‘Türk Tarihinde Sanat’ Kategorisi için ArÅŸiv

Sefaretname

PerÅŸembe, 04 Ekim 2007

Osmanlı İmparatorluÄŸu’nda, yabancı ülkelere gönderilen elçilerin, gittikleri ülkelerde gördükleri, yaptıklarını anlatan eser. Özellikle Osmanlılar, III. Selim dönemine kadar, yabancı ülkelerde daimî elçilikleri olmadığından,  padiÅŸahların tahta çıkışlarım bildirmek, antlaÅŸma yapmak gibi görevlerin yerine getirilmesi için gönderilen elçiler, dönünce, durumu bir sefâretnâme ile padiÅŸaha sunarlardı.

Salname

PerÅŸembe, 04 Ekim 2007

Osmanlı Devleti’nde bir yıllık olayları göstermek amacıyla hazırlanan eser. Osmanlı tarihi, teÅŸkilâtı, biyografileri, coÄŸrafyasıyla ilgili ilk salname 1263 (1847) yılında Ahmet Vefik Efendi tarafından, Hayrullah ve Ahmet Cevdet efendilerin yardımları ve sadrazam Büyük ReÅŸid PaÅŸa’nın emri ile yayınlanmıştır. Salnameler, gittikçe gerek sahife sayısı, gerek boy bakımından, büyümüşler; küçük punto harflerle yazılan bin sayfalık eserler haline gelmiÅŸlerdir. Osmanlı Devleti’nin bütün memurları, rütbe ve niÅŸanları ile bu eserlerde gösterilmiÅŸtir. 1297 (1880) yılına ait 35. cilt, litografya tekniÄŸiyle basılan son Salname’dir. Sonrakiler matbaa harfleriyle basılmıştır. 1888′den itibaren Sicill-i Ahvâl-i Memurin dairesince, bütün devlet ünitelerinde resmî bilgiler bir araya getirilerek tanzim edilmeye baÅŸlamıştır. Salnamelerin ikinci Abdülhamit devrinde çıkanları en mükemmelleridir. Yalnız 1908′den öncekilerde hanedana ve yabancı hanedanlara ait bilgiler alınmamıştır. Bu devlet salnameleri dışında yine resmî nezâret ve vilâyet salnameleri de vardı. Ayrıca SeraskerliÄŸin çıkardığı 17 ciltlik Salnâme-i Askerî, 4 ciltlik Salnâme-i Nezâret-i Hâriciyye 17 ciltlik Salnâme-i Bahrî, Maârif nezâreti salnamesi, ticâret, nâfia,mâliye nezâretleri salnameleri ve 1916 yılında, heyetin hazırladığı İlmiyye salnameleri önemlidir.

Bunların dışında Husûsî salnameler de pek çoktur, ilki Ali Suavî Efendi’nin 1871′de yayınladığı Türkiye salnamesi ve Ebüzziyâ Tevfik Bey’in yayınladığı Salnâme-i Ebü’z-Ziyâsıdır.

Hat sanatı

PerÅŸembe, 04 Ekim 2007

Güzel yazı yazma sanatı. DoÄŸu ülkelerine has bir sanat koludur. İslâm estetiÄŸinin   geliÅŸtirdiÄŸi   DoÄŸu   kültürünün ürünüdür. “Yazı” kavramı ile kutsal kitap “Kur’ân” arasında kurulan bir özdeÅŸlikten kaynaklanan ve yazıyı güzelleÅŸtirmeye yönelik bir uygulamadır. Yazı iÅŸini baÅŸlı başına bir sanat haline getiren Osmanlılar arasında bu konuyla ilgili her yenilik hürmetle benimsenmiÅŸ, divanı, celî divanî, siyakat gibi yazı türleri camilerde, kitap yazımında süslemede özenle kullanılmıştır.

Osmanlı sanatının en büyük ustası Amasyalı, Åžeyh Hamdullah (1436-1520) ÅŸehzadeliÄŸi sırasında, II. Bayezid’e yazı dersleri vermiÅŸ, Bayezid’in teÅŸvikiyle denemelere giriÅŸerek, uzun bir çalışma sonunda ortaya koyduÄŸu 6 çeÅŸit örnekle, kullanılan yazıya ilk büyük yeniliÄŸi getirmiÅŸtir. Aynı zamanda çağının ünlü ok atıcılarından olan Åžeyh Hamdullah, kendisinden sonra gelenlerce örnek hattat kabul edilmiÅŸ ve koyduÄŸu kurallar 500 yıl süreyle geçerli olmuÅŸtur. Åžeyh Hamdullah 1000 kadar En’am ve dua kitabıyla 47 Kur’ân yapmıştır.

Åžeyh Hamdullah zamanında yaÅŸamış ve süslemenin en güzel örneklerini vermiÅŸ olan Ahmet Karahisarî de büyük bir hattattır. Süleymaniye Camii’nin yazılarını iÅŸlemiÅŸ, ayrıca Hırka-i Saadet için yazılan ve sanat deÄŸeri eÅŸsiz olan büyük boy Kurân’ı meydana getirmiÅŸtir.Bu eser halen Topkapı Sarayı Müzesi’ndedir.

Åžeyh Hamdullah’tan 150 yıl sonra yaÅŸayan Hafız Osman’ın hat sanatında bütün Müslüman ülkelere ün salmış ayrı bir okulu vardır. Ondan sonra gelen Mustafa Rakım da büyük bir hattattır. PadiÅŸah tuÄŸraları, Rakım’ın eseridir. Ayrıca Mahmut Celaleddin, Yesarî Mehmet İzzet oÄŸlu Yesarîzade Mustafa İzzet, Kazasker Mustafa İzzet, öğrencisi Åžefik Bey ve ondan sonra gelen Sami Bey büyük hattatlar arasında yer alırlar.

Hattın,   en  küçük   örneÄŸine   “hürde”   (küçük), “gubârî” (toza benzeyen, toz kadar küçük yazı) veya ‘”hafi” (gizli) adı verilir. Hürde yazı ile yazılan eserler çok azdır. Zaten bu derece küçük yazıda sanat göstermek zor, hattâ yok gibidir. Hat serçe parmağı kadar kalın olursa ona “hattın celisi” (aÅŸikâr) adı verilir. Yalnız divanînin celisi, divanîden biraz farklıdır. Pirinç tanesi üzerinde Fatiha sûresini yazan hattatlar çıkmıştır. Bu Gubârî hattına örnektir. Ayasofya Camii’nin levhalarını yazan Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin eserleri de hattın en güzel örneklerinden sayılır.

Hattat:

Hat sanatıyla uğraşanlara verilen ad. Eski sanatlarımızdan olan hattatlık kökleşmiş bir üslûba ve geleneğe dayanan ve sürekli kendini geliştiren bir sanat dalıdır.

Hüsnühat öğrenimine mahalle mektebinden baÅŸla -nır, çocukların kabiliyetleri, rik’a, sülüs, nesih gibi çeÅŸitli yazılar yazdırılarak geliÅŸtirilmiÅŸtir. Yazı öğrenmek için bir ustaya baÅŸvurulunca, usta öğrencisine çalışmasından örnek almak üzere yazdığı satıra “meÅŸk”, yazı öğrenmeye de “meÅŸk almak” öğretmeye de “meÅŸk vermek” veya “meÅŸk etmek” denir.

Öğrencileri yetiştirmek açısından hattatlar üç gruba ayrılır:

l)Meşk hocası

2)Eser vermekle uÄŸraÅŸan hattatlar

3)Öğrenci yetiştiren, eser veren hattatlar.

Hattatlık bazı kurallara bağlı idi. Hattat olacak bir kişi, ustasının yazılı izni yani icazetnamesi olmadıkça eserlerinin altına imzasını koyamazdı.

MeÅŸklerde, sülüs ve nesih yazılan, bazen ayn, genellikle de beraber olarak aynı usta tarafından verilirdi. Asıl adı “rik’a” olan hatt-ı icaze de (icazet yazısı) bu arada öğretilirdi.

Tâlîk ise ayrıca öğrenilirdi ve hocası ayrı idi. TuÄŸra, divanî, dışarıda kullanma yeri olmadığından Divan-ı Hümâyûn’da öğrenilirdi. Rik’a da sanat yazısı niteliÄŸini taşımadığından el yazısı olarak önce mekteplerde, sonra da devlet dairelerinde öğrenilirdi. Bundan sonra öğrenciler, hattatlık unvanım almaya hak kazanınca bir icazet cemiyeti kurulurdu. Bir camide yapılan merasimde, yeni hattatın tezhip edilmiÅŸ yazısı, zamanın hat üstatlarından meydana gelen bir hat jürisine sunulurdu. Bu hattatlardan bazıları, asıl hocanın izin yazısının yanında kendilerine ayrılan yerde, ayrı ayrı bu icazeti onaylama ve yeni meslektaÅŸlarını tebrik ettiklerini bildirilerdi. Bunlara Arapça yazı yazdırırlardı. Buna “icazet tasdiki” denirdi.

Son devirde hattat yetiÅŸtirmek amacıyla Medrese-tü’l-hattatîn adında bir okul 31 Mayıs 1914′te açıldı. Medreselerin kapatılmasından sonra Hattat Mektebi adıyla faaliyet gösteren bu kuruluÅŸ, yeni harflerin 1928′de kabulü ile hüsnühat öğrenimine son verdi.