okulu binasına taşındı ve mütarekeyi müteakip güverte bahriye okuluna nakledilerek derslere burada devam edildi.l916′da çarkçı bahriye okuluna baÄŸlı olarak iki yıllık bir bahriye kâtip okulu açıldı. Bu okul da mütarekede çarkçı bahriye okulu ile birlikte Güverte Bahriye Okulu’na intikal ederek derslere bu okulda devam edildi.

Mütareke devresinde Bahriye Okulu’na öğrenci alınmadığından I. Dünya Savaşı sırasında okula alınmış olan güverte, makine ve kâtip sınıflarındakiler öğrenimlerine devam etmiÅŸlerdir. 1922′de okul süresi üç yıla indirildiÄŸinden bu yıl iki sınıf birden mezun olmuÅŸ ve dört yıl okuyan öğrenciler bir yıl deniz talebeliÄŸi yaptıktan sonra mühendisliÄŸe yükseltilmiÅŸlerdir.

Anadolu Hisarı

Cuma, 05 Ekim 2007

İstanbul BoÄŸazı’nın en dar (780m.) yerinde, Rumeli Hisarı karşısında, Göksu Deresi’nin başındadır. Karadeniz’den Bizans’a gelebilecek yardımları önleyecek bir ileri karakol olarak 1395 yılında Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid tarafından yaptırılmıştır. Bu kale savunma özelliÄŸi taşıyan bir askerî yapıydı. Bu sebeple de Hisar’a “Gözlüce” adı verilmiÅŸti. Kaleler XIII. yüzyıla kadar gemilerin BoÄŸaz’dan geçiÅŸini engelleyemezlerdi. Yıldırım Bayezid’den yarım yüzyıldan sonra Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u Türk-İslam ülkesi yapmak isteyince Anadolu Hisarı’nın karşısına Rumeli Hisarı’nı kurdu ve onun Hisar Peçesi’yle beraber Anadolu Hisarı’na da bir Hisar PeÅŸye inÅŸa ettirdi.

Fatih Sultan Mehmet, Rumeli Hisarı’nı yaptırırken (1452) her iki kalenin toplarla takviye edilmesiyle BoÄŸaz’dan geçiÅŸini kontrolünü saÄŸlamış ve Anadolu Hisarı’nı da bazı ilavelerle onartmıştır.

Kale çeÅŸitli adlarla tanınır. Tarihçi Tursun Bey’e göre Yeni Kale, Åžeyhülislâm Hoca Sadeddin Efendi’ye göre Akçahisar, NiÅŸancı Mehmet PaÅŸa’ya göre Güzelce Hisar, diÄŸer birçok yazarlara göre Yenice Hisar, Yeni Hisar gibi adları vardır.

Kale, BoÄŸaz’nı Anadolu kıyısında İstanbul BoÄŸazı ile Göksu Deresi arasında uzanan üçgen ÅŸekilli toprak parçası üzerindedir. Åžist ve kireç tabakaları halindeki toprak üzerine kurulmuÅŸtur. Dış kale duvarları tam deniz kenarında iken Göksu’nun getirdiÄŸi killi çamur halindeki alüvyonlarla dolması yüzünden biraz içeride kalmıştır. Toprağın yükselmesiyle kalenin güney batısında bir namazgah yapılmıştır. Rumeli Hisarı’ndan 1/6 kadar küçüktür. Anadolu Hisarı dışkale, içkale ve asıl kale olmak üzere üç kısımdan meydana gelmiÅŸtir.

Çırağan Sarayı

Cuma, 05 Ekim 2007

İstanbul’da BeÅŸiktaÅŸ ile Ortaköy arasında, bugünkü ÅŸekli ile Abdülaziz’in yaptırdığı büyük saray. Halen yanmış halde bulunan sarayın projesini saray mimarı NigoÄŸos Balyan çizmiÅŸ, yapılmasını oÄŸulları Sarkis ve Agop Balyan gerçekleÅŸtirmiÅŸlerdir.

Lale Devri’nde bugünkü sarayın yerinde Sadrazam NevÅŸehirli Damad İbrahim PaÅŸa’nın eÅŸi Fatma Sultan’ın büyük bir yalısı bulunmaktaydı. Bu yalıda ziyafetler verilir, sabahlara kadar süren eÄŸlenceler ve ÅŸenlikler yapılırdı. “ÇıraÄŸan” kelimesi bu devirde “gece ÅŸenlikleri” ve “kandil donanması” anlamlarına kullanılmış, bu çeÅŸit ÅŸenliklerin yapıldığı saraylara bu ad verilmiÅŸtir. Lâle Devri’nin tanınmış hükümdar III. Ahmet de bu eÄŸlencelere ve toplantılara katılmıştır.

ÇıraÄŸan Sarayı, Lâle Devri’nden sonra da hükümdarlar ve sadrazamlar tarafından kullanılmıştır. I. Mahmut bu sarayı onartıp zaman zaman burada oturmuÅŸtur. Devrin sadrazamları da bu sarayda Fransa ve Avusturya elçilerine ziyafetler vermiÅŸlerdir. ÇıraÄŸan Sarayı, sonraları, III. Selim’in kız kardeÅŸi Beyhan Sultan’a, daha sonra da III. Selim’e geçmiÅŸtir. III. Selim, burada yeni ve güzel bir saray yaptırmak istemiÅŸse de buna fırsat bulamamış, sadece sarayı onartabilmiÅŸtir. II. Mahmut da sarayın bahçesini geniÅŸletmiÅŸ ve bazı yeni ahÅŸap yapılar katarak sarayı büyütmüştür.

Dolmabahçe Sarayı  yapıldıktan sonra Abdülmecit, güzel ve kârgir bir saray yaptırmak üzere ÇıraÄŸan Sarayı’nı yıktırmıştır. Abdülmecit bu isteÄŸim gerçekleÅŸtirmeden ölmüş, onun yerine geçen Abdülaziz burada mermerden ve cepheleri çok süslü bir saray yaptırmıştır. 750 m.lik kıyı boyunca uzanan bir alanda klasik üslûpta yapılmış olan bu yeni ÇıraÄŸan Sarayı’na Abdülaziz 1866′da taşınmıştır. Sarayın içi, dışına göre daha süslü ve gösteriÅŸliydi. ÇıraÄŸan Sarayı’nın yapımına bir buçuk milyon altın harcandığı gibi, Tophane, Tersane ve Hazine-i Hassa gelirleri ile Mısır’dan alman paralar kullanılmıştır. Bu yüzden birçok dedikodular çıkmıştır. V. Murad kısa süren saltanatından sonra II. Abdülhamit tarafından ÇıraÄŸan Sarayı’na hapsedilmiÅŸ ve 28 yıl burada yaÅŸamıştır. V. Murat hapsedildikten bir süre sonra Ali Suavi ÇıraÄŸan Sarayı’nı basarak V. Murat’ı tekrar padiÅŸah ilân etmek istemiÅŸti .

ÇıraÄŸan Sarayı, 14 Kasım 1901′de Mebûsân Meclisi’ne toplantı yeri olarak verilmiÅŸtir. Bu tarihlerde 5 milyon lira deÄŸeri olduÄŸu tahmin edilen ÇıraÄŸan Sarayı, 19 Ocak 1910 günü çıkan yangında yanmıştır. Bugün sadece dış duvarları ayakta kalmıştır.

Çinili Köşk

Cuma, 05 Ekim 2007

Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’da Topkapı Sarayı yakınında yaptırılan köşklerden biri. İstanbul’daki sivil mimari eserlerinin en eskilerinden biri olması ve sahip bulunduÄŸu deÄŸerli çinilerle Türk süsleme sanatının en güzel örneklerini taşıması bakımından ayrı bir önemi vardır. 1472′de bitirilen yapı, dış ve içini kaplayan firuze renkli çiniler ve mozaiklerden ötürü “Sırça Saray” ya da “Sırça Köş” adları ile de tanınmaktadır. Mimarı bilinmemektedir. Çinilerinin Timur devri eserlerine benzemesi dolayısıyla İranlı ve Horasanlı sanatçılara mal edilmek istenmiÅŸse de, son araÅŸtırmalar, kullanılan çinilerin Anadolu Selçuklu sanatının devamını gösteren İstanbul’daki pek az örneklerden biri olduÄŸunu meydana çıkarmıştır. Çinili Köşk haç biçiminde tonozlarla çevrili bir orta kubbe ile köşelerde yer alan diÄŸer kubbeli kısımlardan ibarettir. GeniÅŸ ekseni üzerinde beÅŸ köşeli oda dışarı doÄŸru çıkıntı yapar. Köşkün ön cephesinde on dört direkli bir galeri yer alır.

Yapıyı içten ve dıştan kaplayan çiniler zamanla bozulmuÅŸtur. Yeni Saray’ın bir parçası olan Çinili Köşk, kuzeyindeki bugün ortada olmayan III. Mehmet Köşkü ve çevresindeki Åžehremini ve Hassa mimarları daireleri ile geniÅŸ bir meydana bakmakta idi. Abdüllâtif Suphi PaÅŸa ve Münif PaÅŸa’nın gayretleri ile 1875′te Osmanlı İmparatorluÄŸunda toplanan eski eserlerin gösterildiÄŸi bir müze haline getirilmiÅŸ, 1924′te Yeni Saray’ın Topkapı Sarayı Müzesi adıyla açılması üzerine önemini kaybetmiÅŸti. 1939′dan sonra köşkün onarımını ele alan Millî EÄŸitim Bakanlığı burasını Fatih’le ilgili her çeÅŸit deÄŸerli hâtıraların sergilendiÄŸi bir müze haline getirmekle yapıya gerçek deÄŸerini kazandırmıştır.

Ayasofya

Cuma, 05 Ekim 2007

İstanbul’un Osmanlılar tarafından  fethinden sonra Ayasofya, Sultan Fatih Mehmet’in emri ile camiye çevrilerek muhafaza edilmiÅŸ ve 1935′den müze haline getirilerek korunması saÄŸlanmıştır.

Ayasofya’nın bugünkü ÅŸekli,imparator İustinia-nosdevrinde M.S. VI. yüzyılın birinci yarısında tamamlanmıştır. Bununla beraber Ayasofya’nın, ilk defa Büyük Konstanjtinos’un imparatorluk merkezini Byzantion’a getirerek ÅŸehri onarmaya baÅŸladığı sıralarda (M.S. 326), kurulduÄŸu kabul edilmektedir. Fakat bu bina çok küçük görüldüğünden veya diÄŸer bir fikre göre, bir deprem sonunda yıkılmış olduÄŸundan, imparatorun oÄŸlu Konstantinos onu yeni baÅŸtan daha büyük ve süslü olarak yeniden inÅŸa ettirmiÅŸ ve 15 Åžubat 360′da açılışını yapmıştır. Basilika ÅŸeklinde ve üstü ahÅŸap bir çatı ile örtülü olduÄŸu tahmin edilen bu kilise, sarayın ve ÅŸehrin en büyük kilisesi olduÄŸundan, Megale Ekklesia (=Büyük Kilise) diye anılıyordu. Fakat daha sonraları, V. yüzyıldan baÅŸlayarak, “İlâhî Hikmef’in remzi sayılan “Hagia Sophia” adı ön plâna geçmiÅŸ ve bu ad bütün Bizans devri boyunca devam edip Osmanlılar zamanında Ayasofya ÅŸeklinde yaÅŸamıştır.

II. Konstantinos’un yaptırdığı kilise, devrin ünlü din adamlarından Patrik İoannes Khrysostomos’un sürgüne gönderilmesi üzerine baÅŸgösteren ayaklanmada (20 Haziran 404) yanıp harap olmuÅŸ; bunun yerine yeniden yapılan bina II. Theodosios devrinde (8 Ekim 415) tekrar halka açılmıştır.

II. Theodosios devrinde (532) Ocak ayının 13/14 gecesi, Hippodrom’da baÅŸlayan ve İustianos’un tahtını kaybetmesine sebep olacak derecede geniÅŸleyen bir ayaklanmada -Nika ayaklanması- ÅŸehrin büyük kısmı ateÅŸe verildiÄŸi sırada Ayasofya da yakılmıştır.

Büyük yangından kırk gün sonra temeli atılan binanın 27 Aralık 537′de açılış töreni yapılmıştır. Ancak 7 Mayıs 558′deki bir depremde büyük kubbenin doÄŸu tarafı yıkılmış, kilise onarılarak 2 Aralık 562′de tekrar açılmıştır.

Asıl kilisenin kapladığı alan kareye yakın bir dikdörtgen şeklindedir. Doğudaki.mihrap ile beraber iç yüzölçümü 80, 9 m. boy, (mihrapsız 74,8 m) ve 70 m enindedir. Bu geniş alanın orta kısmını 24,3m. yükseklikte dört büyük fil ayağına dayanan 33 m. çapında büyük bir kubbe örtmektedir. Kubbenin yerden yüksekliği 55,6 m., kendi iç yüksekliği de 13,8m. olup iskeleti tuğladan yapılmış 40 kaburgadan ibarettir. Bunların arasında üst tarafları kemer şeklinde olan 40 pencere vardır. Büyük fil ayaklarını birbirine bağlayan dört büyük kemerin -15,65m. yükseklikte- birleştikleri noktalarda üç köşeli birer pandantif meydana gelmiştir.

Binanın ağırlığını taşıyan sütunların sayısı 107 olup bunlardan 40 tanesi aşağıda, 67 tanesi de yukarıdadır. Sütunların çoğu verde antico denilen yeşil 66

renkli somaki mermerden bir kısmı da koyu viÅŸne renginde Mısır portfirindendir. Mermer kaplamaların üst kısımlarıyla bütün kemer, tonoz ve kubbeler mozaikle kaplıdır. Mozaiklerin haçlı ve insan figürlü olan kısımları evvelâ badana ve sonra 1847-1849′da yapılan onarmada, yaÄŸlı boya veya üç santimetre kalınlığında bir alçı tabakasıyla örtülmüştür. Bunlar 1932 yılından beri temizlenip meydana çıkarılmaktadır.

29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul’un fethi ile Ayasofya kilisesi de Osmanlıların eline geçmiÅŸ, Fatih ilk Cuma namazını burada kılmıştır. Osmanlıların Ayasofya’ya girdikleri zaman, bina içine sığınmış olan sivil halkı öldürdükleri ve Fatih’in içeriye atla girdiÄŸi gibi sonradan düşmanca birçok söylentiler ortaya çıkarılmışsa da, Fatih’in Ayasofya’nın içine yaya olarak girdiÄŸi muhakkak olduÄŸu gibi, Osmanlıların Ayasofya’ya giriÅŸini görenlerin hiçbirisi de, halkın öldürüldüğünden veya binaya karşı bir hürmetsizlikten bahsetmemiÅŸlerdir. Osmanlılar Ayasofya’ya karşı daima büyük bir ilgi ve saygı göstermiÅŸler ve yaptıkları ustaca onarımlar ve dayanak duvarlarıyla bu büyük anıtın günümüze kadar ayakta durabilmesini saÄŸlamışlardır.

Fatih’in emriyle Ayasofya Kilisesi’nin camiye çevrilmesi üzerine gerekli bazı deÄŸiÅŸiklikler yapılmış ve binanın esas yapısı olduÄŸu gibi korunmuÅŸ, hattâ insan figürlü mozaiklere de dokunulmamıştır. Bunların daha sonra, Kanunî devrinde, badana ile örtüldükleri anlaşılmaktadır. GüneydoÄŸudaki büyük dayanak duvarları Fatih devrinde yapıldığı gibi bu taraftaki tuÄŸla minarenin de -genel olarak- Fatih devrinden kalma olduÄŸu kabul edilmektedir. II. Bayezid devrinde kuzeybatı köşesindeki zarif ince minare, II. Selim devrinde de batı tarafındaki iki kalın minare Mimar Sinan eliyle yapılmıştır. III. Murat devrinde Mimar Sinan imparator Andronikos tarafından yaptırılmış olan payandaları yeniden örmek ve yeni dayanak duvarları eklemek suretiyle camii çökme tehlikesinden kurtarmıştır. Yine bu devirde imparator kapısının saÄŸ ve solunda -iç tarafta- Bergama’dan getirilmiÅŸ Hellenistik devir mahsulü iki büyük mermer küp yerleÅŸtirilmiÅŸ, büyük fil ayakları önünde görülen zarif müezzin mahfilleri yaptırılmıştır. Mihrabın iki tarafındaki iki büyük ÅŸamdan ise Kanunî Sultan Süleyman tarafından Budin’den getirilerek camiye vakfedilmiÅŸtir.

IV. Murat zamanında duvarları süsleyen âyetler Bıçakçızâde Mustafa Çelebi tarafından yazılmıştır.

Caminin güney galerisinin gerisinde, güzel bir parmaklık ile ayrılan duvarları İznik ve Kütahya çinileriyle süslenmiş olan kitaplık, I. Mahmut devrinde yapılmıştır; içinde pek kıymetli yazma kitaplar vardır.

Abdülmecit devrinde caminin içi ve dışı esaslı surette onarılmıştır. İsviçreli mimar Gaspar Fossati’nin sorumluluÄŸu altında iki yıl süren bu çalışmalar sırasında (1847-1849) büyük kubbe demir çemberlerle saÄŸlamlaÅŸtırılmış, tehlikeli bir ÅŸekilde eÄŸrilmiÅŸ olan 13 sütun düzeltilmiÅŸ, mozaikler açılarak bozuk olan kısımları onarıldıktan sonra haçlı ve insan figürlü olanların üzerleri kapatılmış, baÅŸka kısımları ise açık bırakılmıştır. III. Ahmet ve I. Mahmut devirlerinde deÄŸiÅŸiklikler gören Hünkâr mahfili bugünkü ÅŸekli almış, binanın dışı sıvanarak üzeri ÅŸimdi de mevcut olan kırmızı yollu sarı badana ile badanalanmış ve nihayet minarelerde gerekli onarımlar yapılmıştır. Binanın içinde ikinci kat galerileri hizasında duvarlara asılmış olan 7,5 m. çapındaki Çıharyar-ı güzin levhaları bu devirde kazasker hattat Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılmıştır (bunlardan evvelki levhaları hattat Teknecizade İbrahim Efendi yazmıştı). Büyük kubbenin içini süsleyen âyet de Mustafa İzzet Efendi’nin eseridir. Ayasofya’ya bitiÅŸik ve aralıklı olmak üzere gerek Bizans, gerekse Osmanlı devirlerinde yapılmış çeÅŸitli binalar vardır. Bizans devrinde yapılmış olanlardan büyük kısmı bugün ortadan kalkmıştır. Åžimdi bulunanlardan vaftishane (baptisterion) güney kapısının sağında (içinde Sultan Mustafa ve İbrahim yatmaktadır), yuvarlak planlı hazine dairesi kuzeybatıdadır.

Güney tarafındaki bahçede her biri ince birer sanat ve mimarlık eseri olan ve dış yüzleri mermerle kaplanmış bulunan padiÅŸah türbeleri yapılmıştır. Bunlardan en eskisi II. Selim türbesi olup Mimar Sinan’ın eseridir. Güney batısındaki türbe III. Murat’a ait olup, Mimar Davut AÄŸa tarafından yapılmıştır. Türbenin bitiÅŸiÄŸindeki küçük bina III. Mehmet’in tahta çıkar çıkmaz öldürttüğü küçük ÅŸehzadeler için yapılmıştır. Bahçenin doÄŸu tarafında ise III. Mehmet’in kendi türbesi bulunmaktadır. Bugün Ayasofya İstanbul’un eski eserler müzelerinden biridir.