Yavuz Zırhlısı

11 Ekim 2007

Türk savaş gemisi, ilk adı Goeben olan Yavuz zırhlısı 1912′de Alman tezgahlarında yapılmış devrin en üstün cihazlarıyla donatılmıştı. 28 ton ağırlığında, saatte 28 mil yapabiliyordu.                 

Goeben,Breslau zırhlısı ile birlikte Çanakkale Boğazı’ndan Türk karasularına sığınarak Osmanlılar resmen I. Dünya Savaşı’na katılmalarına sebep olmuştur. Bu gemiler güya 5 milyon altına satın alınarak Osmanlı donanmasına katılmış, ancak askerî mürettebatı değiştirilmemişti. Osmanlıların savaşa sokulması için apaçık bir oyun olmasına rağmen gemiler, aynı mürettebatla Osmanlı donanması adına Karadeniz’e açılmış ve Sivastopol’ü ve Odesa’yı bombardımana tutmuştur (30 Ekim 1914). Böylece Osmanlı Devleti fiilen savaşa katılmış oldu. Almanlar, Osmanlı’yı savaşa sokarak üzerlerindeki baskıyı azaltmak istemişlerdi. Bir tertiple Türk kara sularına sokulup Osmanlılarca satın alınmalarını sağladıkları bu iki gemi aslında dünyanın en pahalı gemileri olmuşlardır. Çünkü I. Dünya Savaşı sonunda altıyüz yıllık bir cihan imparatorluğu gitmiş elde yalnız Yavuz kalmıştır.

Tımar

11 Ekim 2007

Osmanlı İmparatorluğu’nda bir kısım asker ve memurlara verilen, belirli bölgelerde tahsis edilmiş vergi kaynaklarına ve yıllık geliri 20,000 akçeye kadar olan askerî dirliklere verilen ad.

Osmanlı Devleti’nde bu sisteme, Tımar sistemi adı verilmiştir. Dirlikler yıllık gelirine göre sınıflandırılır. Zeamet’in geliri 20.000 ile 100.000 akçe arasındadır. Has’ın geliri 100.000 akçenin üzerindedir. Tımarın 300 akçesine kılıç, üst tarafına da terakki denir. Zeamet, alay beyine, Tımar defterdara, divan kâtibine ve orta dereceli memurlara, has ile hükümdar, şehzade, vezir, beylerbeyi, sancak beyi, defterdar, nişancı gibi yüksek devlet görevlilerine verilirdi.

Tımar, Devlete düzenli gelir sağlayan kurumlar içerisinde, özel bir yer tutar. Bu müesseseye asker beslemek ve savaşta birçok ağır görevi yerine getirmek yükümlülüğü de verilmiştir.

Osmanlılarda toprağın gerçek sahibi devlettir. Devlet, birtakım hizmetler karşılığında has, zeamet ve tımar adları altıda toprakları uygun gördüğü kimselere dağıtır. Karşılık olarak çiftçiye ve toprak sahibine vergi tahsil etme, bol ürün sağlama, sefere hazırlıklı bulunmak gibi çeşitli sorumluluklar yüklerdi.

Osmanlı Devleti’nde tımar yalnızca Rumeli, Anadolu eyaletlerinde ve Suriye’de uygulanmıştır. Osmanlılarda tımar sisteminin temeli, daha önce kurulmuş olan İslâm devletinin ikta vb. müesseselerine dayanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nda Osman Gazi döneminden başlayarak geniş bir biçimde yayılmış ve tutunmuştur.

Sultan Kanunî Süleyman’ın tahta çıktığı yıllarda yaptırılan arazi tahrirlerine göre Tımar’ların bir arada toplam sayısı 57.521 adettir. Bunlardan sağlanan gelir 402.468.952 akçedir.

Osmanlılarda, önceleri tımarların sahibine sahib-i arz da denilirdi. Bunlar tımar dahilindeki toprakların ve bu toprakları işleyen köylülerin toprak sahibine veya devlete vermekle yükümlü bulunduğu hak ve resimlerin mülkiyetine sahip değildi. Ancak belirli  hizmetleri yaptığı sürece devlete ait çeşitli vergileri kendi hesabına, kendisi için toplamak hakkından yararlanabilirdi. Bu yararlanma hakkı, göreve bağlı bir “maaş”tı. Böylece tımar arazisinin, nesiller boyunca aynı soydan gelen kimseler elinde kalması ve büyümesi önlenmiştir. Ancak mülk tımarlar adı verilen tımarlarda devlet, tımar sahibine geniş yetkiler vermişti. Türlü hak ve resimleri toplama yetkisini

hayatı boyunca ve ölümünden sonra da mirasçıları tarafından tam bir mülk ve bir gelir kaynağı gibi kullanmasını tımar sahibine bırakmıştı. Bunun yanında mülk umarlarının sahipleri sefere bizzat gitmek ve tam anlamıyla donatılmış cebelü adı veriler askeri, savaşa hazırlamak zorundaydı. Şayet bu görevleri yerine getirmezse, tımarın bir yıllık gelirine devletçe el konulurdu. Tımar sahibi ölünce tımar bütünüyle erkek evlâda geçerdi. Erkek olmadığı durumlarda tımar öteki mirasçılara intikal ederdi.

Farklı özellikler gösteren tımarlardan biri de nüfuzlu kimselere padişahın verdiği tımarlardı. Bu tımarlarda tımar sahibi geniş yetkiler içindeydi. Devlet memurları, bu mülklerden gereği gibi vergi toplamak yetkisine sahip olmadıkları gibi, onlar çiftçilerinin defterlerini kontrol etmek, ürünün artıp artmadığını görmek gibi işleri, tımar sahibinin rızası olmadıkça yapamazdı. Kısaca bu tımarlar bir çeşit mülk olup sahibi, askerî hizmet ve benzeri görevleri de yerine getirmeyebilirdi.

Bölgenin geleneklerinden veya eski yapısından gelen bir takım farklı uygulamalar veya teşkilâtlandırmalar yanında tımarlar görevlerine göre genellikle eşkinci tımarı, münavebe tımarı, mülk tımarı, müstahfız tımarı, kılıç tımarı, mensuhat tımarı gibi adlar altında sınıflandırılmıştır.

Eşkinci umarlarından hazır bulundurulan askerler alay beylerinin bayrağı altında sefere katılırdı. Eşkinci tımarları serbest olup olmamak bakımından iki kısımdı.

Münavebe tımarları sahipliği, birkaç kişinin üzerinde görülen umarlardır. Bu tür bir tımara sahip olanlar savaş zamanında nöbetle sefere gittikleri için bu ad verilmiştir.

Müstahfız veya hademe tımarları, özellikle hudut boylarında bulunan, camilerde, zaviyelerde imamhkjhatiplik görevlerinde bulunan kimselerin tımarıydı.

Kılıç tımarları, tımarlar içinde en az olan tımar çeşidiydi. Bu, yalnız sipahinin geçimine ayrılmış bir bölümdü.

Mensuhat tımarları, gerektiği zaman bir hizmet için verilen tımarlardı.

Vezir, beylerbeyi ve sancakbeyi ölünce onların adamlarına dirlik vermek bir kanundu. Vezirlerin 14, beylerin 8, sancak beylerinin 6 adamına tımar verilirdi.

Tımar sahipleri sefere askerleriyle birlikte giderdi. Cebelü ve oğlan adı verilen bu erlerden biri firar edince tımar sahibi bunların yerine bir başka er bulmak zorundaydı. Bunların teftişini beylerbeyi yapardı.

Osmanlılarda toprağa bağlılığı sağlamada tımar sahipleri yetkiliydi. Yönetimi altındaki vergi veren çiftçinin toprağını işlemekten vazgeçmesi veya başka işlerle uğraşması halinde çiftçinin bir tazminat ödemesi gerekliydi.

Çift bozan resmi veya leventlik akçesi adı verilen bu sorumluluk köylünün toprağa bağlanmasını sağlardı.

Tımar sahipleri kendilerine tahsis edilmiş olan arazide her türlü denetimi yapma yetkisine sahipti. Bunun yanında tımarlar, koyun resmi veya cizye toplayan tahsildarlara her zaman açık kalmıştır.

Tımar sistemi XVI. yüzyılda askerî, siyasî ve içtimaî gerilemeye paralel olarak bir bozulma göstermeğe başlamıştır. Tımar geliri zorbaların eline geçmiş, tımarlı sipahilerin savaş gücü azalmıştır. Timar sisteminin ıslahı hakkında Koçi Bey’in 1632′de padişaha sunduğu risalede teklif ettiği tedbirler IV. Murat tarafından uygulamaya konulmuştur.

IV. Murat’ın ölümüyle bu girişimler sonuçsuz kalmış ve tımar, köylüye zulmeden bir müessese olmuştur.

1848′de bütün tımar sahipleri hayat boyu şartıyla ve yarım tımar bedeliyle emekliye sevk edilmişlerdir. Böylece tımar sistemine son verilmiştir.

Sipahi

11 Ekim 2007

Osmanlı Devleti’nde ordunun iki ayrı atlı sınıfına verilen ad. 1. Tımarlı Sipahisi: Tımarlı sipahisi bir atlı ordudur. Orduyu hümâyûnun esası ve en büyük kısmıdır. Kapıkulu sınıfları gibi maaşlı değildir. Azablar gibi ücretli de değildir. Levendler ve akıncılar gibi ganimetle geçinmez. Yaşaması için devlet kendilerine toprak verir. Toprağın üzerinde köylü vardır. O köylüden vergiyi tımarlı sipahiler toplar. Hem kendisi geçinir, hem de atları ve silâhları ile çağrıldığı anda yığınak mevkiinde hazır bulunarak savaşır. Selçukluların Arapça “İktâ” dedikleri böyle toprağa Osmanlılar “dirlik” demişlerdir. Dirlik küçükse adı “tımar”, büyükse “zeamet” adı verilir. Zeametin büyüğüne de “hass” denir.

Sipahiler umûmi adı altında toplanan tımarlı ve zaîmler, Osmanlı ordularında en iyi kısımdır. 2 çeşit tımarlı olurdu: Tezkireli ve tezkiresiz. Tezkireli timarlılar, timarı merkezden yani İstanbul’da Divân-ı Hümâyûn’dan doğrudan doğruya alanlardır. Tezkiresiz tımarlılar ise dirliklerini beylerbeyinin arzı üzerine alırlar.

Timar veya zeamet sahibi ölünce, ekseriye oğluna, yoksa kardeşine veya yeğenine verilirdi. Fakat bunun için timar ve zeametin bağlı olduğu alaybeyi ve sancakbeyinin onayı lâzımdı. Bu suretle dirlikler, tecrübesiz insanların eline geçmezdi.

Timar ve zeamet sahipleri, arazileri üzerindeki toprakları 3 yıldan fazla işlemezlerse, dirliklerini kaybederlerdi. Toprağı işlememek, Allah’a karşı da bir günâh sayılırdı.

Sipahi sefere gidince yerine “korucu” denilen bir vekil bırakırdı. Bu şahıs, dirlik sahibinin yokluğunda toprağın düzenli işlenmesine bakardı.

Devletin her eyâletinde timar ve zeamet bulunmazdı. Meselâ Cezayir, Tunus, Trablusgarp, Mısır, Yemen, Bağdat gibi eyaletlerde hiç timar ve zeamet yoktu. Genellikle Müslüman nüfusun bulunduğu eyâletlerde timar ve zeamet teşkilâtı yapılmıştır. Bunun da sebebi Timarlı Sipahisi’nin tamamen Osmanlı ırkına ait bir sınıf olmasıydı.

Kanunî devrinde timarlı sipahisi, gerek sosyal, gerek askerî bakımdan en parlak devrini yaşamıştır. Osmanlı atlı ordusu, iki orduya ayrılmıştı: Rumeli atlı ordusu ve Anadolu atlı ordusu ilk zamanlarda Rumeli timarlı ordusunun kumandam Rumeli beylerbeyisi, Anadolu timarlı ordusunun kumandam Anadolu beylerbeyisi idi. Fakat sonradan her iki kanada da padişahça seçilen vezirler kumanda etmeye başladı.

Zaîm ve sipahi öldüğü zaman timar sahibi oğulları varsa, onlar babaları ölmeden timarlı oldukları ve timarlıların bütün haklarına sahip bulundukları için, timarı olmayan diğer kardeşleri, zâîm ve sipahinin büyük ve ikinci ve üçüncü oğulları gibi muamele görürlerdi. Timar tasarruf eden her sipahi timarını ne şekilde almış olursa olsun, müstakil timarlı sipahi sayılır, babasının ölümü, onun aleyhinde bir muamelede bulunulmasını gerektirmezdi.

XVI. yüzyılın son çeyreğinden itibaren ve devamlı olarak timarlı sipahisi azaldı. Kapıkulları çoğaldı. Timarlar, saray adamlarına, daha sonraları mahallî halka verilmeye başlandı. Bu şekilde birçok eyalette toprak ağaları, “âyân” denen bir çeşit derebeyleri doğdu.

Fatih’in ve Kanunînin üzerlerinde o kadar durdukları, onların başında cihan devleti kurdukları timarlı sipahisi, merkezin kapıkullarının gelişmesine engel olması yüzünden gittikçe kötü duruma düştü. XVIII. yüzyıldan itibaren bu durum belirginleşti ve timarlı sipahisi büsbütün önemini kaybetti.

Timar sistemi, Anadolu ve Rumeli’nin Türkleşmesinde de büyük hizmetler görmüştür. Rumeli eyaleti ile diğer Avrupa eyaletlerinde ve Batı Anadolu ile Orta Anadolu’nun Kuzey kesimini içine alan Anadolu eyâletinde, hattâ birkaç Orta ve Doğu Anadolu eyâletinde tatbik edilen bu sistem, bu büyük ülkelerdeki Müslüman olmayan nüfusun devlet aleyhine davranışlarına karşı başlıca engellerden biri olmuştur. Bu sebeple ekilebilir toprak, çok büyük çoğunluğu bakımından Osmanlı halkının eline geçmiş ve onun elinde kalmıştır.Timarlı sipahisi, bir Osmanlı asilzade topluluğudur. Ellerindeki köylüye adalet dağıtırlar. Köylerin şenlenmesine, bayındır hale gelmesine her türlü yardımda bulunurlar. Padişahın, imparatorluğun uzak köşelerindeki temsilcileridir. Mağrur, varlıklı, savaşçı adamlardır. Köylüyü soymayı akıllarından geçirmemişlerdir. Zaten kanunların gösterdiği vergi ve resimlerin dışında akçe almaları mümkün değildi.

Timarlı sipahisi XVI. yüzyılda gelişti, XV. yüzyılda Osmanlı ordusunun yarısından fazlası bu sınıftandı. XVI. yüzyılın ilk yansında en önemli devrini yaşadı. XVI. yüzyılın ikinci yansından itibaren önemini kaybetmeye başladı. XVII. yüzyılda kapıkulu ocakları timarlı sipahiyi sayı ve önem bakımından geçtiler. XVII. yüzyılın son yıllarında, hele XVIII. yüzyıldan itibaren sayıları kadar önemleri de azaldı.

Bahriye sancaklarındaki timarlar genellikle levendlere, reislere, derya beylerine yani donanmadaki denizcilere verilirdi. Timarlı sipahisi bazı büyük deniz seferlerine de verilmiştir. Levendler ve “azab” denilen deniz piyadeleri yetmediği zaman, donanmaya kapıkulu ve timarlı askeri de yüklenirdi.

1826′da II. Mahmut, timarlı sipahilerin her yıl İstanbul’a üçte birinin gelerek kışlalarda modern eğitim görmelerini emretti. Bunlara, derecelerine göre erlikten yüksek subaylığa kadar rütbeler verdi. Fakat “Asâkir-i Mansûre Süvarisi’ adım alacak, bundan böyle umarlarında değil kışlalarda yaşayacak, modern eğitim görecek ve yeni askerî usûlü öğreneceklerdi.

Tanzimat’tan hemen sonra Sultan I. Abdülmecid 19 Ocak 1841 fermanı ile birçok timarlı sipahiyi emekliye ayırdı, fakat timarlarını hayatlarının sonuna kadar ellerinde bıraktı. 1844′te bir kısım timarlı sipahisi atlı jandarma olarak hizmete alındı.

2. Kapıkulu Sipahisi:

Yeniçeri ocağından sonra en mühim kapıkulu ocağı olarak, kapıkulu sipahisi görülür. Timarlı sipahisinden ve diğer atlı sınıflardan farkı, aynen yeniçeriler gibi XVI. yüzyılda devşirme çocuklarından meydana gelmiş bir kapıkulu ve merkez askeri olmasıdır. XVI. yüzyıl sonlarından itibaren bunların en büyük çoğunluğu Türk asıllı kimselerden seçilmiş, bunların da mevcudu bu tarihten sonra çok artmıştır.

Kapıkulu sipahisi, yeniçerilerin büyük rakibi oldukları için, onlar kadar ayaklanmalara karışmamışlardır. Bazen hiç karışmamış, bazen karşı ihtilâlci olarak yeniçeriler karşısında yer almışlar, fakat bazen de ihtilâli onlar çıkartmışlardır. Kapıkulu sipahisine “timarsız sipahi” de denilmiştir. Çok iyi süvari, okçu ve kılıç dövüşçüsü idiler.

Kapıkulu sipahisi veya timarsız süvari sınıfı, XVI. hatta XVII. yüzyılda seçkin bir sınıftı. Yeniçerilerden daha fazla maaş alırlardı.

Timarsız süvari ocağı, 6 alaydan kurulmuş bir tümendi. 6 alay, sırasıyla şöyleydi: Sipahiler, silâhdârlar, sağ ulûfeciler, sol ulûfeciler, sağ garibler, sol garibler.

“Sipah Bölüğü” denilen, birinci alay, kırmızı sancaklı olup en itibarlıları idi. Sultan Fatih Mehmet tarafından büyük devlet adamlarının ve kumandanların çocuklarından meydana gelen bir süvari bölüğü olarak kurulmuş sonra devşirmeler de alınmaya başlanmıştı. Bu alay, seferde hükümdarın veya serdarın arka tarafında durur, aynı zamanda saltanat bayraklarını korurdu. Otağ-ı hümâyûnu bir gece sipahi alayı, bir gece silâhdâr alayı sıra ile beklerlerdi. Sipahi alayının bazı birlikleri ordunun önünden gider, istihkâm sınıfının işlerine katılırlardı.

“Silâhdâr alayı” denilen ikinci alay, sarı sancaklıydı. “Sancak tepeleri”nin yığılmasına bakmak görevi bu alayındı. Ordu-yı hümâyûn yoldan geçerken, birkaç kilometrede bir tepelerdeki bayrakları görerek yolunu bulurdu. Orduya padişah kumanda ediyorsa, yani sefer-i hümâyûn ise, bu tepeler yolun her iki tarafına, serdar-ı ekremler kumanda ediyorsa yalnız sol tarafına yapılırdı. 23 adet tuğcu da genellikle bu alaydan seçilirdi. Yedekçiler, sefer-i hümâyûnlarda, padişahın yedek atlarını çeker, fakat binemezlerdi. “Buçukçu” denilen asker de bu alaydan seçilir, padişah, cami, türbe gibi yerlere ziyarete gittiği zaman fakirlere yarımşar altın dağıtırlardı. Bunların başlarındaki teğmenlere “tuğcubaşı”, “yedekçiba-şı” ve “buçukçubaşı” denilirdi.

Sağ ulûfeciler (ulûfeciyân-ı yemîn) alayının sancağı yeşil, sol ulûfeciler (ulûfeciyân-ı yesâr) alayınınki sarı-beyazdı. Sağ ulûfeciler seferde yeniçeri tümeninin sağında giden sipâh alayının sağında, sol ulûfeciler ise, yeniçerilerin solunda giden silâhdâr alayının solunda yer alırlardı.

Sağ garîbler (gurebây-ı yemîn) ve sol garîbler (gurebây-ı yesâr) alayları, seferlerde ağırlıkların muhafazası ile görevli idiler. Sancağ-ı Şerifin çevresinde yürürlerdi. Sağ garîblerin alay sancağı sarı-beyaz, sol garîblerin ise yeşil beyaz idi.

Bu 6 alay eşit derecede sayılmaz, en üst derecedekine daha mühim savaş görevleri verilirdi. Tecrübeli ve değerli savaşçılar, üst alaylarda idi.

Timarsız (ulûfeli) sipahilerin çoğunluğu İstanbul’daki kışlalarında oturur, bir kısmı taşrada büyük merkezlerde bulunurdu.

Kapıkulu sipahisi, ordunun asıl süvari sınıfı değildi. Asıl süvari sınıfı timarlı sipahiler ve ikinci derecede akıncılar idi.

Silahdar

11 Ekim 2007

Silah taşıyan anlamında kullanılan bir deyimdir. Osmanlı Devleti’nde, ileri gelen devlet adamları ve vezirlerin kapı halkından,bir bölüğüne kapıkulu süvarilerinden ikinci bölüğe verilen bir addır.

Osmanlılarda, Yıldırım Beyazıt devrinde Silahdarlık kurulmuştu. Ancak Osmanlı sarayında ayrıca bir Silahdarlar bölüğü kurulmamış, padişahın silahını taşımak, öteki silahları ile birlikte diğer kıymetli mücevher ve eşyaları korumakla tek bir silahdar vazifelendirilmişti. Silahdarlar Enderun’a alınan gençler arasında zamanla yetişerek bu mevkie yükselirlerdi. Hasbahçe bostancılığından zülüflü baltacılara, oradan seferli odasına, daha sonra has odaya geçen genç; bir süre Hametten sonra tülbent ağası, rikabdar ve çuhadar olur, bundan sonra Silahdarlığa yükselirdi. Padişahın gezintilerine katılmak, padişaha buhur ve gülsuyu sunmak görevleri arasında bulunuyordu.

Çorlulu Ali Paşa, Sultan II. Mustafa’nın silahdarı olarak enderûna yeniden bir düzen verdi ve silahdarların nüfuzlarını arttırdı. Böylece silahdarlar has oda, hazine, kiler ve seferli koğuşları ile zülüflü baltacıların amiri olarak sarayın başmabeyncisi durumuna yükseldiler. Padişahın emirlerini tebliğ vazifesini de üstlenmiş olduklarından, sabah namazından yatsıya kadar padişahın yanından ayrılamazlardı.

Zamanla çeşitli mesuliyetleri yüklenen silahdarın emrine lala adı altında 5′i Has Odalı olmak üzere kaftancı, tütüncü, kilerci, yedekçi vs. adlarla, bütün enderûn koğuşlarından 34 kişi verilmişti. Fatih devrinde gündelikleri 20 akça olan silahdarların ücreti zamanla artarak XVIII. yüzyıl başında 100 akçaya ulaşmış, ayrıca haslar da elde etmişlerdi. Yine başlangıçta 50 akça ile emekli olurken XVIII. yüzyılda 300 akça ve çeşitli tayinatla emekliye sevkedilir oldular. Silahdarlık Sultan II. Mahmut devrine kadar sürdü. Giritli Ali Ağa’nın 10 Ekim 1831′de ölümü üzerine bu göreve yeni bir tayin yapılmayarak kaldırıldı ve silahdarlık vazifesi hazine kethüdasına verildi. Az sonra da bu hizmeti görmek üzere Enderûn nazırlığı, bir yıl sonra ise mabeyn müşirliği kuruldu. Osmanlı Devleti’nde ayrı, atlı askerî birlik teşkil eden silahdarlar bölüğü ağası da Silahdar Ağa adıyla tanınmaktaydı. Yeniçeri Ocağı kurulurken meydana getirilen Kapıkulu atlı ocaklarının ilki olarak kurulan bu ocağın en büyük sorumluluğu olan silahdar ağası, Fatih devrinde Sipahiler Ocağı kurulunca, Sipahiler Ağası’ndan sonra, ikinci dereceye inmişti.

Sağ ulûfeciler ağalığından terfi edildiğinde silahdar ağası, buradan da sipahi ağalığına veya sancak beyliğine geçilmekteydi. Çevresini silahdarlar kethüdası, başçavuş ve silahdarlar katibi meydana getiriyordu. Emri ve kumandası altında bulunan silahdar ocağı ise, 260 bölüğe ayrılmıştı. Her bölüğün yönetimi bölükbaşı veya ser-bölük denilen bir çorbacıya verilmişti. Ocağın kaynağı Edirne ve İstanbul saraylarında yetiştirilen acemi oğlanlarıydı. Bir silahdar, görevini ve ulufesini silahdar ağasının tasdiki ile öz oğluna devretmek hakkına sahipti.

Bir muhafız bölüğü olan silahdarlar san bayrak taşırlar, Cuma selamlıklarında ve seyirlerde padişahın solunda yürürler, otağ-ı hümayûnda sol tarafta safbağlar, seferde padişah veya veziriazamın tuğlarını taşır, yolları açar, köprü kurar, padişahın yedek atlarım çeker, padişah adına sadaka dağıtırlardı. Bu hizmetlerine göre tuğcu, yedekçi ve buçukçu diye de anılırlardı. Ayrıca vezir kapılarında da görev alır; vezir kethüdası, dîvan katibi, mühürdar, çuhadar, selam çavuşu vs. ile kapı halkını meydana getirdiklerinden paşa defterlileri diye de anılırlardı.

Silahdar ocağı da öteki Kapıkulu ocakları gibi III. Murat devrinden itibaren gittikçe bozuldu ve 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ile dağıtıldı.

Serhad Kulu

11 Ekim 2007

Hudutlardaki kalelerde görev yapan askerî kuvvetlere verilen addır.Bunlara “Yerli Kul” da tabir edilirdi.Osmanlıların, komşu devletlerinden hiç birisi ile XVII. yüzyılın başlarına kadar hududu tâyin edilmemişti.

Hudutların belirlenmesine başlandıktan sonra, serhadlarda teşkilât yapmak zorunluluğu ortaya çıktı.

Osmanlılar, fethettikleri yerde, özellikle hudutlarda teşkilât yapıyor, kurdukları eyâlet ve sancak-beylerinin emrinde, düzeni sağlayacak ve düşmanın saldırısına karşı koyacak kuvvetleri bulunuyordu.

Serhadlarda ki teşkilât iki kısımdan meydana geliyordu: Biri, doğrudan doğruya devlete, diğeri ise eyâletin başındaki beylerbeyleri ile sancakları idare eden sancakbeylerine bağlı idiler.

Devlete bağlı serhad kulu adı altında beş kuruluş vardı: Azep, hisarlı, sekban, lâğımcı ve müsellem. Bu beş kuruluşun ayrı ayrı âmirleri, bulunuyordu.

Beylerbeylerinin mahiyetinde de ilk zamanlarda “delil”, “gönüllü”, “beşli” olmak üzere üç ad altında çeşitli kuvvetler vardı. Sonradan, levend ve hayta adlarında iki sınıf daha bunlara eklendi.

II. Mahmut zamanında Yeniçerilerin kaldırılmasıyla merkeziyet usulü uygulandı. Bunun üzerine bu teşkilât kaldırılarak yerine devlet teşkilâtının konulması gerekti.

Sekbanı Cedit

11 Ekim 2007

Rumeli’den gelerek IV. Mustafa’yı tahttan indiren ve Sultan II. Mahmut’u tahta çıkaran Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa tarafından meydana getirilen talimli askere verilen addır.

1808 yılında kurulan bu teşkilât, yine aynı yıl içinde yeniçerilerin ayaklanmaları ile sadrazam bulunan Alemdar Mustafa Paşa’yı Babıâli’de bastırmaları ve barut deposunu ateşlemek suretiyle intiharına sebep olmaları üzerine kaldırılmıştır.

Nizamı Cedit

11 Ekim 2007

Osmanlı Devleti’nde, XVIII. yüzyılın sonlarında, askerlik ve idare alanlarındaki düzensizliklere, Batılı anlamda çare bulmak üzere ileri bir düzen kurmak hususunda ıslahat teşebbüsleri ve hareketleri için kullanılan bir tabir olup aynı zamanda bu gaye ile kurulan, Avrupa usûlünde yetiştirilmek istenilen talimli askere verilen addır.

Nizam-ı Cedid tabiri III. Selim tahta çıktıktan sonra tam olarak kullanılmaya başlanmış; eski usûl ve teşkilat için kullanılan “nizam-ı kadim” sözüne karşılık, bu tabire daha çok önem verilmiştir. Bu devirde, Osmanlı Devleti’nde Nizam-ı Cedit tabiri ile, önce mevcut siyasi ve idari bir düzenin yerine yenisinin konulması manası anlaşılmakta idi. Bu tabir daha sonra III. Selim tarafından girişilen bütün ıslahat hareketlerine alem olmuştur. Bu sebeple Nizam-ı Cedid tabiri dar ve geniş olmak üzere iki manada kullanılmıştır. Dar manası ile Nizam-ı Cedid, bu devirde Batı usûlünde yetiştirilmek istenen talimli askeri teşkilatını; geniş manası ile de III. Selim’in Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmak ve hiç değilse kendilerinden faydalanılabilecek şekilde, muntazam bir hale getirilmesini sağlamak, ulemanın geriliğe dönük zihniyetine karşı koyarak, onların nüfuzunu kırmak, Osmanlı imparatorluğu’nu Avrupa’nın ilim, teknik ve medeniyetteki hamlelerine ortak yapmak için giriştiği ıslahat hareketlerinin bütününü ifade ediyordu.

Nizam-ı Cedid fikri ve hareketi III. Selim’in tahta çıkması ile bir usûl ve tertip dahilinde ortaya atıldı. Ancak bu hususta örnek alınması düşünülen Avrupa’yı iyice tanımak gerekiyordu. Bu sebeple padişah; Nizam-ı Cedid ıslahat hareketinin esasları hakkında tam bir kanaat sahibi olmak zorunluluğunu duydu. Bu hareketinde büyük bir kuvvet olan ilim adamlarının bu husustaki düşüncelerini almayı uygun gördü. Devletin bünyesinde yapılacak geniş ıslahatın selametini sağlamak için, Nizam-ı Cedid’i bir şahıs değil, devletin malı yapmak istedi. Diğer taraftan bu başlangıç olmak üzere ve Avrupa’yı iyice tanımak için, Viyana elçiliği görevi ile gönderdiği Ebu Bekir Ratib Efendi’ye: “Avusturya’nın bütün müesseselerini görüp, kendisine bilgi getirmesi” görevini vermişti (1791). Ratip Efendi, yaptığı 8 aylık inceleme sonunda edindiği bilgileri havi padişaha sunduğu yazıda; bazı önemli meselelerin, birtakım şartların tahakkukuna bağlı olduğunu bildirmekte idi. III. Selim’in yapacağı Nizam-ı Cedid ıslahatı ile sıkı bir ilgisi bulunan bu şart ve tedbirler şöyle ifade edilmişti: 1. Askerin çok düzenli ve itaatli olması; 2. Hazinenin zengin, tertipli ve her an dolu bulunması; 3. Vezirlerin, büyük devlet adamları ile memurların doğru, muktedir ve sadık kimseler olması; 4. Halkın huzur, refah ve himayesinin temin edilmesi; 5. Bu şartlar tahakkuk ettikten sonra, bazı devletler ile ittifak ve yardım anlaşmalarının yapılması.

III. Selim, devletin ileri gelenlerinden, nizam-ı devlete dair layihalar kaleme almalarını istemiş ve böylece Nizam-ı Cedid hareketinin nazari ve hukuki yönlerini teşkil ve tesisine girişilmiştir. Padişah, başta sadrazam olmak üzere, devlet ve idare hayatında bilgi ve tecrübesi bulunan belli-başlı şahıslardan, kendisine Nizam-ı Cedid’e dair layihalar vermelerini emretti

Bu suretle girişeceği esaslı ıslahat hareketinde yalnız kalmamış ve III. Ahmet devrinde tasarlanan bir askeri ıslahat teşebbüsünün ulema ve devletin ileri gelenlerinden gizlenmesi yüzünden, başarısızlığa uğramaması gibi bir durum ile karşılaşmayarak, sorumluluğa belli- başlı devlet adamlarını da iştirak ettirmiş bulunuyordu.

Nizam-ı Cedid hakkında padişaha mütalaalarını bildiren ve layiha verenler; başta sadrazam Koca Yusuf Paşa olmuş ve aralarında sadrazamlıktan tanınmış zatlar, defterdar, Şerif, Tarakçı Abdullah efendiler ile tersane emini, mabeynci, beylikçi, çavuşbaşı, kethüda gibi bir kısım görevliler ve yazar Enveri de bulunmak üzere 20 Türk ile Türk ordusunda hizmet gören Bertrano adında bir Fransız subayı, İsveç sefareti memurlarından ünlü d’Ohsson olmak üzere iki yabancıdır.

Bu layihalarda görüş birliği bulunmadığı kesindir. Ağırlık noktalarını askeri sahada arzu edilen ıslahat teşkil etmekle beraber, taşıdıkları esas düşünceye göre, Nizam-ı Cedid layihaları üç kısma ayrılıyordu:

Birinci kısım, Yeniçeri Ocağı’nı ve diğer ocakları, Kanuni devrindeki kanunlara göre ıslah etmeyi istiyordu ki, bunlar muhafazakarlardı. İkincisi, bu ocaklara, “Sultan Kanuni Süleyman kanunnameleri gereğindendir” diyerek, Erenk talim ve terbiye usûlleri ve silahlarının kabul ettirilmesini teklif edenler idi ki, bunlara da telifci demek mümkündür. Üçüncü kısım ise, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması veya ıslah edilmesi mümkün olamayacağından, bu ocak bir kenara bırakılarak, bunun yanında Avrupa usûlüne ve Frenk orduları esaslarına göre, yeniden bir ordu kurmayı düşünüyorlardı. Bunlar da inkılapçılar idi.

Bütün bu ıslahat layihalarını verenlerin üzerinde birleştikleri nokta, mevcut asker ocaklarının bozukluğu idi.

III. Selim, bu fikirlerden birini seçmek zorunda kalınca, inkılapçıların düşüncelerine katıldı ve uygulamaya girişmek üzere, bu fikri iyice benimsemiş olan kimselerden mürekkep bir ıslahat heyeti meydana getirdi. Bu heyetin başkanlığına eski sadrazamlardan İsmail Paşazade İsmet Bey getirildi.

İsmet Bey, işin başlangıcında, meselenin önemli olduğunu ve uygulamada karşılaşacağı tehlikeleri ve takip edeceği hareketi padişaha bildirdi. Bu hususta padişahtan teminat aldı.

Heyetin hazırladığı 72 maddelik program, bir program, bir ıslahat tasarısı idi. Bu tasarının önce askerlikle ilgili kısmının uygulanmasına girişildi. Bu meselede yenilik yapılan başlıca maddeler şunlardı: 1. Mevcut asker ocaklarının nizam altına alınması; 2. Avrupa usûlünde yeni bir ordu kurulması (Nizam-ı Cedid ordusu); 3. Savaş sanayii müesseselerinin yeniden tertip ve tanzimi.

III. Selim bir taraftan Avrupa usûlünde bir ordu hazırlarken, diğer yandan da mevcut ocakları imkanlar nisbetinde nizam altına almaya önem Verdi. Yeniçeri Ocağı için haftada birkaç gün talim ve terbiye zorunluluğu konuldu. Diğer ocaklar için yeni kanunnameler yapıldı. Mesela 1792′de yayınlanan Humbaracı kanunnamesine göre bütün efrat, İstanbul’da toplanacak ve yoklamaya tabi tutulacaktı.

III. Selim, Nizam-ı Cedid’in müstakil bir askeri ocak olmasını ve buraya yeniçerilerden genç olanların girmesini istiyordu. Fakat yeniçeriler bunu kabul etmedikleri gibi, devletin ileri gelenleri de Yeniçeri Ocağı’nın dışında bağımsız bir ocak kurulmasını uygun görmemekle beraber çok tehlikeli buldular. Bu sebeplerle Nizam-ı Cedid, hassa bostancılar ocağına bağlı olmak üzere, bostancı tüfekçisi ocağı şeklinde kuruldu. İlk önce mevcudu 12.000 olarak tespit edildi (1793). Buna göre çıkarılan padişah iradesiyle ileride geliri sağlandıkça arttırmak üzere Levend çiftliğinde, subayları ile birlikte 1602 erden ibaret 12 bölük olarak bir “orta” tertibini başlatmayı, ortaya bir binbaşı, sağ ve sol kolağaları, her bölüğe birer yüzbaşı ve diğer subaylar tayini emrediliyordu. Erlere de süngülü tüfek verilerek talime başlanılıyordu. Yeniçeriler, yurdun her tarafına yayılmış, şehir ve kasabalarda yerleşmiş olduklarından, Nizam-ı Cedid askerlerini çekemeyecekleri de düşünülebileceğinden, yeni askeri teşkilatın gerekli olduğunu anlatmak icap ediyordu.

Osmanlı Devleti’nin büyüklüğünün; ahalinin devlet kararlarına gösterecekleri saygı ile mümkün olabileceği, dolayısıyla Nizam-ı Cedid’in benimsenmesinin bir görev olduğu anlatılmaya çalışıldı.

III. Selim’in Nizam-ı Cedid lehinde yaptırdığı bu propagandanın büyük tesiri olmamakla beraber, ilk zamanlarda teşkilatın kurulmasına ses çıkarılmadı.

Ancak gerek bu ıslahat, gerek siyasi ve iktisadi sahada uygulanmaya çalışılan Nizam-ı Cedid, istenilen başarıyı tam olarak sağlayamamıştır. Esasen kısa bir süre sonra Nizam-ı Cedid düşmanlığı başladı. Bazı başarısızlıklar da ıslahat hareketlerinin değerini ve itibarını halk nazarında düşürdü.

Nizam-ı Cedid ordusu önce İstanbul’da, sonra da Anadolu’da kurulmuştur. İlk olarak Mısır seferinde Akka Kalesi önünde Napoleon ordusuna karşı başarı sağlamışta.

Rusya ile savaş ihtimallerinin belirmesi üzerine, Karaman valisi Kadı Abdurrahman Paşa yanındaki Nizam-ı Cedid askeri Rumeli’ye geçirildi.

Nizam-ı Cedid düşmanlığı açık ve kesin bir hal aldı.

Edirne’ye harekete geçen Kadı Abdurrahman Paşa ordusuna mukavemete kalkıştılar. Orduyu tehdit ettikleri bir sırada III. Selim, Abdurrahman Paşa’ya geri dönmesini emretti (1806).İstanbul’da Boğaz yamakları ayaklandı.

Veliahd Şehzade Mustafa ve şeyhülislam Ataullah Efendi asilere akıl hocalığı yapıyorlardı. Padişah, devletin idaresini ellerine bıraktığı kimseler tarafından ihanete uğramışta.

Şeyhülislam, padişaha bir yazı sunarak: “Atmeydanı’nda toplanan yeniçerilerin Nizam-ı Cedid askerlerinin kaldırılmasından memnun olacaklarını” bildirmiş, yazıda adları yazılı zatların cezalandırılmalarını istemiştir. Padişah, arzu etmediği halde bu kişilerin idam edilmelerine müsaade etmişti. O, sarayın tarihini iyi biliyordu. asilerin istediklerini yapmazsa, zorla saraya gireceklerini de biliyordu.

Halbuki Nizam-ı Cedid askeri, Atmeydanı’nda toplanan asilere biraz olsun direniş göstermiş olsalardı yeniçeriler perişan olacaklardı.

Enderun ağalarının bu husustaki uyanlarına karşı Padişah: “Benim için kan dökülmesin, benim yüzümden Muhammed ümmetine zarar gelmesin” diye karşılık verdi. Asiler, bu zatları birer birer ele geçirdiler, işkence ederek öldürdüler. Fakat asiler bununla da yetinmediler. Yeni bir kurban daha istiyorlardı. Çok geçmeden, bu isteklerine de kavuştular ve Nizam-ı Cedid hareketinin başı olan padişahı da önce tahtından indirdiler, sonra da öldürdüler. Böylece padişahın hayatına kıyılmakla beraber millet ve memleketin Batı medeniyetine ayak uydurması uzun süre geciktirilmiş oldu.

Mühimme Defterleri

11 Ekim 2007

Divan-ı Hümayun’da tutulan defterlerdir. Bütün devlet işlerine ait sadır olan hüküm ve fermanlar tarih sırasına göre özet kayıtları bu defterlere kaydedilirdi. Halen Başbakanlık Devlet Arşivi’nde mevcut 961-1323/1553-1905 yıllarına ait 263 adet mühimme defteri mevcuttur. 961 yılından önceye ait mühimmelerinde bulunması gerekir. Nitekim şer’iyye sicillerinde yapılan araştırmalar bu görüşü kuvvetlendirmektedir. 20 numaralı mühimme defteri mevcut değildir. Arşivde Kepeci Tasnifi’nde Nr. 70, 71, iki defter ile, Topkapı Sarayı’nda Koğuşlar Kütüphanesi Nr. 888 tarihi: 950-960/1551-1553 ve Topkapı Sarayı Arşivi E.12321 951-952/1544-1546 tarihli iki defter mühimme defteridir. Tarih bakımından Topkapı Sarayı’nda olanlar daha eskidir.

Ayrıca, dağılmış ve köhne durumda bulunan mühimme defter ve parçalarının birleştirilmesi ile meydana gelen mühimme zeyli defterleri mevcuttur. Bunlar 990-159/1572-1746 tarihleri arasında olup, 14 adettir.

Bütün Osmanlı toprakları için idarî, sosyal, kültürel, etnik yapı, din, hukuk, evkaf vs. konularından her türlü bilgiyi ihtiva eden mühimme defterleri hükümlerinden yararlanılarak birçok araştırmalar yapılmıştır. Maalesef bugüne kadar hiçbir mühimme defteri bütün olarak yayınlanmadı. Osmanlı bürokrasi sisteminin en önemli malzemesidir.  

Berri Hümayun Mühendishanesi

11 Ekim 2007

Osmanlı Devleti ordusuna topçu ve istihkâm subayı yetiştirmek üzere III. Selim tarafından 1795 yılında İstanbul’da açılan askerî okul. 1787 Osmanlı-Rus ve 1788 Osmanlı- Avusturya savaşları sonunda Osmanlı ordusunu sevk ve idare eden komutan ve subayların, düşman ordusunun komuta heyetine göre daha bilgisiz, erlerin de eğitim bakımından daha kifayetsiz oldukları anlaşılmıştı.

III. Selim 1792 yılında Haliç’te Halıcıoğlu mevkiinde Humbaracı Kışlası’nı inşa ettirdi. Burada Humbâracılar (topçular) ve Lağımcıların (istihkamcılar) yetiştirilmesine başlandı. Okul mahiyetinde olan kışla eğitimlerinde cebir ve geometri gibi dersler okutulmakla birlikte, daha çok arazi üzerinde uygulama yapılmakta ve öğrenciler pratik olarak yetiştirilmekte idiler.

III. Selim 1789 yılında Eyüp’te bir okul açmış (Mekteb-i Sultanî) ve kabiliyetli gençleri buraya toplayarak eğittirmiş, Humbaracı Kışlası’nın açılmasından sonra da tahsillerini ilerletmek için bu öğrencileri buraya sevketmiştir.

III. Selim 1793 yılında da Nizam-ı Cedîd adım verdiği yeni orduyu meydana getirdi. Bu yeni orduya bilgili ve kurmay subay yetiştirmek maksadıyla da Humbaracı Kışlası’nın Hasköy tarafındaki arazisi üzerine yeni bir askerî okul yapımım başlattı. Bu yeni okula Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn adı verildi.

Mühendishâne’nin açılması ile birlikte yeni bir nizâmnâme yürürlüğe girdi. Bu nizamnameye göre Lağımcı Ocağı’ndan elli ve Humbaracı Ocağı’ndan otuz olmak üzere seksen kişi Mühendishane’ye öğrenci olarak verildi. Mühendishane’ye bir başöğretmen, başöğretmen yardımcısı, bunlardan başka bir de Fransızca öğretmeni ile bir tercüman atandı. Buradan Levend Çiftliği’ne ve Üsküdar Humbaracı ocaklarına mühendis subay yetiştirilmesine başlandı.

Daha sonraları Mühendishane için yeni bir kanunnâme hazırlandı ve III. Selim’e sunuldu. Yürürlüğe giren kanunnâme ile Mühendishane-i Bahrî ve Mühendis hane-i Berrî idare ve ders bakımından birleştirildi . Mühendishane-i Berrî öğrencileri Humbaracı ve Lağımcı ocaklarından geldiklerinden, bu ocaklarla irtibatlarını devam ettiriyorlardı. Kanunnâme bu öğrencilerin ocakları ile irtibatlarının kesilmesini emrediyordu.

Mühendishane öğrencilerinden imtihanlarda başarı kazananlar arasından askerliğe intibak edebilen, ahlâkları iyi ve devlete hizmette sadakatle çalışacaklarına kanaat getirilen padişahın iradesi ile arabacı başılığa topçu başılığa Levend ve Üsküdar kışlalarındaki ortalara başbuğ ve ağa olarak atanabileceklerdi. Öğretmen yardımcılarının da yükselmeleri imtihanla mümkündü. Öğrenciler başlarına Humbaracı kalpağı giyiyorlardı. Bu kanunname ile öğrenciler Humbaracı kalpağının üzerine bulundukları sınıfları göstermek üzere beyaz ipekten şeritler koymaya başladılar.

Mühendishane’de Salı ve Cuma günleri ders yapılmazdı. Öğretmen ve öğrenciler haftanın diğer günlerinde okulda bulunmak mecburiyetinde idiler. Öğrenciler Perşembe ve Pazartesi günleri öğretmen yardımcıları ile birlikte araziye çıkar ve tatbikat yaparlardı.

Yeniçerilerin ortadan kaldırılması ile (1826) kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye taburlarına lüzumlu subaylar, Mühendishane-i Berrî öğrencilerinin en değerlilerinden seçilirdi. Subay ihtiyacının fazlalığı dolayısı ile Mühendishâne’nin kırk olarak tespit edilmiş olan öğrenci kadrosu yüze çıkarıldı. 1847 yılında zamanın ihtiyaçlarını karşılayacak kifayette subay yetiştirilmesi için Mühendishane nâzırlığınca hazırlanmış yeni bir lâhiya kabul olundu. Bu lâhiyada öğrenci sayısının artması ile binanın büyütülmesi, yeni bir matbaa ve kütüphanenin inşası ve tatbikî eğitim sahası yaptırılması isteniyordu. Bu işlerin yapılabilmesi için Mühendishane boşaltıldı. Öğrenciler Humbaracı Kışlası’na naklolundu. Mühendishâne’nin deniz tarafına dershane ve yatakhaneleri ihtiva etmek üzere yeni bir bina inşa olundu ve bu kısmın denize bakan cephesine padişahlara mahsus bir kısım ilâve edildi.

1848 yılında yürürlüğe giren bir nizâmnâme ile Mühendishane’de dört idadî sınıfı kurulmuş ve bu okuldan mezun olanların topçu ve istihkâm harbiyelerinde eğitimlerine devam etmeleri usulü konulmuştur. Yaşlanmış öğrenciler riyazi bahisleri anlamakta güçlük çekiyorlar ve imtihanlarda basan gösteremiyorlardı. Mühendishane’de yeni esasların uygulanmasına başlanmasından sonra yaşları küçük olanlar ve dersleri takip edebilecek olanlar Mühendishane’de bırakıldı ve bu öğrenciler topçu ve istihkâm sınıflarına ayrılarak harbiye öğrencisi olarak eğitimlerine devam ettiler. Yaşları ileri olanlar ise Tophane-i Âmire’ye gönderilerek burada tatbikî olarak yetiştirildikten sonra kabiliyet ve istidatlarına göre binbaşılığa yükseltilerek kıtalarda görevlendirildiler. 1847 yılından itibaren Mühendishane’yi iyi derecede bitirenlere Avrupa’da tahsil yapma imkânları sağlandı. Sultan Abdülaziz zamanında ve 1864 yılında askerî idadilerin Galatasaray’da bir araya getirilerek aynı tahsili yapmalarında fayda görüldü. Mühendishane idadisi de harbiye, bahriye ve tıbbiye idadî öğrencileri ile birlikte ders görmek üzere Mekteb-i İdadî-i Umumî ismini alan Galatasaray İdadîsi’ne gönderildi. Buradaki birlikte tahsil ancak üç yıl devam etti. Bahriye idadisi ilgililerinin şikâyeti ve Bahriye Nezâreti’nin müracaatı üzerine bu usul terk olunarak, her sınıf idadî yine kendi okullarına döndü. 1871 yılında topçu harbiyesi öğrencileri Pangaltı’daki Harp Okulu’na nakledildi. 1877-1878 Osmanlı- Rus Savaşı’nda Mühendishane binası askerî hastahane haline getirildi ve bir müddet bu şekilde kullanıldı. II. Sultan Abdülhamit Mühendishâne’nin Halıcıoğlu’ndaki eski binasında açılmasını arzuladığından idadî ve harbiye sınıfları tekrar Halıcıoğlu’na nakledildi. 1881 yılında kurmay sınıflarına ilâve olarak bir de mümtaz sınıf teşkil edildi. Mühendishâne’nin dört yıl olan eğitimi süresi beş yıla çıkarıldı.

1900 yılında Mühendishâne’nin eğitim süresi üç yıla indirildi. 1905′te Edirne, Manastır, Erzincan, Şam ve Bağdat şehirlerinde de birer harp okulu açıldı. Bu okullar 1908′den sonra kapatıldı. Yalnız Pangaltı’daki ve Halıcıoğlu’ndaki harp okulları açık bırakıldı. 1912′de Balkan Savaşı başlayınca Mühendishane Topçu Okulu’nun öğrencilerinden bir kısmı Çatalca’-daki bataryalann emrine gönderildi. Bir kısmı da Tophane’de görev aldı. Bir kısım öğrenciler de Rumeli’deki Doğu ordusunun çözülmesi ve Çatalca’da yeni bir savunma hattının meydana getirilmesine karar verilmesi üzerine topçu tümenlerinde çalışmak ve tahkimat işlerinde görev almak üzere cepheye gönderildiler. Bu suretle Balkan Savaşı süresince Hahcıoğlu Mühendishanesi kapalı kaldı. 1914′te okullar yine açıldı. I. Dünya Savaşı ilân edjldiği zaman Pangaltı Harbiyesi ve Mühendishane Harbiyesi kapatıldı. Askerî liseleri bitiren öğrenciler birliklere dağıtıldılar. Daha sonra da (1916) İstanbul’da açılan talimgahlarda yetiştirilmeye başladılar. Mühendishane I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar kapalı kaldı. Talimgâhlardaki öğrencilerin 1920 yılı Şubat ayında Muhtelit Harbiye Mektebi adı altında Halıcıoğlu’ndaki Mühendishane binasına yerleştirildiler ve derslere burada devam ettiler. Nisan 1920 yılında Halıcıoğlu Mühendishane binası îtilâf devletlerince işgal edildi. Öğrenciler Kuleli Lisesi binasına taşındılar. 5 Temmuz 1920 tarihinde bu bina da işgal edilince öğrenciler Kâğıthane’ye gönderildiler. Bu sırada birçok öğrenci Anadolu’daki millî orduya katılmak üzere İstanbul’dan ayrıldı.

Bahri Hümayin Mühendishanesi

11 Ekim 2007

Osmanlı İmparatorluğu deniz kuvvetlerine bilgili subay yetiştirmek maksadıyla XVIII. yüzyılda İstanbul’da açılmış olan ilk askerî denizcilik okulu. İmparatorluğun giriştiği savaşlarda uğradığı yenilgiler, bilgili subaylara olan ihtiyacı meydana koyduğundan I. Mahmut’un saltanatı zamanında ve 1734 yılında Üsküdar Mühendishanesi açılmış fakat bu okul hiçbir yeniliği kabul etmeyen, yeniçerilerin tepkisi dolayısı ile kapatılmıştı. Daha sonra III. Mustafa zamanında 1765′te okul ikinci defa Haliç Karaağacı’nda açılmış ise de, dersleri yarı gizli bir şekilde yapılan bu okul da kısa bir süre sonra kapatılmıştır.

Cezayirli Gazi Hasan Paşa, kalyon devrinde donanmada görev alacak subayların ve komutanların matematik, coğrafya, gemicilik ve deniz ile ilgili dersler okutulan bir meslek okulundan mezun olmaları lüzumuna inandığından kaptan-ı derya olunca böyle bir okulun açılması için gerekli teşebbüslerde bulundu. III. Mustafa ile I. Abdülhamit’e bu hususları arz etti. Gazi Hasan Paşa’nın teşebbüsü, nihayet 1776′da tersane içinde Darağacı denilen büyük maçunanın yakınında bir göz tadil ettirilmek sureti ile donanmaya geometri ve coğrafyadan anlar personel yetiştirilmek üzere bir “Hendese Odası” açılmak suretiyle gerçekleşti.

Osmanlı İmparatorluğu arşivinde Mühendishâne’ye ait önemli bir belge olan Küçük Hüseyin Paşa’mn 26 Ocak 1797 tarihli lâyihasının birkaç yerinde Mühendishâne’nin açılış tarihi H. 1190 (1776) olarak gösterilmiştir.

İlk açıldığı tarihlerde Mühendishane’de matematik, coğrafya ve harita (gemi seyri) dersleri okutuluyordu. Darağacı’ndaki okulda öğrenci sayısı çoğalınca bina küçük geldi ve Mühendishane 1781′de kalyonların inşa kızakları ve tersane zindanı yakınında Mühendishane olarak yapılan yeni bir binaya taşındı. Kadrosundaki öğretmenlere ilâve olarak İstanbul’da bulunan bazı Fransızlardan da öğretmen olarak istifade edilmeye başlandı.

1795′te Mühendishane’de bir gemi inşa sınıfı açıldı. Bu sınıfa 10 öğrenci alındı. Gemi inşa sınıfı öğrencilerine öğretmenlik yapmak üzere Fransa’dan getirilmiş olan Brun adındaki bir gemi inşa mühendisi atandı. 1795 yılında Mühöndishane-i Berrî açılınca her iki Mühendishane için yeni bir nizamname kabul olundu. Bu nizamnameye göre Mühendisha-nelerin         eğitim         sistemleri         birleştirildi.

Mühendishane-i Bahrî öğrencileri Perşembe ve Pazartesi günleri olmak üzere haftada iki gün öğretmen yardımcıları ile birlikte Mühendishane-i 861X1*-ye giderek bu okul öğretmenlerinden ders görmeye başladılar. Mühendishane-i Bahrî öğrencileri başlarına kalyoncu şalı sarmak, Mühendishane-i Berrî öğrencilerini ilk üç sınıfı humbaracı kalpağı üzerine beyaz ipek, son sınıf öğrencileri ise kalpaklar üzerine sırma şeritten işaretler koymak suretiyle birbirlerinden ayrılıyorlardı. Kaptan-ı derya Küçük Hüseyin Paşa iki Mühendishane’nin birleştirilmesi ile esas maksadın ortadan kalktığım görerek donanmaya iyi gemi kullanan, denizde gemi seyrini mükemmel bilen, haritadan anlayan subaylar ile tersaneye gemi inşa edebilecek eleman yetiştirilmek maksadı ile açılmış olan Mühendishane-i Bahrî öğrencilerinin derslerine kendi okullarında devam etmelerini sağlamak maksadıyla 1797′de bir lâyiha hazırladı ve bu lâfiiyâyı III. Selim’e sundu.Padişah lâhiyadaki istekleri tasvip etti. Bu suretle Mühendishane-i Bahrî’nin Mühendishane-i Berrî ile ilgisi kesildi. Mühendishane için daha elverişli bir binaya ihtiyaç duyulunca havuzlar sahasında yeni bir binanın inşasına başlanıldı. Kabakçı Mustafa ayaklanması bu binanın inşaatını durdurdu. XIX. yüzyıl başlarında Mühendishane-i Bahrî’nin kadrosu bir baş öğretmen, bir ikinci öğretmen yardımcısı, bir hattat, bir odacı ve 40 öğrenci idi 1821′de Kasımpaşa’da çıkan büyük yangın mühendishane binasını da yaktığından derslere bir süre ara verildi. 1822′de Divanhane yanındaki Parmakkapı mevkiindeki errehâne içinde tadilât ve ilâveler yapıldı ve Mühendishane burada açılarak derslere tekrar başlanıldı.

Mühendishane-i Bahrî, Prens adalarındaki asayişin muhafazası maksadı ile II. Mahmut tarafından 1828′de deniz erleri için Heybeliada’da yapılmış olan Bahriye Kışlası’na taşındı. Kasımpaşa’daki yeni bina 1838′de tamamlandı ve Heybeliada’da bulunan Mühendishane, Mekteb-i Bahriye adı verilen yeni binaya taşındı. 1848′de Kasımpaşa’daki bu okul binasının deniz hastanesi olarak kullanılmasına ve Bahriye Okulu’nun da Heybeliada’ya nakline karar verilmesi üzerine adadaki kışlanın tadiline ve onarımına başlandı. Kışlanın okul haline getirilmesi, 1850′de sona erdi. Bahriye Mektebi bu tarihte Kasımpaşa’dan Heybeliada’ya taşındı. Abdülaziz zamanında (1865) bütün askeri idadilerin ders programlarının birleştirilmesine ve bu okulların toplu bir halde Galatasaray’ında ders görmelerine karar verildi. Fakat Bahriye îdâdîsi bu birleşmeden çok zarar gördüğünden yapılan müracaatlar üzerine birleşmelerinden üç yıl sonra îdâdîler kendi okullarına döndüler. Bu yıllarda bahriye okulu tahsili; dört yıl îdâdî, dört yıl Bahriye (Harbiye karşılığı) olmak üzere sekiz yıl idi. 1878′de Bahriye idadisine öğrenci yetiştirmek üzere Kasımpaşa’da bahriye rüştiye mektebi açıldı. Bu okulu bitirenlerden isteyenler Bahriye îdâdîsine alınmaya başlandı. Abdülaziz zamanında okul gemisi gezilerine önem verildi. Bahriye üçüncü sınıflan 1873′te okul gemisi olarak tahsis edilen “Hüdâven-digâr” firkateyni ile Ege, Adriya ve Akdeniz’de eğitim gezisine çıktılar ve bu gezide Ege ve Adriya limanlarından başka Girid Adası Tunus ve Trablusgarp limanları da ziyaret edildi. 187 5′de bahriye üç ve dördüncü sınıflan kaldırıldı. Bahriye öğretimi iki yıla indirildi. Bahriye ikinci sınıfı bitiren öğrencilere mühendis denildi Mühendislik kara ordusundaki mülâzim-i sanî (teğmen) rütbesinin karşılığı bir rütbe idi. İki yıl olan mühendislik süresi 1877 Osmanlı-Rus savaşında bir yıla indirildi ve daha sonra tekrar iki yıla çıkarıldı.

Bahriye Okulu uzun yıllar bir nazır ve bir de müdür olmak üzere yüksek rütbeli iki kişi tarafından idare edildi. Bahriye Okulu nazırlığı 1909 yılında kaldırıldı. Okul komutanlığı kuruldu. Komutanlık unvanı kısa bir süre sonra okul müdürlüğüne çevrildi.

1915′te Kasımpaşa’da tersane içinde Camialtı mevkiinde deniz hapishanesi yanındaki binada çarkçı bahriye okulu açıldı. Bu okul daha sonra hükümetçe satın alınmış olan Heybeli’deki eski Rum Ticaret Okulu binasına taşındı ve mütarekeyi müteakip güverte bahriye okuluna nakledilerek derslere burada devam edildi.l916′da çarkçı bahriye okuluna bağlı olarak iki yıllık bir bahriye kâtip okulu açıldı. Bu okul da mütarekede çarkçı bahriye okulu ile birlikte Güverte Bahriye Okulu’na intikal ederek derslere bu okulda devam edildi.

Mütareke devresinde Bahriye Okulu’na öğrenci alınmadığından I. Dünya Savaşı sırasında okula alınmış olan güverte, makine ve kâtip sınıflarındakiler öğrenimlerine devam etmişlerdir. 1922′de okul süresi üç yıla indirildiğinden bu yıl iki sınıf birden mezun olmuş ve dört yıl okuyan öğrenciler bir yıl deniz talebeliği yaptıktan sonra mühendisliğe yükseltilmişlerdir.