‘Mimari ve Mühendislik’ Kategorisi için ArÅŸiv

Sultanahmet Camii

Cuma, 05 Ekim 2007

Sultan I. Ahmet tarafından Bizans Hipodromu’nun doÄŸu kenarı üzerinde mimar Sedefkâr Mehmet AÄŸa’ya yaptırılan cami. Sultanahmet adı ile anılan bu cami Osmanlı mimarlığının en büyük ve eri güzel eserlerinden biridir. Yapı 1609′da baÅŸlamış ve 1616′da bitmiÅŸtir.

Caminin önünde 28 sütunun taşıdığı 30 kubbeli revaklarla çevrili dörtgen ÅŸeklinde bir avlu vardır. Avlunun ortasında altı sütunlu ve altı köşeli ÅŸadırvan yer alır. Caminin 16 ÅŸerefesi vardır. Ana yapıyı kuÅŸatan dört büyük minare üçer ÅŸeref eli, ön cephesinin köşelerindeki diÄŸer iki büyük minare de ikiÅŸer ÅŸerefelidir. Orta kubbeyi dört yarım kubbe, yarım kubbelerin kendilerini ise daha küçük üçer yarım kubbe taşır. Kare ÅŸeklinde bir alanı örten büyük orta kubbe ile dört yarım kubbenin köşelerinde kalan boÅŸluklar zarif bir ÅŸekilde ufak kubbelerle doldurulmuÅŸtur. Sultanahmed Camisi, bu görünüşü ile Osmanlı camilerinin klasik örneÄŸi olan Åžehzade Camisi’ne ait planın daha büyük bir ölçüde uygulanmasıyla yapılmıştır. Caminin orta büyük kubbesi kareye çok yakın dörtgen bir plan üzerine kondurulmuÅŸtur. Sütunlar, daha önceki İstanbul camilerinde olduÄŸu gibi, çok köşeli olmayıp silindir ÅŸeklinde ve olukludur. Üç tarafta alçak sütunların taşıdığı bir galeri vardır. Duvarlar birinci kat kemerlerden üst pencerelere kadar mavi ve yeÅŸil süslerle bezeli beyaz çinilerle kaplıdır, îki ÅŸamdan arasındaki mihrapta Kabe’den gelme bir siyah taÅŸ bulunmaktadır.

Mehmet AÄŸa, Åžehzade Camisi’nin planını almakla dış kompozisyon bakımından ana çizgileri ile klasik örnek dışına çıkamamış, fakat yapının iç kısmına yeni bir anlam kazandırabilmiÅŸtir. Nitekim orta kubbenin taşınması iç kısımda çok daha baÅŸarılıdır. Büyük kubbeyi taşıyan dört sivri kemerle dört pandantif ve onları omuzlayan silindir ÅŸeklindeki dört kalın sütun ölçü ve çap bakımından Türk mimarlığının ince ve olgun zevkinin güzel bir örneÄŸini verir.

Sultan I. Ahmet Camii’ndeki çiniler çeÅŸit ve sayı bakımından Topkapı Sarayı’ndan sonra İstanbul yazıları Ahmet Kasım tarafından yazılmıştır.

Rumeli Hisarı

Cuma, 05 Ekim 2007

İstanbul’da, BoÄŸaziçi’nde, Avrupa yakasında bulunan bir hisar. Fatih’in İstanbul kuÅŸatması için bir ön tedbir olarak yaptırdığı bu hisar, Yenihisar, Yenice Hisar, BoÄŸazkesen Hisarı, Yeni Kale, Güzel Hisar, BaÅŸkesen Hisarı gibi adlar da almıştır. Daha önce Yıldırım Bayezid’in Anadolu yakasında yaptırdığı hisarın (Akça Hisarı, Güzelce Hisar, Yeni Kale, Anadolu Hisarı) tam karşısında, BoÄŸaz’ın en dar yerinde yapılan Rumeli Hisarı’nın yeri daha önce Hamaiyon diye anılıyordu. Fatih, Bizans’a Karadeniz yolu ile gelecek her hangi bir yardımı engellemek için bu hisarı yaptırmaya giriÅŸtiÄŸinde Bizans İmparatoru buna tepki göstermiÅŸti. Fakat Fatih bu toprakların Cenovalılara ait olduÄŸunu ve bu hisarı, ticaret gemilerini korsanlardan korumak için yaptırdığını bildirmiÅŸti. Böylece siyasî engelleri ortadan kaldıran Fatih, hisarın inÅŸa hazırlıklarına 1452 kışında baÅŸladı. İşçi ve ustalarla inÅŸaat malzemesi, Anadolu ve Trakya’dan getirilmiÅŸ, çevredeki eski yapılardan da yararlanılmıştır. Kıyıda toplanan bu malzemeyi ve çalışanları güvence altına almak için önce kıyıdaki Halil PaÅŸa burcunu yaptırıldı. 21 Mart 1452′den itiba ren de inÅŸaata bizzat Fatih nezaret etti. Hisar mimarı mimar Müslihüddin olduÄŸu halde, Fatih’in gerek planın hazırlanmasında, gerek kulelerin, mazgalların, kapıların yerlerinin tesbitinde görüşleri esas alınmıştır. Halil PaÅŸa burcundan sonra sırtta, saÄŸ yanda Sanıca PaÅŸa burcu, sol yanda da ZaÄŸanos PaÅŸa burcu yaptırılmış ve ara yerde germe denilen duvarlar örülmüştür, inÅŸaat süresince 1.000 kadar usta, 3-4 veya 5-6 bin kadar işçi çalıştırılmış ve bu dönem içinde çok sıkı inzibatî tedbirler alınmıştı. Esasen işçi ve usta takımları, kadıları ile birlikte getirilmiÅŸler, suç iÅŸleyenlere ağır cezaların uyulanacağı, iÅŸini süratle bitirenlerin de mükâfatlandırılacağı ilân edilmiÅŸtir. 2.000 m. uzunluktaki Rumeli Hisarı 4 aylık bir çalışmadan sonra AÄŸustos 1452′de tamamlandı. Hisara 400 yeniçeri ile ilk atanan dizdar Firuz AÄŸa’dır. Hisar kuvvetli toplarla da donatıldı.

İlk kez 10 Kasımda Karadeniz’den gelen 2 Venedik gemisine ateÅŸ açıldı. 26 Kasımda ise Anatonia Rizo’nun süvarilik ettiÄŸi gemi batırıldı. 2 Aralıkta da bir Trabzon gemisi güçlükle bu ateÅŸ barikatını aÅŸabildi. Hisarın böylece tasarlanan görevi yapabileceÄŸi anlaşılmış oldu. İstanbul’un fethinden sonra fazla askerî önemi kalmadığı için siyasî ve askerî suçlular için bir hapishane olarak kullanılmaya baÅŸlanmıştır. XVII. yüzyılda Rumeli Hisarı dört kapılı küçük bir kale idi. Duvarları arazinin engebelerine göre 5-3 m. arasında deÄŸiÅŸen bir kalınlıkta idi. Üç büyük burçtan baÅŸka küçük kuleleri de vardı. Kulelerin içi ahÅŸap olup, her katta bir ocak bulunuyordu. Hisarın içinde dizdar ve nöbetçi yeniçerileri evlerinden baÅŸka Fatih’in yaptırdığı bir mescit, mescidin altında bir sarnıç ve iki de çeÅŸme vardı.

1509 depreminde hasar gören hisar hemen tamir edilmiÅŸtir. 1746′da bir yangın geçiren Rumeli Hisarı, en son II. Selim zamanında onarılmış ve ondan sonra kendi haline bırakılmıştır.

Fatih Kanunnâmesi’ne göre Rumeli Hisarı’nda yatsı namazından sonra ve sabah namazından önce iki defa nevbet vurulması gerekirdi. Cuma ve bayram günleri hisara bayrak çekilmesi ve padiÅŸahlar BoÄŸaz’da gezintiye çıktıkları zaman hisar önünden geçerlerken topla selâmlanmaları da kanun gereÄŸi idi. Hisar’dan dizdar ile hisar ustası unvanını taşıyan subaylar sorumlu idiler. Kalebend yeniçerilerin ceza mahalli olan hisar aynı zamanda ölüme mahkum yeniçerilerin infaz yeri idi. Suçlu, hisar muhafızları tarafından gece yarısı boÄŸulur, ayağına gülle baÄŸlanıp denize atılır ve infazın yapıldığı bir top atışı ile duyurulurdu. Rumeli Hisarı XVII. yüzyıl başından itibaren çevresinde kurulan mahallelerle ÅŸirin bir semt olmuÅŸtu. Kurulan köşkler ve evler bir iki mahalleyi teÅŸkil ediyordu.

Sultan Aziz zamanında burada bir saray yaptırılması veya Amerikan koleji idaresinin isteği üzerine manzarayı kapattığı için hisarın bir kısım duvar ve kulelerinin yıktırılmasına karar verilmişken, yıkım işçilerini bastonuyla kovalayıp kaçırması üzerine Ahmet Vefik Paşa o günlerde halk arasında büyük ün yapmış ve hükümet de yıkım kararından vazgeçmiştir.

1917′de Rumeli Hisarı’nın deniz müzesi haline getirilmesine dair bir tasarı hazırlandı ve iÅŸ bir Alman firmasına ihale edildi. Ne var ki az sonra Osmanlı Devleti Mondros Mütarekesi ile yeni bir buhrana girince, 1918′de bu tasarıdan vazgeçildi. 1953′de Hisar’ın onarımı tekrar ele alınarak bu günkü ÅŸekliyle yapı kurtarılmış oldu. Kale içi mahallesi de istimlak edilerek hisar bütünüyle müze haline getirildi. Ayrıca avluda yaptırılan açık hava tiyatrosu ile yapıya yeni bir iÅŸlerlik de kazandırılmış oldu.

İmrahor Kasrı

Cuma, 05 Ekim 2007

İstanbul’da Kâğıthane deresi kıyısında yapılmış olan kasır. Bu kasır Lale Devri’nde büyük bir ün kazanmış olan Sadabat Sarayı’nın biraz ilerisinde kurulmuÅŸtur.

Osmanlılarda, Kâğıthane deresinin iki yanındaki düzlük, yılın bazı aylarında sarayın has ahırındaki atların otlaması için kullanıldığından, buradaki ahırların yakınında, 1589-1590 yıllarında ilk İmrahor Kasrı’nın yaptırıldığı tahmin edilmektedir. XVIII. yüzyılda bazı yabancı seyahatnamelerde İmrahor Kasrı’na “Büyük İmrahor Kasrı” denmekte idi. Osmanlı tarihi boyunca bir önceki yıkılıp yerine bir baÅŸkası yaptırılmak suretiyle İmrahor Kasrı hatırası ve adı yaÅŸatılmıştır.

XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Kâğıthane deresi kıyılarındaki saray ve diğer yapılar hassa kalfası Balyan tarafından yenilenirken İmrahor Kasrı da, yeni zevklere göre onarılmıştı. Etrafındaki çayırlı düzlük ise bir mesire yeri olmuş ve buna îmrahor veya Mirahur Mesiresi adı verilmiştir. Kasır, düzgün mermer ve demir parmaklıklı bir duvarla çevrili bahçe içinde idi. Bu son îmrahor Kasrı, kagir bir temel üzerine oturan ahşap iki kattan ve bir de çatı katından meydana geliyordu. Dar yan cephelerinde dışarıya taşan yarım yuvarlak çıkmalarda, yukarı çıkışı sağlayan merdivenler vardı. Dere ile yola bakan geniş kısımlarında ise altta birer veranda, bunların üstlerinde de balkonlar bulunuyordu.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’da hâkim olan zevki göstermesi bakımından ilgi çekici bir eserdir. Osmanlıların son devrine kadar bakımlı ve içi döşeli olan bu kasır, daha sonraları bakımsız kalmış ve 1940′a kadar harap bir halde bırakılmıştır. Bu tarihten sonra yerine askeri yapılar inÅŸa edilmiÅŸtir.

Harem

Cuma, 05 Ekim 2007

Osmanlılarda, saray, konak veya büyük evlerde yalnız kadınların cariyelerin odalıkların oturmaları için ayrılmış kısma verilen ad. Buna “harem dairesi” de denir. Harem, girilmesi yasak olan yer anlamına geldiÄŸi için, kadınların ikâmet ettikleri daireye ve bizzat kadınlara da bu isim verilir.

Halife, sultan, emir ve zenginlerin haremi nikahlı kadınlar, cariyeler, odalıklardan (müstefreÅŸeler), esir kadınlar, harem aÄŸaları, kahyalardan meydana gelirdi. Harem halkını meydana getiren kadınlar, Harem-i Hümâyûn’dan ancak belli günlerde aile ziyareti, hamam gibi konular dolayısıyla ayrılırlardı. Bu dairedeki kadınlar siyah hadım aÄŸalarının koruyuculuÄŸu altında idiler. Sarayın kadınlar kısmından baÅŸka Enderun kısmına da “Harem-i Hümâyûn” denilirdi. ÇeÅŸitli ırklardan güzel ve seçme kadınları içine alan sarayın harem dairesi, İstanbul Gümrük Emini vasıtasıyla satın alınan sultanlar, Kırım Hanı ve valilerin takdim ettikleri seçme kadınlardan meydana geliyordu. Bunlar saray usul ve terbiyesine göre yetiÅŸtirilip padiÅŸahın kadınları arasına girerlerdi.

Hür bir kadınla nikah yapan sultan, bu esir kadınlar arasında “müstefreÅŸe” adı altında genellikle dört tanesini seçerdi. Bu kadınlar sultana erkek çocuk doÄŸururlarsa özel bir itibar görürlerdi. PadiÅŸaha bir erkek evlat veren ilk kadın “Haseki Sultan (gözde)” ismini alırdı. EÄŸer bunun oÄŸlu tahta çıkarsa kendisi “Valide Sultan” olurdu. Nikahsız olarak sultan yanında bulunan fakat “kadın” mevkiine yükselemeyen diÄŸerlerine “odalık” adı verilirdi. Haremin baÅŸkanı “KızlaraÄŸası” denilen siyah bir hadım idi.

Feriye Sarayı

Cuma, 05 Ekim 2007

İstanbul’da, BeÅŸiktaÅŸ ile Ortaköy arasında üç kısımdan meydana gelen sarayların eski adı. Bu saraylarda kışlık dairesi bulunmayan ve padiÅŸahın uygun gördüğü hanedan mensupları otururdu. Arka taraftaki dairelerin birinde bir süre Åžehzade Abdülhalim Efendi oturmuÅŸtu. Sultan Abdülaziz tahttan indirildikten sonra Topkapı Sarayı’nda birkaç gün kalmış ve V. Murat’ın emriyle Feriye Sarayı’na nakledilmiÅŸti. Abdülaziz’in 3 Haziran 1876′da burada intihar ettiÄŸi söylenmektedir. Bugün bu binaları KabataÅŸ ve Galatasaray Lisesi’nin ilk öğrenim bölümleri kullanmaktadır.

Edirne Sarayı

Cuma, 05 Ekim 2007

Biri İstanbul’da, diÄŸeri Edirne’de yaptırılan iki saray. Eski Saray(İstanbul)

İstanbul’da yaptırılan Eski Saray, bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binasının bulunduÄŸu yerde Fatih Sultan Mehmet tarafından, 1454-1457 yıllan arasında yaptırılan saraydır.

Bu saray geniÅŸ bir alam kaplamakta idi. Yapılarının bir kısmı Süleymaniye Camii yapılırken yıkılmış ve yerine de 1866′da eski Seraskerlik Dairesi (bugünkü üniversite merkezi binası) yapılmıştır.

Kaynaklara göre sarayı çevreleyen surların üzerinde kule bulunmadığı dört kapısının olduğu bunlardan birinin haremağalarının kontrolü altında ve daima açık tutulduğu, diğer kapının ise kapalı bulunduğu bilinmektedir.

Yeni Saray yaptırıldıktan sonra bu saray ölen hükümdarların kızları, kadınları, anneleri, cariyeleri ve gözdelerine ayrılmış, bunların hizmetleri için de çok sayıda haremaÄŸası, kapıaÄŸası, kapıcı, baltacı gibi görevliler konulmuÅŸtu. Hükümdarlar yılın belirli günlerinde Eski Saray’a gelir, buradakilerle bayramlaşır; bazı oyun ve eÄŸlenceleri seyrederlerdi.

IV. Murat devrinde, 1625-1632 yılları arasında onaylanan bu sarayın çeÅŸitli tarihlerde birçok yangın geçirmiÅŸ olduÄŸu anlaşılmaktadır. III. Selim devrin de harem aÄŸalan bölümünde, 1793′de de saray için deki helvahane ve aşçı ocaklarında büyük yangınlar çıkmış ve saray kullanılamaz hale gelmiÅŸtir. Eski Saray’ın yapılarından bugün iz yoktur.

Eski Saray (Saray-ı Atik) (Edirne)

I. Murat tarafından Edirne’nin alınışından sonra, 1366 yılında, kale dışında yaptırıldı. Yeri kesin olarak bilinmeyen bu sarayın Selimhan Camiî yakınında Kavak meydanında olduÄŸu tahmin edilmektedir.

Musa Çelebi bu sarayı büyüterek yüksek duvarlarla çevirmiÅŸti. II. Murat, Edirne’de en çok oturan ve bu saraya en çok ilâveler yaptıran padiÅŸah olmuÅŸtur. Bu saraya Kanunî Sultan Süleyman da birçok yeni ekler yaptırmış; IV. Mehmet, Muhasip Mustafa PaÅŸa ile evlendirdiÄŸi kızı Hatice Sultan’a Eski Saray’ı ayırmıştı. Bu zamandan sonra Hatice Sultan Sarayı olarak da söylenmiÅŸtir. 1870 yılında Askerî İdadî’nin yanması üzerine, saray hükümete hediye edilmiÅŸ ve böylece uzun süre Saray-ı Atik’in arsasında Askerî İdadî Mektebi olarak kullanılan bina yapılmıştır.

Edirne Sarayı

Cuma, 05 Ekim 2007

Edirne’de, II. Murat zamanında, 1450 yıllarında inÅŸasına baÅŸlanmış ve Fatih Sultan Mehmet zamanında tamamlanmıştır. Tunca Sarayı, Hünkâr Bahçesi Sarayı, Edirne Saray-ı Hümâyûn’u gibi çeÅŸitli isimler alınıştır.

Bu sarayın bulunduÄŸu yerde Edirne’nin fethinden önce bir bahçe ile av köşkü bulunmaktaydı. Yeni saray, ÅŸehrin dışında, kuzey yönünde, Tunca ırmağının batısında olup geniÅŸ bir düzlükte kurulmuÅŸtu. İlk inÅŸaatı, 1454 yılında tamamlanan Edirne Sarayı’nda Bâb-ı Hümâyûn, Alay Meydanı, Matba-ı Âmire, Bâbü’s-saâde, Arz Odası, Cihannümâ Kasrı, Kum Kasrı, Harem-i Hümâyûn ve Enderun bölümleri bulunmakta idi. Kanunî devrine kadar bu saraya yeni bir ilâve yaptırılmadı. Bu padiÅŸah Bostancıbaşı Hayrettin AÄŸa eliyle saraya yeni yapılar ekletmiÅŸ, Tekke kapısını açtırarak bir de Sultan Süleyman Köprüsü’nü yaptırmıştı.

Edirne’nin su ihtiyacı için getirtilen Haseki suyundan saraya da getirilmiÅŸ ve bu suyu terazilemek için yapılan mahsenlerin üstüne birer de köşk kondurulmuÅŸtu. Bunlardan birine Terazi Kasrı, ötekine de Adalet Kasrı adı verilmiÅŸti. III. Selim Mamak Kasrı’nı, I. Ahmet ise Sırık Meydanı önünde aynı isimle bilinen köşkü ve mescidi yaptırdı ve bayram ÅŸenliklerinin bu köşk önünde kutlanması alışkanlık oldu.

II. Osman,sarayın bahçelerini Sultan Bayezid Camii’ne kadar geniÅŸletti. Ayrıca Bayırbahçe Köşkü’nü yaptırdı. Ancak IV. Mehmet zamanında Edirne Sarayı, yeniden yapılmış gibi büyük bir geliÅŸme gösterdi. Alay Köşkü, Bülbül, DeÄŸirmen, Sepetçi, Iydiye kasırları onun zamanında yapıldığı gibi Valide Turhan Sultan da Tunca ırmağının yatağını deÄŸiÅŸtirerek bu arazi üstünde Åžikâr Kasrı ile Dolmabahçe Köşkü’nü yaptırdı. Bu köşkün önünde bir de Åžehsuvar adı verilen havuz vardı.

II. Mustafa zamanında ise, Valide dairesi geniÅŸletilmiÅŸ ve Aynalı Köşk saray çevresine eklenmiÅŸti. III. Ahmet bir süre bu sarayda kalmış, fakat saraya bir yemlik getirememiÅŸtir. 1718 yılından sonra terk edilen saray, 1757′de onarılmak istenmiÅŸse de uygulanamamıştı.

1829 yılında Edirne’ye giren Ruslar bu sarayda ordugâhlarını kurmuÅŸlar ve bu olay saray ve çevresinin bozulmasına yol açmıştı. Sarayın ilk onarımı 1867 yılında HurÅŸid PaÅŸa tarafından gerçekleÅŸmiÅŸti. Fakat 1878 yılında ÅŸehrin Ruslar tarafından ikinci defa iÅŸgali sırasında saray büyük bir yangınla harap olmuÅŸtu. Edirne Türk idaresine kavuÅŸunca sarayın geriye kalan kısımlarının bakımı ile ilgilenilmemiÅŸ, Terazi ve Adalet kasırları yıktırılıp,bazı bölümleri saray malzemesi meraklılarına armaÄŸan edilmiÅŸti. Balkan Savaşı da bu sarayın çökmesine yardımcı olmuÅŸ, Tanzimat’tan sonra sarayın bahçeleri halka mesire yeri olarak açılmış, MeÅŸrutiyet’ten sonra ise saray arazisi ÅŸehrin belediyesine verilmiÅŸti.

Dolmabahçe Sarayı

Cuma, 05 Ekim 2007

Yapımı 1842′de Abdülmecit’in kararıyla baÅŸlayan BeÅŸiktaÅŸ ile KabataÅŸ arasındaki saray.Sarayın bulunduÄŸu kısım evvelce körfez olup sefere çıkmadan önce kaptan paÅŸalar burada demirlerler ve ayrılık yemeÄŸini burada verirlerdi. Koy’un gerisinde ise II. Bayezid zamanında padiÅŸahlara geçen ÇaÄŸala PaÅŸa Yalısı ile II. Selim (1566-1574) devrinde yapılan bir kasır (ÅŸimdiki Bayıldım Köşkü) vardı.

I. Ahmet (1603-1617) zamanında, bu körfezin gerisinde ÅŸimdiki İnönü Stadyumu yerindeki tepenin toprakları 1614′den itibaren taşıttırılarak denizin doldurulmasına baÅŸlanmış ve bu iÅŸ ancak II. Osman (1618-1622) zamanında bitirilmiÅŸtir.

Bir süre Mirî Bahçe (padiÅŸah mesiresi) olarak kullanılmıştır. Dolmabahçe adı buradan gelir. İşte Dolmabahçe’deki kasır ve sarayların yapımı bundan  sonradır. Önce Çinili Köşk denen bir kasır, XVIII. yüzyıl ortasında da BeÅŸiktaÅŸ Sarayı denen büyük ve ahÅŸap bir saray yaptırıldı. En parlak devrini III. Selim (1789-1807) devrinde yaÅŸayan bu sarayda Sultan Abdülmecit tarafından yıktırılarak, Hacı Emin PaÅŸa baÅŸkanlığında mimari bir topluluk tarafından hazırlanan plana göre 1842 tarihinde Dolmabahçe Sarayı’nın yapımına baÅŸlandı. Yapı mimarı Serkis Karabet Balyan Kalfa idi. 1852 yılında yapımı tamamlanmıştır.

Sarayın dış duvarları küfekî taşı ile yapılmıştır. Çatısı kurÅŸunla kaplıdır. Oda ve hamamlarında kullanılan çeÅŸitli renklerdeki somaki mermerleri ise, Marmara Adası’ndan getirtilmiÅŸtir. Sarayın dış kısmı iÅŸlenmiÅŸ dal ve çiçeklerle süslü olup sade ise de, özellikle içi çok süslüdür. Bu iç süslemeleri İtalyan ve Fransız ressamları tarafından yapılmıştır. Dekorasyon ise yine bir Fransız olan M.Sechan’ın elinden çıkmıştır. Bu bakımdan özellikle içerisi bir Fransız sarayını, meselâ Versaile’ı hatırlatmaktadır. Bu özellikleri ile Osmanlı mimarisinde Batı etkisinin önemli örneÄŸini oluÅŸturur.

Dolmabahçe Sarayı’nın kapladığı saha yaklaşık 200.000 m2′dir. Bodrum, zemin ve l.kat olmak üzere üç katlıdır.

Sarayın 285 odası, 18′i büyük olmak üzere 43 salonu, 6  hamamı ve 9 banyosu     vardır.

Dolmabahçe Sarayı’nda yaÅŸayan padiÅŸahlar:

1-Abdülmecit, 1855′den 1861 yılına kadar.

2-Abdülaziz, 1861′den 30.5.1876 tarihine kadar,

3-V.Murat 30.5.1876′dan31.8.1876′ya kadar,

4-II.Abdülhamit, 31.8.1876 tarihinden itibaren 236 gün,

5-V.Mehmet ReÅŸat 27.4.1909′dan 3.7.1918′e kadar,

6-VI. Mehmet (Vahdeddin), kısa bir süre ikamet etmiştir.

Cellat çeşmesi

Cuma, 05 Ekim 2007

Topkapı Sarayı içinde Çizme Kapı denilen bölgeden Ortakapı denilen yere kadar uzanan duvarın önünde olan çeşmeye verilen adı. Bu çeşmeye Siyaset Çeşmesi adı da verilirdi. Siyasetten idama mahkum olanlar bu çeşmenin yalağı içinde kesildiklerinden çeşmeye bu ad verilmişti. Cellad idam hükmünü yerine getirdikten sonra ellerini, satırım, bıçaklarını bu çeşmede yıkardı.

Caber kalesi

Cuma, 05 Ekim 2007

Kuzey Suriye’de,  Fırat ırmağının sol  kıyısında, eski bir kale harabesi ve Rakka’dan Balis’e uzanan yol üzerindeki konak yeri. Câber Kalesi bugünkü Rakka ÅŸehrinin batısında, Fırat’ın saÄŸ yakasındaki Sıffîn’in karşısında ve Halep’in güneydoÄŸusunda bulunur. Kalenin Osmanlılar açısından önemi, Osman Bey’in büyük babası Süleyman Åžah’in mezarının burada bulunmasındandır. İslâmlıktan önce ve İslâmlığın baÅŸlangıcı sırasında buraya Davsara, Arap coÄŸrafyacılarınca da Devser adı verilmiÅŸtir.

Osmanlı vak’a nüvislerine göre Câber Kalesi Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’in büyük babası olan ve Fırat nehrini geçerken boÄŸulan Süleyman Åžah’in gömüldüğü yerdir. Burada Süleyman Åžah’a ait olduÄŸu söylenen türbe II. Abdülhamit tarafından yeniden yaptırılmıştır. Osmanlı Devleti zamanında Câber Kalesi Rakka kazasına baÄŸlı bir bucak merkezi idi. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin yenilmesi üzerine önce 1918 yılında İngiliz kuvvetleri tarafından iÅŸgal edilmiÅŸ, sonra Fransız mandası altına giren Suriye Devleti sınırları içinde kalmıştı. 20 Kasım 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti ile Fransız hükümeti, arasında imzalanan antlaÅŸma gereÄŸince Sultan Osman’ın büyük babası Süleyman Åžah’ın Câber Kalesi’nde bulunan ve Türk mezarı adı ile tanınan kabri müştemilâtı ile beraber Türkiye’ye verilmiÅŸ ve “orada muhafızlar bulundurmak ve bayrağını çekmek hakkı” tanınmıştır.