Meclisi Valayı Ahkami Adliye

11 Ekim 2007

II.Mahmut döneminde ıslahat hareketlerinin gerektirdiği yeni nizamnameleri hazırlamak, memurların muhakemesiyle meşgul olmak, gerek görülen devlet işlerinde oy vermek üzere 1837 yılında kurulan meclisin adıdır. Tanzimat’tan sonra işlerin çoğalması sebebiyle “Meclis-i Ali-i Tanzimat” ve “Meclis-i Ahkâm- ı Adliye” birleştirilerek yine “Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye” adı altında bir meclis oluşturulmuş ve bu meclis idare, tanzimat, adliye adlarıyla üç kısma ayrılmıştır. İdare kısmı mülkî ve malî işlerle, tanzimat kısmı kanun ve nizamnamelerin tedkik ve düzenlenmesiyle, adliye kısmı da bazı dâvalarla meşgul olmuştur. 1867 tarihinde bu meclis tekrar “Divan-ı Ahkâm-ı Adliye” ve “Şûra-yı Devlet” olmak üzere iki kısma ayrılmıştır.

Meclisi Mebusan

11 Ekim 2007

Osmanlı Devleti’nde ilk defa 1876 Ka-nun-ı Esasi’sine göre kurulan millet vekilleri meclisi. Hükümet organlarının kendi yetki ve görev alanları içerisinde çalışmasını belirten, kuvvetler ayrılığı ilkesine göre; bu güçler yasama, yargı ve yürütme başlıkları altında toplanmıştır. Yasama görevini üstlenen meclisler, 1876 Anayasa’sına göre ayan ve Meclis-i Meb’usan adı altında Osmanlı parlamentosunu oluşturmuşlardır. ayan Meclisi üyelerini, padişah tayin ederken Meclis-i Meb’usan üyeleri, iki dereceli seçim sistemiyle seçilirlerdi.

1876 Kanuni Esasi’nin ilk şekli ve kısa süren uygulamasına göre Mebusan Meclisi, aksi kararlaştırılmadıkça açık olarak görüşmeler yapabilen, kanun teklif ve görüşme yetkileri oldukça sınırlı bir meclisti. Mebusların kanun teklifi yetkileri kendi görev alanlarıyla sınırlıydı. Ayrıca görüşülecek kanun teklifleri için padişahtan izin almak gerekiyordu. Dört yıl için seçilen üyeler, her elli bin Osmanlı erkek vatandaş için bir kişi olmak üzere yüz otuz kişilik bir meclis teşkil etmişlerdir. Siyasi sebepler yüzünden ilk seçim, meclisin bir an önce toplanabilmesi için Talimat-ı muvakkate adı verilen geçici bir düzenlemeyle yapıldı. Meclis-i Meb’usan yetki ve etki alanının sınırlı olmasına rağmen siyasi bakımdan önemli sayılabilecek işler yapmıştır. Sultan II. Abdülhamit’in 1877 yılında Meclis-i Meb’usan’ı dağıtmasıyla 30 yıldan fazla meclis toplanamamıştır. 1908 yılında Kanun-ı Esasi’nin yürürlüğe konmasıyla seçimler yapılmış ve Meb’usan Meclisi yeniden çalışmaya başlamıştır.

Mecelle

11 Ekim 2007

Mehmet Cevdet Paşa’nın başkanlığı altında bir kurul tarafından, 1869-1876 yılları arasında hazırlanan, fıkıh hükümleriyle bu konulardaki çeşitli içtihadları bir araya getiren medeni kanun.

Osmanlı Devleti’nde İslam hukuku yürürlükte olduğundan, davalar fıkıh hükümlerince sonuçlandırıldı. Bir mesele hakkında ayrı ayrı fetvalar alınabilmesi, dolayısıyla içtihad birliğinin olmaması halkın adalete olan güvenini sarsmaktaydı. Ayrıca yabancı devletlerin, Hıristiyan tebaanın medeni kanundan eşit olarak yararlanması için, Osmanlı Devleti’ne baskısı, yeni bir medeni kanuna olan ihtiyacı körüklemiştir. Bunun için Ali Paşa’nın taraftarları Batı’dan alınacak bir medeni kanunun, İslami hükümlerle birleştirilerek uygulanması görüşünü savundu. Buna karşılık Ahmet Cevdet Paşa taraftarları ise, Hanefi mezhebinden derlenecek hükümlerin bir araya getirilmesiyle hazırlanacak medeni kanun” görüşünü ortaya attı. İkinci görüşün kabul edilmesiyle “Mecelle Cemiyeti” adını alan bir kurul oluşturuldu.1869 yılında Ahmet Cevdet Paşa’nın başkanlığında çalışmaya başlayan kurul, 7 yılda Mecelle-i Ahkam-ı Adliye denilen medeni kanunu ortaya çıkardı.

Mecelle, bir giriş ve on altı kitaptan meydana gelir. Bunlar Bey, İcare, Kefalet, Havale, Rehin, Emanet, Hibe, Gasp ve İtlaf, Hacir, İkrah ve Şufa, Şirket, Vekalet, Sulh ve İbra, İkra, Dava, Beyyinat ve Kaza’dır. Mecellenin tamamı 1851 maddeden ibarettir.

Mecelle, umumi hükümlerin miras hukukunun ve zaman aşımı müessesesinin olmasıyla diğer medeni kanunlardan ayrıdır. Özü bakımından Mecelle, irade serbestliğini temel kaide kabul eden bir yapıdadır. Ancak, kişilerin irade serbestliği kaidesi, dini kaidelere uyduğu ölçüde geçerlidir. Mecellenin giriş kısmında bulunan, ahlaki esasların iktisadi ihtiyaçların üzerinde tutulacağını gösteren hüküm de, bu anlayışı belirlemektedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 17 Şubat 1926 tarihinde kabul edilen Türk Medeni Kanunu ve bu kanunun uygulanmasını göstermek için çıkartılan, 4 Ekim 1926 tarihli ve 864 sayılı kanunun 43. maddesinde, mecellenin yürürlükten kaldırıldığı belirtilmiştir.

Mertulos

11 Ekim 2007

Yeniçeri Ocağı kurulmadan önce Hıristiyanlardan meydana gelen ve ordunun geri hizmetlerinde çalışan teşekküllerden birinin adıdır. Martulos silâhlı anlamına gelen Rumca bir kelimedir. Martuloslar başlangıçta çok az sayıda idiler. Ancak Trakya, Makedonya ve Teselya’nın fethiyle buraların yollarının ve sarp geçitlerinin asayişinin korunması Martuloslara bırakıldı ve sayıları da arttırıldı. Daha sonra Bosna ve Macaristan’da sınıra yakın kalelerde görevlendirildiler.

Martulosların bölük kumandanları ve bir kalede bulunan çeşitli bölüklerin de ağası vardı. Martulosların subayları ve özellikle kalelerdeki ağaları Müslüman olurlardı. Başlangıçta Rumlardan kurulu olan Martuloslar arasına daha sonra diğer Hıristiyan milletlerden de katılmıştır. Bosna sınır kalelerindeki Martuloslar Müslüman oldukları halde yine aynı adı muhafaza etmişlerdir. Martuloslar maaşlı olup, on iki akçeye kadar günlük alırlardı.

Tanzimat’la birlikte bu teşkilâtta tarihe karışmıştır.

Levend

11 Ekim 2007

Delikanlı, boylu-boslu, yakışıklı, yiğit, çevik gibi anlamlara gelen ve çoğulu Levendat olan kelime, bir çeşit kara ve deniz askerlerini ifade eder. Bunlar, Donanma ve Kara levendleri olmak üzere ikiye ayrılırlar:

Donanma Levendleri: Derya Kalemi’ne bağlı Sancaklarda yerli kulu askerlerine verilen addır. Bunlarda Levend-i Türkî, Levend-i Rûmî olmak üzere ikiye ayrılırlardı. Bu levendler donanma hizmetine İne-bahtı Savaşı’ndan sonra girmişlerdir. Derya sancak beylerinin emrinde sefere çıkarlardı. Bunlar tımarlı deniz askeri olup, donanmada yaya askerî olarak kullanılırdı. Kılıç, mızrak, uzun namlulu tüfek ve tabanca taşırlardı. Rum Levendleri ise daha çok, kürekli çektirilerde görev alırlardı. Levendlerin komutanına “Şeh Levend” denilirdi. Kıdemlerine göre “çektiri, firkate, kalyon levendi” adını taşırlar, içlerinde en kıdemlisi de, kıç kasarada görev yaptığı için “kıç levendi” adım taşırdı. Türk ve Rum levendlerînin kıyafetleri farklı idi. Türkler genellikle başlarına kırmızı barata, sırtlarına kollu, beyaz gömlek üzerine kırmızı cepken, ayaklarına mavi renkte kısa şalvar ile yemeni giyer, san kuşak sararlardı. Rum levendleri de, mavi sarık ve kuşak ile yeşil cepken ve kısa şalvar giyerlerdi. XVII. yüzyılda Rum levendleri dağıldıktan sonra, levendler, kalyoncu adını aldılar ve Osmanlı donanmasının görevli askerleri haline geldiler. Donanmanın her yıl seferden dönüşünde yoklamaya tâbi tutulurlar, sefere katılmayanların kayıtları silinerek maaşları kesilirdi. Bunlardan İstanbul’da oturanlara “Yerli Levendler” denirdi. Subayları “Levend Ağası” unvanını taşır, bunların âmiri “Baş Ağa” unvanıyla anılırdı.

Kara Levendleri: Osmanlılarda XVI. yüzyıldan itibaren aylak, boş gezen, eşkıya takımından meydana gelen bir de Kara levendleri vardı. Bunlar donanma levendlerinin açıkta kalmaları üzerine Anadolu’da eyalet ve sancaklarda hizmet almaları ile “AtlıLevend” veya “Levend Süvarisi” yahut “Kapılı Levend” adı ile yeni bir askerî sınıf meydana getirmişlerdi. Görev bulamayanlar da başıboş, serseri oldukları, eşkiyalık yaptıkları için bunlara da “Kapısız” yahut “Kara hırsız levend” denildiği bilinmektedir.

XVI. yüzyılda Kara levendlerinin doğusundaki sosyal sebeplerin başında, Anadolu’da toplanan nüfus fazlalığı gelmekteydi. Zengin devlet memurlarına ve büyük tüccarlara ağır faizlerle borçlanan, zamanla borcunu ödeyemeyen çiftçiler topraklarını ellerinden kaptırıyorlar veya yerlerini terk ederek işsiz, güçsüz, aylak bir takım meydana getiriyorlardı ki bunlara “levendât” da deniyordu. Levendlerin toplanıp ayaklanmaları Konya Savaşı’ndan sonra kendini gösterir. Bu savaşta yenilgiye uğrayan levendler, bazı bölgelerde eşkıyalık hareketlerine girişmişlerdi. Levendlerin haramilik denilen bu hareketlerini önlemek için Sultan Kanunî Süleyman’ın silâhlan toplatma çabası fayda vermemişti. III. Murat eli silâh tutan reayayı Levend bölükleri olarak teşkilâtlandırdı. Fakat bunlar maaş almadıklarından yine bir soyguncu olarak kaldılar. 1578 yılında Lala Mustafa Paşa İran seferine çıktığı zaman orduya katılmayan levendler, işten uzaklaştırılmış ve kaçak hükümet mensuplarının başkanlığında toplanarak ilk levend bölüklerini meydana getirmişlerdi.

XVII. yüzyılda Anadolu, levend adını alan bu kimselerin çeşitli davranışlarına sahne olmuştur.

1595′de III. Mehmet, Eğri seferine çıkmadan önce yeni bir devlet fermam yayınladı ve kapılı, kapısız denilen levend eşkıyasına karşı halkın yiğitbaşılar komutasında “ilerleri” meydana getirmelerine izin verdi. Fakat Anadolu’da ve Rumeli’de kapılı, kapısız, beylik veya hırsız levendlerin halka ve köylere yaptıkları zulmün önü alınamadı. Bu yüzden 1688 tarihinde levendlerin görüldükleri yerde öldürülmelerine karar verildi. Bu tedbirler de bir sonuç vermeyince 1699′da yayınlanan bir fermanla, kapılı levendlerin kaldırılıp yerine “beşli tüfekçi” ve “deli” yazılması istenildi. 1723 yılında İran seferinin başlamasıyla levendlerin eşkıyalık hareketleri yeniden ortaya çıktı. 1776′da da bir fermanla varlıkları kesin olarak ortadan kaldırıldı.

Kul kethüdası

11 Ekim 2007

Yeniçeri Ocağı’nın en yüksek rütbeli subaylarından birinin unvanı idi. “Ocak Kethüdası”, “Kethüda Bey” de denilirdi. Yeniçeri Ağası ile Sekbanbaşıdan sonra gelen Kul Kethüdası, aynı zamanda Ağa’nın yardımcısı durumunda idi. Daha sonra Sekbanbaşıdan fazla bir itibar kazanmış ve tamamıyla Yeniçeri Ağası’nın yardımcısı olmuştur.

Kul Kethüdası, mutlaka ocaktan yetişir ve sırasıyla kademe kademe yükselerek bu mevkiye gelirdi. Bu sebeple Kethüdalar ocağın usul ve kaidelerini çok iyi bilirlerdi. Yeniçeri ağaları ocak dışından da seçildikleri ve bu gibilerin ocak nizamlarını bilemeyecekleri için Kul Kethüdası’nın ocaktan yetişmiş olmasının şarta bağlanması, Ağa’nın eksiklerini tamamlaması yönünden alınmış iyi bir tedbir sayılmaktadır.

Kethüdanın imtiyazlarından biri de Yeniçeri Ocağı’nın izni olmadıkça, padişah tarafından azli edememesidir.Buna karşılık Yeniçeri ağasının azli, diğer yüksek görevlilerinki gibi kolay olmamakla beraber, Ağa bu imtiyazdan mahrumdu. Kethüda, Yeniçeri Ağası’nın maiyetinde olmasına rağmen ocakta nüfuzu ağadan daha geçerli idi. Yeniçerilerin işleri Ağa Kethüda arasında kararlaştırılırdı. Kethüda, çorbacıların altında olan rütbelerin azil ve tayinine yetkili fakat Yeniçeri Ağası’nın da iznini yerine getirmeye mecburî idi. Savaş ve kuşatmalarda saldırı ve savunma önlemlerini alırdı.

Kul Kethüdasının başlıca görevi ocağın yönetimiyle ilgilenmekti. Bir çeşit levazım başkanıydı. Ocağın zabıta vazifesi ve kanunlarla nizamların tatbikine nezaret de görevlerindendi. Kul Kethüdası, Ağa Divanı’nda üye idi. Ağa ile görüşmek isteyenleri görüştürür, ocak davalarına da bakardı.

Kul Kethüdası basma yeniçerilerin resmi günlerde giydikleri keçe-külâh cinsinden, fakat onlarınki gibi çok arkaya sarkmayan ve alta gelen tarafı dört parmak sırma ile işlenmiş olan bir serpuş giyerdi. Bunun sırma işlemeli yere sokulan kısmın üst tarafı kırmızı çuhayla kaplı ve daha üstünde ise yarısı ön ve diğer yarısı arka tarafa sarkan yelpaze şeklinde bakılçıl kuşu tüyünden bir sorguç takılı idi. Sağa mail olarak kezalik önden ikinci bir sorguç daha bulunurdu. Kethüda’nın kürkü, kaftanı, elbisesi, kuşağı, Yeniçeri Ağası’nın giydikleri ile aynı modeldi. Yalnız Yeniçeri Ağası’nın kürkünün kol atlası beyaz, kethüdanınki yeşildi. Ayağına da, ağa gibi mest papuç değil sarı çizme giyerdi.

Kul Kethüdası, ocağın padişahla olan ilişkilerini düzenleyen görevli siydi.

Ağa bölüklerinin kuruluşuna kadar yeniçeri kethüdalarının belirli bir odası yoktu. Kethüda, baş yayabaşının odasında bulunurdu. Fakat ağa bölüklerinin kuruluşundan sonra Birinci Ata Bölüğü, Kethüda’ya oda olarak verilmiştir. Bundan sonra ocağa kethüda olanlar birinci bölük odasında oturmuşlardır. Kul Kethüdası terfi ederse sekbanbaşı olurdu. Sekbanbaşılık gözden düştükten sonra Kul Kethüdalarının yeniçeri ağalığına tayin edilmeleri kanun oldu ve bu şekil ocağın ilgasına kadar devam etti.

Ağa bölüklerinden Kethüda’ya ait olan birinci odanın mevcudu diğer odalara göre daha çok olup yedi, sekiz yüzü geçiyordu. Bu da kethüdanın yüksek mevki ve nüfuzu gereği idi. Burada bulunanlar kethüda bölüğüne geçmekten gurur duyarlardı. Birinci bölük odasından varis bırakmayan vefat edenlerin mirası Kethüda’ya ait idi.

Kethüda’nın yevmiyesinden başka İstanbul’da ve bir kısım vilayet ve kaza merkezlerinde bulunan kullukları yani karakolların kulluk isteyen (karakol zabitliği) yeniçerilere tevcihi ve bunların kulluğa tayini dolayısıyla verecekleri para, kethüda beyin tahsisatına dahildi. Oldukça fazla tutan bu kullukların işlemleri ve paralarının tahsili kethüdanın bir kâtibi ile kethüda beyin bir saracı tarafından temin edilirdi.

Kulluklar İstanbul ve Taşra kullukları ismiyle iki kısım olup İstanbul kullukları üç ay ve Taşra kullukları ise dokuz ay süreyle verilirdi.

Hicrî 1241 (1825)’de ocakla beraber kethüdalık da lağvolunmuştur.

Korucu

11 Ekim 2007

Yeniçeri Ocağı’nda bölük ve sekbandan seçilen, yaşlılığı dolayısıyla sefere katılamayan kıdemli yeniçerilerdir. Bunlar, İstanbul’un muhafazasında kalır, ocağı beklerlerdi.

Fatih döneminde kurulmuş olan bu teşkilâtın Kanuni devrinin sonlarında mevcutları 80 iken 1595′te sayıları bine yükselmiştir. Zaman zaman bir kısmı sefere götürülür, fakat savaşa katılmayıp geri hizmette görevlendirilir, tecrübelerinden yararlanılırdı. Bundan başka has ahıra bağlı mer’a ve çayırları,koruları, su yollarını korumakla da görevli idiler.

Kapıkulu

11 Ekim 2007

Osmanlı Devleti’nde doğrudan doğruya hükümdarın şahsına bağlı hassa veya merkez ordusu askerlerine verilen ad. Osmanlı Devleti’nde ordu fikri Orhan Gazi ile başlamıştır. Osman Gazi döneminde de Gaziyân-ı Rum, Ahiyân-ı Rum, Abdalân-ı Rum, Bacıyân-ı Rum adlarını taşıyan Ahiler ve Bâbaîler vardı. Ama bunların teşkilâtlandırılması Orhan Gazi döneminde olmuştur. Kuruluşu kesin olarak bilinmemekle beraber Orhan Gazi döneminde yaya ve müsellem denilen ilk muvazzaf birlikler mevcuttu.

Candarlı Kara Halil’in gayretleriyle kurulan bu birlikler, devlet hudutlarının genişlemesi sonucu yetersiz kaldı ve Osmanlı Kapıkulları teşkil edildi. Osmanlı Kapıkulları devlet merkezinden Osmanlı padişahlarının emir ve kumandası altında ve onların şahıslarına bağlı, maaşlı yaya ve atlı askerî ocaklar olarak kurulmuşlardır.

Kapıkulu ocaklarına asker sağlamak amacıyla I. Murat, Gelibolu’da bir Acemi Ocağı kurarak esir Hıristiyan gençlerinin belirli bir terbiye aldıktan sonra Kapıkulu ocaklarına kabul edilmeleri kaidesini koymuştur. Kapıkulu ocaklarının temelini teşkil eden Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşu ise Edirne’nin fethini takip eden günlerde olmuştur. Osmanlı Devleti’nde Kapıkulu ocaklarının kuruluşu H. 761 (1360) tarihinde Pençik kanununun çıkarılması ile başlar. Kapıkulu için başlangıçta esirlerin beşte birinin yetiştirilmesi düşünülmüşken, daha sonra bu durum ihtiyacı karşılamamış ve devşirme sistemi kurulmuştur .Bu gençler ister esir, ister devşirme olsun 3,5, 8 yıl çiftçilerin hizmetinde çalıştırılarak Türk âdetlerini öğrenmeleri sağlanırdı. Bundan sonra bu gençler Acemi Ocağı’na geri dönerler ve ocakta askerî disipline tabi tutulurlardı.

Kapıkulu ocaklarının kuruluşları sırasında tespit edilen kanun ve nizamlar hakkında tafsilatlı bilgi yoktur. Bu ocaklar zaman içinde geliştirilmişler ve en mükemmel duruma Sultan Kanunî Süleyman zamanında gelmişlerdir. Acemi Ocağı, kaynak olarak bir tarafa bırakılırsa. Kapıkulu ocaklarından ilk kurulanı Yeniçeri Ocağı’dır. Bu ocağı Topçu, Cebeci ve Top Arabacıları Ocağı takip etmiş, atlı birlikler olarak da Silahdarlar Ocağı kurulmuştur. Sultan Fatih Mehmet zamanında Sipahi ocağı kurulmuş, bunlara sağ ve sol olmak üzere Ulufeciler ve Garipler ocakları eklenerek, atlı sınıflar altı ocağa çıkartılmıştır. Devletin sınırları genişledikçe Kapıkullarına merkez ordusu olmaları özellikleri yanında kale muhafızlığı görevleri de verilmiştir. Ayrıca eyaletlerde Yerlikulu, Yeniçeri, Topçu ve Cebeci birlikleri teşkil edildiği gibi, Lağımcı ve Humbaracı ocakları da açılmıştır. XVI. yüzyıl ortalarında acemiler dışında yaya olarak Yeniçeri, Cebeci, Topçu, Top Arabacı, Lağımcı ve Humbaracı ocakları, atlı olarak da Sipahi, Silahdar, Sağ Ulufeciler, Sol Ulufeciler, Sağ Garipler ve Sol Garipler ocaklarından meydana gelmekteydi.

İki buçuk yüzyıla yakın bir süre padişahın Hassa kuvvetlerini teşkil ettikleri ve devamlı olarak padişahların maiyetinde bulundukları için Kapıkulu ocakları sıkı bir disiplin altında kalmışlar ve Osmanlı ordusunun çekirdeğini meydana getirmişlerdir. Padişahlar bu dönemlerde Kapıkullarının başında seferlere katılırlar ve asker padişaha büyük saygı duyardı. Padişahlar sefere katılmamaya başlayınca askerle padişah arasıdaki saygı-sevgi bağı gevşedi. Padişahın denetiminden mahrum askerlerde disiplin yok oldu. Ayrıca XVI. yüzyıl sonları ve XVII. yüzyıl başlarında açılan Avusturya ve İran seferlerinde, ihtiyaç sebebiyle dışarıdan asker alınması da ordu disiplinin bozulmasında etkili olmuştur. Böylece XVIII. yüzyılda Kapıkulu ocakları disiplinsiz, her hangi bir topluluk haline gelmiştir. Bu duruma karşı ilk defa tedbir almayı düşünen II. Osman, Kapıkullarının şiddetli tepkisiyle öldürülmüştür. Şiddet kullanarak ordu içindeki disiplini sağlamaya çalışan IV. Murat, bu işi başaramadan ölmüştür. XVII. ve XVIII.yüzyıldaki ağır yenilgiler Kapıkullarına kuvvetli bir ıslahat yapılması fikrini doğurmuştur. Kapıkullarının temelinde ıslahat yapılması fikrine ilk inanan padişah III. Mustafa’dır. III. Mustafa, II. Osman’ın düştüğü hatayı tekrarlamamış, direk yeniçerilere değil Topçu Ocağı’nı ıslahla işe başlamıştır. I. Abdülhamid zamanında da Sürat Topçuları Lağımcı ve Humbaracı ocaklarında başarılı sonuçlar alınmıştır. III. Selim ise Bostancı Ocağı’na bağlı olarak Nizamı Cedîd adlı yeni bir ocak kurmuştur. Fakat Batı tekniğine uygun olarak yapılan bu ıslahat korkunç bir tepkiyle karşılanmış ve III. Selim çıkan ayaklanma ile öldürülmüştür . Alemdar Mustafa Paşa Nizam-ı Cedîd gibi Sekban-ı Cedîd adlı yeni bir ocak daha kurduysa da kısa bir süre sonra çıkan ayaklanma ile bu hareket de başarıya ulaşamamıştır. II. Mahmut Yeniçeri Ocağı’nı ıslah etmek için Eşkinci Ocağı’nı kurmuştur. Bu sefer de büyük bir tepkiyle karşılaşıldı ise de II. Mahmut kararlı bir şekilde, sadrazam. Selim Mehmet Paşa, Darendeli İzzet Mehmet Paşa ve Ağa Hüseyin Paşa gibi devlet adamlarının yardımlarıyla ile ayaklanan yeniçerilerin kışlalarını topa tutturdu ve kuruluşundan 465 yıl sonra Haziran 1826′da Kapıkulu ocaklarını ortadan kaldırdı.

Kapıkulu Süvarileri

11 Ekim 2007

Osmanlı merkez ordusunun atlı birliklerine verilen ad. Osmanlı Devleti’nde Kapıkulu süvarisinin kanunnâmeye göre sipahi ve silahtar adlarıyla teşkili ilk defa Rumeli beylerbeyi Kara Timurtaş Paşa’nın tavsiyesi üzerine I. Murat tarafından kurulmuştur. Kapıkulu süvarisi genellikle altı bölük halinde teşkilatlandırılmıştı, tik önce silahtarlar bölüğü kurulmuş, Fatih devrinde sipahi bölüğü açılarak silahtarlara verilmişti. Yine XV. yüzyılda sağ ve sol ulûfeciler ile sağ ve sol garipler meydana getirilerek Kapıkulu süvarileri kadroları tamamlanmıştır.

Kapıkulu süvarilerinin derece ve maaşları yaya Kapıkulu askerlerinden daha yüksek tutulmuştu. Fakat hükümet üzerindeki tesirleri bakımından yayalardan daha tesirsiz durumdaydılar. Kapıkulu süvarisini, tımarlı süvarilerden ayırt etmek için Kapıkulu süvarileri için Bölük halkı veya altı bölük hattı adlan kullanılmaktaydı. Yeniçeri Ocağı’nda,” hizmet etmiş ve terfi etmeye hak kazanmış subay ve erler Kapıkulu süvarileri arasına alınırdı. Bu ocak değiştirmeye Bölüğe çıkma denilirdi. Topçu, Cebeci, Humbaracı ocaklarından Kapıkulu seçilmek oldukça zordu. Enderûn-ı hümâyûn ile kuruluşlara, saraya bağlı olan Galatasaray, Edirne Sarayı ve İbrahim Paşa Sarayı’nda hizmet eden oğlanlar, çıkma zamanlarında altı bölükten birine geçirilirlerdi. Kapıkulu süvarilerinin mevcutları zaman zaman değişmiştir. 1453′de beş bölük olan sipahi ve silahtarlar ikişer bin, öteki bölüklerde mevcutları dört bin olmak üzere toplam sekiz bin kişilik bir Kapıkulu süvarisi vardı.

Kapıkulu süvarilerinin hepsi İstanbul’da bulunmazdı. Bunların at ve hayvanlarının çokluğu, maiyet beslemek mecburiyetinde olmaları sebebiyle İstanbul’un civarında oturmaları gerekiyordu. Ancak bölük ağaları, kethüda ve çavuşları ile katipleri İstanbul’da kalırlardı. Sadece kethüda yerleri taşrada bulunur, Kapıkulu süvarilerinin inzibatını sağlamak ve ceza alanların cezalarını uygulamakla yükümlü tutulurlardı. Devlet merkezinde bulunan süvarilerin XVIII. yüzyılda mevcutları 1500 kadar olup, Divân günlerinde padişahın maiyetinde görev alırlardı. Bunlar İstanbul’da Süleymaniye’deki bekâr odalarında Sultan Ahmet, Elçi Kurşunlu ve Yenicami hanlarında ikâmet ederlerdi. Taşraya çıkan Kapıkulu süvarileri, ise Kütahya ile Edirne arasında, yeni Marmara bölgesinde oturmak zorundaydılar. XVI. yüzyılda teşkilatın bozulmasıyla bunlar Anadolu ve Rumeli’de istedikleri yerlerde oturmaya başladılar. XVII. yüzyılda bunlar nispeten disiplin altına alınmışlardı.

Sipahiler savaş sırasında, padişahın sağında, silahtarlar solunda yer alırlar, Otağ-ı hümâyûnda nöbet beklemek, ulûfeciler hazine-i hümâyunu korumak, garipler de padişahın çadırını korumak gibi görevlerle yükümlü idiler.

Kapıkulu süvarilerinin evlenmeleri genellikle daha kuruluş yıllarından itibaren kabul edilmiştir. Bunların yetişkin oğullarının da Kapıkulu süvari ocaklarına alınmaları kanunla belirlenmişti. Ancak bunların ocağa girişi babalarının ölümü ya da babalarının oğulları lehine ulufelerinin bir kısmından vazgeçmeleri ile mümkün olurdu. Ancak ocakların disiplini bozulunca bunlar gelişi-güzel kaydedilmeye başlandılar.

Kapıkulu süvarileri özellikle XVII. yüzyılda çıkan ayaklanmalarda devlete büyük zararlar vermişlerdir. Hüsrev Paşa’nın Üsküdar, Diyarbakır ve Mardin ayaklanmalarını yöneten yeğeni Deli İlahî ve Niğde’de ayaklanarak İstanbul üzerine yürüyen Gürcü Nebi bunlardan bazılarıdır. Kapıkulu süvarilerinde disiplinsizliğin ilk örneği, savaşa katılmamakla baş göstermiştir. II. Osman döneminde 20 bin olan ocak mevcudu, savaş sırasında 5-6 bine kadar düşüyordu. 1812 yılında ise 100 kadar süvarinin savaşa katıldığı görülmüştür.

Kapıkulu süvarilerini disiplin altına alma teşebbüsleri başarılı olamamış, büyük tepkilerle karşılanmıştır. 1687′de veziriazam Süleyman Paşa’nın Kapıkulları üzerine giriştiği hareket, çıkan büyük bir ayaklanma ile kendisinin katline ve IV.Mehmet’in tahttan indirilmesine sebep olmuştur.

Kapıkulu süvarileri arasında hükümete başkaldırarak, Divan-ı hümâyûnu basan ve padişahı tehdit eden ilk ocak Kapıkulu süvarileridir. III. Murat’ın cülusunda cülus bahşişi için Kapıkulu süvarileri Di-van’ı, basmışlar, Sokullu Mehmet Paşa bunları güçlükle ikna etmiştir.           

Kapıkulu süvarileri derece itibariyle Yeniçerilerden üst durumda idiler. Bu sebeple aralarında bir çekişme vardı ve durum özellikle savaşlarda kendini göstermekteydi. XVII. yüzyılda saray kadınlarının ve ağaların saltanatı döneminde bu iki ocak birçok defa karşı karşıya geldiler. Kapıkulu süvarileri dağınık olduklarından mücadeleyi kaybettiler ve Yeniçeriler devletin tek gücü halini aldı. 1588′de başlayan sipahi ayaklanmalarını 1595, 1597, 1603, 1622, ;1623, 1632, 1648. 1654, 1656, 1657 ve 1687 yıllarındaki ayaklanmalar takip etti. 1597 ve 1603 ayaklanmalarında yeniçeriler, Kapıkulu süvarilerini büyük hezimete uğrattılar. 1631, 1656 ve 1657′de Kapıkulları iyice ezilmişler ve askerî sınıfın en yüksek derecesinden en aşağı derecesine düşmüşlerdir. 1826′da Kapıkulu ocakları lağvedilirken Kapıkulu süvarileri yok denecek kadar azalmışlardı. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra Şûra-yı saltanatta verilen bir kararla, altı bölük halkı da lağvedildi. Karar vilayetlere de tebliğ edilerek Kapıkulu süvarileri kethüda yerleri ile sahipliklerine de son verildi.

Kalyon

11 Ekim 2007

Birden fazla güvertesi olan ve yelkenle kullanılan büyük savaş gemisi.

Kalyonların, karaka, barca, karavelâ, burton gibi çeşitleri vardır. Osmanlı Donanması’nda kalyonlar ilk olarak II. Bayezid döneminde kullanılmıştır. O dönemde kalyonlara (göğe) deniliyordu. Kanunî döneminde, bin beşyüz ile ikibin tonilâto arasında yük taşıyan “baraka” türünden büyük gemiler kullanılmıştır. Bu gemiler, kürekle de hareket ettirilmesine rağmen genellikle yelkenle kullanıldığından savaş sırasında, rüzgâr olmadığı zaman elverişli değillerdi. Bu sebeple savaşlarda kadırgalar tercih edilir, kalyonlar deniz ticaretlerinde kullanılırdı.