Akçe

11 Ekim 2007

Osmanlı Devleti’nde gümüş sikkeye verilen addır; İsfahan Selçuklularında da aynı adla para kestirilmiştir. İlk defa olarak Orhan Bey’in cülusunun üçüncü senesinde H. 727/M. 1327′de hükümdarlık alâmeti olarak Bursa’da akçe yani gümüş sikke kestirilmiştir. Bu sikkenin bir tarafında kelime-i şahadet ile ilk Müslüman halifeleri olan Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin isimleri, diğer tarafında Orhan, Osman ve basıldığı yeri gösteren Bursa ismi ve daha altında da siyakat rakamı ile üç adedi ve kenarlarında da paranın basıldığı H. 727 senesi ve bir de Osmanlıların mensup oldukları Kayı boyu damgası vardır (C.l, s. 125).

Akçelere ilk tuğra Süleyman Çelebi adına basılan sikkelere kondu ve II. Mustafa’ya kadar devam etti. Çelebi Sultan Mehmet zamanında han ve sultan unvanları da akçelere eklendi. Son Osmanlı akçelerine kadar devam eden Azze nasrahu ibaresi de ilk defa bu devirde kullanıldı.

İlk Osmanlı akçesi 1/4 mıskal olarak, 6 kırat veznindedir. Sultan Fatih Mehmet zamanında vezin 5.4 kırat, II. Bayezid zamanında 3.5 kırat, II. Murat zamanında 2.5 kırat, I. Ahmet zamanında 1.5 kırata kadar düşmüştür. Düşük kıratlı akçeler asker ve

halk arasında büyük kargaşalara sebep oldu ve II. Osman devrinde bu akçeler toplatıldı. Kıratı düşük akçeler yerine ceyyidü’l-ayar adı verilen yeni akçeler basıldı. Yine aynı dönemde Onluk Osmanlı adıyla 1 dirhem vezninde akçeler kestirildi. Ayrıca bu dönemde para adıyla ilk defa 5.5 kırat vezninde 4 akçelik gümüş sikke darbolundu. II. Süleyman zamanında akçe usulü terk edilerek kuruş sistemi kabul edildi (1687).

Kuruş sisteminde bir kuruş 40 para, bir para üç akçe, bir akçe üç pul idi.

XV. yüzyıldan itibaren akçe nakit, yani para karşılığı olarak kullanılmıştır: Avarız akçesi, akçe kisesi, akçe tahtası, ak akçe, geçer akçe gibi.

XVI. yüzyıldan başlayarak akçenin vezin ve ayarı esaslı şekilde değiştirildi. Bu dönemde akçeler çil akçe, züyuf akçe, kalp akçe, kırpık akçe, meyhane akçesi, kızıl akçe gibi isimler almışlardır. Bunlardan başka mail işlerde kullanılan sağlam akçe, ve çürük akçe gibi deyimler vardı. Sağlam akçe bir paranın asıl değeri olan üç akçe üzerinden alınıp verilmesi, çürük akçe ise değeri üç akçe olan paranın dört akçe sayılmasıdır. Çürük akçe bakır para yerine de kullanılırdı.

XV. yüzyılda 30.000, XVI. yüzyılda 20.000, XVII. yüzyılda 40.000, XVIII. yüzyıl başlarında 50.000 akçe bir kese olarak kabul edilmiştir. XIX. yüzyıl ortalarında 1 kise akçe, 500 kuruştu.

Ak Alem

11 Ekim 2007

Osmanlılarda saltanat sancağına verilen  addır. Ak aleme elviye-i sultanî, alemha-yi Osmanî de denilirdi. Bazı rivayetlere  göre bu sancağın Selçuklu hükümdarı tarafından Beylik alameti olarak Osman Gazi’ye gönderilmişti.

Ahkam Defteri

11 Ekim 2007

Kanunnamelerle hükümlerin ve kanun mahiyetinde olan kararların kaydedildiği defterdir.Kalemlerin hepsinde ahkam defteri bulunur, her sene için ayrı bir defter tutulurdu. Defterin dolması ile bir sene içinde ikinci deftere geçildiği de olurdu, önemsiz kalemlerde defterin dolmaması halinde aynı deftere devam edilirdi.

Ahidname

11 Ekim 2007

Osmanlılar döneminde iki devlet arasında yada  iki kumandan arasında yapılan antlaşmalara  verilen addır. Bunlar şu yedi ana ilkeye göre düzenlenirdir.

1-Cenab-ı Hakk’a hamd-ü sena.

2-Hazret-i Peygamber’e selât ü selâm.

3-Ahdü peymanın büyüklüğü.

4-Muahedeye aykırı davranıştan çekilme.

5-Antlaşmanın muhtevatını, önemini ayrıntılarıyla açıklama.

6-Sözde durmanın gereği ve bunun aksinden çekinme.

7-Allah’tan, antlaşmaya sadakatte sebat etme dileği. Ahidnâmeler çeşitli dillerde kaleme alınırlardı.

Ahidname-i Hümayun

11 Ekim 2007

Osmanlılarda  padişahlar tarafından verilen “hat”, ” ferman” anlamına kullanılan deyimdir. Menşei Abbasî ve Selçuklulara kadar dayanan “ahidname” geleneği Osmanlılarda da devam etmiş ve “ahidnâme-i hümâyûn” adıyla anılmıştır.

Çekdiri

11 Ekim 2007

Osmanlı döneminde, kürek ve yelkenle giden bir çeşit savaş gemisi. Bunlar savaşlardaki görevlerine ve büyüklüklerine göre sınıflandırılırdı. Başlıcaları şunlardı:

Kadırga: 25 çift kürekli, ince uzun bir çekdiridir. Boyu 56 zira (75- 90 cm. arasında değişen eski bir uzunluk ölçüsü), baş yüksekliği 11, kıç yüksekliği 18 karıştı. Her kürek 4 kişi tarafından çekilirdi. Baş tarafında 12 okkalık gülle âlân bir top ve bunun yanlarında biraz daha küçük kolonborna denilen iki top bulunurdu. Mürettebatın 35′i gemici, 196’sı kürekçi, 100′ü savaşçı, 331 kişi idi.

Kadırgalar, savaş gemileri olmasına rağmen bazen daha büyükleri de yapılırdı. Bunların 26 çift kürekli olanına mavna, 26-36 çift kürekli olanlarına bastarda denilirdi.

Mavnanın boyu 65 zira, baş yüksekliği 12,5, kıç yüksekliği 20 karış olurdu. Mavnanın mürettebatı 45′i gemici, 30′u topçu, 150’si muharip 372’si kürekçi olmak üzere 597 kişiydi.

Bastarda: Boyu 56-72 zira idi. Diğer ölçüleri de o oranda yapılırdı. Küreklerini mavnada olduğu gibi yedişer kişi çekerdi. Bu sınıfın en büyük tipi olan 36 çift küreküsine, Kaptan Paşa’ya ait olduğu için “Paşa bastardası” denirdi.

Bu üç sınıf gemide birer filika bulunurdu. Kaptan Paşa’ya ait Paşa bastardası gibi aynı özenle yapılmış diğer bir bastarda daha kullanılırdı. Buna da “Hünkâr Gemisi” denirdi. Bu gemi Serdar sıfatıyla donanmaya refaket eden vezire tahsis edilirdi.

Çarhacı

11 Ekim 2007

Yürüyüş halindeki ordunun öncülüğü görevini yapanlar hakkında kullanılan bir tabirdir. Bunlar ordunun en seçkin grubunu meydana getirirler. Süvari olan Çarhacıların sayısı dört-beş bindi. Bunların âmiri “Çarhacıbaşı” idi.

Çarhı Felek

11 Ekim 2007

Eski seferlerde, özellikle kale kuşatmalarında kullanılan bir tür siper. Çam ağacından yapılan bu siperlere o dönemde kullanılan toplar tesirli olamazdı. Kaleyi kuşatanlar, bu siperler sayesinde her hangi bir zarardan korundukları gibi basan elde edilmesi yönünden de fayda sağlarlardı. Bu siperlere Çarh-ı felek adının verilmesi kat kat daire şeklinde, yanarken çark gibi dönerek ateş saçan bir tür fişeğe benzemesindendir.

Amedi

11 Ekim 2007

Yeniçeri Ocağı’yla, sonraları askerlik dairelerinde erler için tutulan defterler hakkında kullanılan bir tabirdir .Bölük, tabur veya alaya alman askerin künyesi yazılırken yanma âmedî işareti konulur, karşılığına nereden geldiği ve tarihi yazılırdı. Terfi ettiği veya başka bir yere nakil olunduğu zaman künyesine gitti anlamında reftî işareti konur ve karşılığına nereye gittiği ve tarihi kaydedilirdi. Gidip gelme anlamında fimedtt şüd tabiri kullanılırdı. Âmedî, reftî tabirleri Osmanlı saltanatının sonuna kadar tutulmuş olan askerî künye defterlerinde kullanılmıştır.                 

Ayrıca Vükela Meclisi müzarekerelerini  idareye ve sarayla cereyan eden yazı islerini yürütmeye yetkili olan memura da Âmedî adı verilirdi. Aym kişi için âmedci tabiri de kullanılırdı. Osmalı saltanatının sonuna kadar devam eden bu vazife için Âmed-i Divan-ı Hümâyûn mührü kullanılmıştır. Mecliste âmedî kalemi memurlarından biri istenilen kağıtları okur ve Meclis’in zabtım tutardı. Zabıt ertesi Meclis’te imzalanırdı. İmzalı zabıt âmedî odasında kalır, sureti çıkartılarak, mühürlenir ve Mektubî Kalemine gönderilirdi. Mektubî Kalemi zabtı ait olduğu yere tebliğ ederdi. 

Yıldız Mahkemesi

11 Ekim 2007

Mithat Paşa’nın 7 Haziran 1881′de yargılanmasını üstlenen mahkeme. Mithat Paşa, Abdülaziz’in ölümünden beş yıl sonra bu ölümün müsebbibi olarak yargılanmıştır. Sultan Abdülaziz’in ölümü içte ve dışta büyük yankılara sebep olmuş, öldürüldüğü veya intihar ettiği hususu tam bir açıklığa kavuşmadan kapanmıştır.

Ancak olaydan beş yıl sonra saraydan çıkma Pervin Felek Hanım’ın ifşaatı ve Abdülaziz ailesinin davacı duruma geçmesi üzerine bir tahkik heyeti kurulmuş, bu heyet o sırada İzmir’de sürgünde bulunan Mithat Paşa’nın getirilerek mahkeme edilmesine karar vermiştir.

Bu davanın adliye sarayında ve kanunen yetkili bir ceza mahkemesinde görülmeyip Yıldız’daki Malta Köşkü yakınında kurulan bir çadırda görülmesi keyfiyeti, bütün dünyada yankılar uyandırmış, belki de meşru olabilecek bir mahkemeyi dünya kamuoyunda şaibeli bir duruma getirmiştir. Meşrutiyet yönetiminin takipçilerinden biri olan Mithat Paşa İzmir’de kendisini almaya gelen polislerden kaçarak Fransız konsolosluğuna sığınmıştı. Babıâli’nin baskısı üzerine Fransa Mithat Paşa’yı teslim etmek zorunda kalınca Mithat Paşa İzmir’den İstanbul’a getirilerek diğer zanlılarla birlikte yargılanmaya başlandı. Bunların başlıcalarını sadrazam Mütercim Rüşdü Paşa, Damad Mahmut Celâleddin Paşa, Damad Nuri Paşa, Sultan Aziz’in mabeyncilerinden Fahri, Namıkpaşazade Ali, Miralay izzet ve Binbaşı İzzet olmak üzere 15 kadardı.

Mahkemeye devrin önde gelen hukukçularından Sururi Bey başkanlık ediyordu. Yardımcısı Hristoforidi Efendi idi. Latif Bey savcı durumunda idi. Yargılanma sonunda Mithat Paşa, Mahmut Celâleddin Paşa ve Nuri Paşa idama mahkum edildiler. Sarayda toplanan 25 kişilik özel bir kurulda 15 kişilik bir çoğunlukla idam kararları onaylandı. Ancak II. Abdülhamit bunu süresiz hapse çevirdi. (28 Temmuz 1881).