‘din’ olarak etiketlenmiş yazılar

Şeyhülislam

Cuma, 05 Ekim 2007

Osmanlı  İmparatorluğu’nda,sadrazamdan sonra gelen ikinci büyük görevli. Bu müessese, bu adla XV. yüzyılın başlarında kurulmuştur. Bu tarihte, imparatorluğun en büyük müftüsüne şeyhülislam denmiştir. 1453′ten itibaren İstanbul Müftüsü, bu adı taşımaya  başlamıştır.  Onun için  şeyhülislâmlara sonraları da müftî efendi ve müftî’l-enâm denmiştir. Şeyhülislâmın yüksek görevi, fetva vermekti. İcrada, adalet ve eğitim kuruluşlarının başında bulunan ise, kazaskerdi. Protokolde kazasker, şeyhülislâmdan önce geliyordu. Şeyhülislâmın kazaskerden önce gelmesi, sadrazamdan sonra devletin ikinci görevlisi haline yükselmesi, XVI. yüzyılın başlarında Zenbilli Ali Efendi iledir. Kesin şekilde Ebussûud Efendi ile bu durum ortaya çıkmıştır.

Tanzimat’tan sonra eğitim ve adalet işleri yavaş yavaş şeyhülislâmın yetkisinden alınarak adliye ve maarif nezâretleri kurulmuştur. Fakat protokolde, sadrazamla eşit ve sırada ondan sonra gelmiş, bu durum 1922 sonuna kadar devam etmiştir.

Şeyhülislâma mahsus meşihat rütbesi, sadareti taşıyanlara ait sadaret rütbesine eşitti ve rütbeler, müşir-vezir-kazasker rütbelerinin üzerindeydi. Yalnız 3 kişi şeyhülislâm olmadan meşihat rütbesini almıştır. II. Osman’ın hocası Ömer Efendi ki hiç şeyhülislâm olmamıştır, Karaçelebizâde Abdülazîz Efendi daha sonra şeyhülislâm olmuştur ve şeyhülislâm Erzurumlu Feyzullah Efendi’nin büyük oğlu Fethullah Efendi de, şeyhülislâm olamamış, babası ile beraber öldürülmüştür. Bu istisnaî 3 meşihat payesinin verilmesi, XVII. yüzyılda olmuştur.

Meşihat rütbesi, şeyhülislâmlıkla vardı. Şeyhülislâmlıktan alman kimsenin rütbesi, yine Rumeli kazaskeri olurdu.

Şeyhülislâmlar içlerinde değerli bilginler, sanat ve fikir adamları yetişmiştir. Yahya, Bahâî, Arif Hikmet efendiler gibi büyük şairler, Es’ad Efendi gibi. büyük bestekârlar ve sözlük bilginleri, tarihçiler, hukukçular ve büyük devlet adamları vardı. Pek çoğu değerli eserler vermiş bilginlerdir

Bütün ilmiye sınıfı gibi, onun başında olan şeyhülislâma  da  idam cezası uygulanmazdı.  Ayrıca-1589, hatta 1601 yılına kadar azledilememişlerdir.Göreve getirildikten sonra, ölünceye kadar orada kalırlardı.

Yalnız üç şeyhülislâm öldürülmüş veya idam edilmiştir. Bunlar da 1634′de IV. Murat’ın idam ettirdiği Hüseyin Efendi, 1656′da Mes’ûd Efendi ve 1703 Edirne Vakası’nda Feyzullah Efendi’dir.

Hür düşünceyle, hukuk ve devlet menfaatinin üstünlüğü karşısında hiçbir şeyden çekinmeksizin hükmetmesi için büyük yetkiler verilmişti. Padişahların bazı hareketlerinin, Şer-i Şerife uygunluğu için onlardan fetva istemeleri, nüfuzlarını arttırıyordu.

Tanzimat’a kadar şeyhülislâm, Dîvân-ı Hümâyûn üyesi değildi. Çünkü kendi başına karar verecek bir durumdaydı. Oturduğu sarayda küçük bir divan toplardı. Dîvân’da sadrazamın emrine giremeyecek derecede önemli bir şahsiyetti. Bununla birlikte tayin ve azil yetkileri padişahın mutlak vekili sayılan sadrazamın elinde bulunuyordu. En azından tasvip ve tasdiki alınırdı.

Tanzimat’ta ise şeyhülislâm kabine üyesi ol Protokolde, hemen sadrazamdan sonra ve bütün zırlardan, hatta sadaret rütbesine verilen Mısır veya hidivinden önce geliyordu. Padişah kendi istediğini şeyhülislâm tayin ederdi. Fakat daha çok Sadrazamın seçtiği Rumeli, payeli kişiyi şeyhülislâm pardı. Sadrazam, kendi anlaşabileceği bir kişiyi bu makama getirir ve padişaha tasdik ettirirdi.II. Meşrutiyet Kanun-ı Esasi’si, sadrazam gibi şeyhülislam seçimini de padişaha bırakmıştı (1908-1922)

Hutbe

Cuma, 05 Ekim 2007

Cuma ve bayram namazlarında yapılan dinî hitabe. İlk şekliyle hutbe daha çok devlet icraatını, halka duyurmak ve halkı siyasî ve sosyal hadiseler hakkında aydınlatmak amacını güderdi. Bugün ise Cuma namazında, namazdan önce, bayram namazında ise namazdan sonra okunan hutbeler daha çok dinî, sosyal ve ahlakî konulan ele almaktadır.

Hutbe, Cuma namazının şartlarından biridir. Cuma namazının farzından önce okunur. Hatip hutbeye Allah’a hamd ile başlar. Bunu kelime-i şehadet ve Peygambere salavat takip eder. Bundan sonra vaaz ve nasihatlere geçirilir ve hutbenin birinci safhası bu şekilde biter. Her iki hutbede de tekvaya davet olunur ve dua edildikten sonra ilk hutbede veya hatiplere göre her ikisinde de âyet okunur. Hatibin bir mimber üzerinde veya yüksek bir yerde bulunması ve cemaate doğru dönerken, selâm vermesi sünnettir. Bayram hutbeleri de Cuma hutbeleri gibidir, ancak bazı noktalarda ayrılır, ikinci hutbede yedi tekbir çekilir.

Hilafet

Cuma, 05 Ekim 2007

İslam’ın temel müesseselerinden biridir. Kur’ân’da ve hadîslerde bu anlamda geçmemekle birlikte hilâfet Hz.Ebubekir ile birlikte, Hz. Peygamber’in birçok görevleri arasındaki, devletin Müslümanlar yararına yönetilmesi hususuna genel bir ad olmuştur. Halife, peygamberin, peygamberlik ve elçilik görevi dışındaki naibi ve halefidir. Halife ancak seçimle göreve gelmek zorundadır. Babadan oğula intikal eden, bir hanedanın inhisarında olamaz. Bir kimsenin halife seçilebilmesi için bazı meziyetleri taşıması şarttır. Bu hususta var olan görüşlerin hemen hepsinde halifenin dünyevî politikaları ve dinî esas ve hükümleri çok iyi bilmesi prensibi esas alınmıştır. Bu meziyetleri taşıyan kimse şu üç yoldan seçilebilir:

1. Genel şûra,yani medenî haklarını kullanabilen ve cezaî ehliyeti haiz kimselerin oy birliği. Bunda ittifak gerekmez, çoğunluk esastır. Hz. Ebubekir’in seçilmesi gibi.

2.Şurâ-yı hassa,yani bir evvelki halifenin tayin ettiği selâhiyetli kimselerin seçmesiyle Hz. Osman’ın Hz. Ömer’in tayin ettiği beş kişi tarafından seçilmesi gibi. Bunda da çoğunluk esastır.

3.Tavsiye yoluyla, yani önceki halifenin devleti yönetebileceğine kanaat getirdiği bir şahsı tavsiye etmesiyle. Ancak bunda ümmetin de tasvibi esastır. Hz. Ebubekir’in, Hz. Ömer’i tavsiye etmesi gibi. Hz. Ömer, muhaliflerini ikna ettikten sonra ancak iş başına gelmiştir.

Bu üç maddeye eklenen bir dördüncü madde de vardır ki, bu yol, Hicretin sonlarında şartların zorlaması, daha doğrusu silah zoruyla (hakk-ı seyf) işbaşına gelenlerin, selâhiyetli kimselere dikte ettirmeleri neticesinde kabul edilmiştir. Buna göre, hilâfet hususunda ihtilaf çıkması halinde siyasette muktedir olanlar hilafete talib olabilirler. Bunlar hilafetlerini şu veya bu şekilde kabul ettirirler ve halk artık kerhen de olsa bunlara itaat etmek zorunda kalır.

Hicri I. yüzyıldan sonra hilafet tamamen bu yolda olmuş ve bir nevî ırsî bir hak haline getirilmiştir. Hilafetin Osmanlılara geçmesi de bu yoldan olmuştur. Halbuki dört halife devrinde uygulanan seçim usulü Medeniyyet-i İslâmiye Tarihi’nde de belirtildiği gibi hemen hemen bugünkü seçim usullerinden bile sıhhatliydi. Çünkü bilenlerin re’yi bilmeyenlerinkinden üstün tutulurdu.

Hilafet, Emevîlerle, birlikte babadan oğula geçen bir hak haline getirilmiştir. Bu gelenek Abbasî ve Osmanlı hanedanlarınca da sürdürülmüştür. Sultan Yavuz Selim Mısır’ı fethi ile, o sırada Mısır’da bulunan son Abbasî halifesinden hilafeti hakk-ı seyf olarak üstüne almış ve Yavuz’la birlikte Osmanlı sultanları aynı zamanda halife de kabul edilmişlerdir.

Osmanlıların yıkılmasından sonra gerçekleştirilen Türkiye Cumhuriyeti, lâiklik prensibini esas aldığı için 1924′te hilâfeti lağvetmiştir.

Emirül Müminin

Cuma, 05 Ekim 2007

Müminlerin, inananların  lideri veya yöneticisi anlamında bir kelime. Bu unvan ilk defa halifelerden Hz. Ömer için kullanılmıştır. Sonraları Emevî ve Abbasî halifeleri, Fatımîler, Karmatîler de hükümdarlarına bu unvanı vermişlerdir. Abbasîler yıkıldıktan sonra daha küçük emirler de bu unvanı kullanmışlardır. Kuzey Afrika ve Endülüs’teki yöneticiler de aynı unvanla anılmışlardır.

Halifelik Osmanlılara geçtikten sonra, hükümdarlara hep Emirü’l-Müminin denilmiş, yalnız en son hükümdara Halifetü’l-Müslimin denilmiştir.

Bugün de cuma hutbelerinde dört halifeye dua edilirken, hepsi için Emirü’l-Müminin unvanı kullanılmaktadır.

Dervişlik

Cuma, 05 Ekim 2007

Derviş olma, bir tarikata bağlı bulunma;Yunus Emre’nin şu beyitte  anlattığı gibi:

Dervişlik baştadır taçta değildir,

Kızdırmak oddadır saçta değildir.

Devriş terim olarak bir mürşidin ya da şeyhin manevî eğitiminden,bağlı bulunduğu tarikatın usulüne uygun olarak faydalanan kişidir.

Hz. Peygamber’in hayatında “Ashab-ı Suffe” denilen bir cemaat vardı. Bunların Medine’de yeri, yurdu işi ve gücü olmadığından Mescid-i Nebevi’-nin yanıbaşındaki bir sundurmanın altında barınırlardı. Bir kısmını bizzat Hz.Muhammed, diğerlerini sahabeden kimseler doyururlardı. Bunların suffesi yani altında barındıkları sundurma, ilk zaviye kabul edilir. Kendileri de ilk zaviyenişin,yan dervişler sayılırlar.

Tarikatlar, Müslümanlığa sonradan girmiştir. Bununla birlikte Dervişler, birçok tarikat uluları aracılığıyla zincirleme olarak kendilerini Hz. Muhammed’e bağlarlar. Böylece, tarikata bağlılığın din yolu ve Allah yolu olduğuna içten inanırlar. Bağlı bulundukları tarikatın adap ve erkanını yerine getirmeyi dinî ödevlerinden sayarlar.

Derviş, kendisini Hz. Peygamber’e dolayısıyla Allah’a   kadar   ileten   ulular   zincirine   bağlılığı şeyh, mürşid, pir aracılığı ve rehberliğiyle sağlar. Dervişliğin genel özelliği ve bilgisinin metodu öğrenim değildir. Olgun birisinin bir mürşidin yoluna aynen uymaktır.

Dervişlik ibadet esasları bakımından, Musevî dinindeki abitliğe ve Hıristiyanlıktaki tarik-i dünyalığa benzer.

Selçuklular ve Osmanlılarda dervişlik, Anadolu’da bir din kurumu haline geldi. Bursa’nın alınmasından sonra Uludağ etekleri zaviyeler ve tekkelerle doldu. İstanbul’da da kimi kiliseler cami haline sokulurken kimileri de tekke haline getirildi.

Tarikat ayinlerine birçok İslâm ülkelerinde yasaklar kondu. Mısır’da dervişlerin camilerde dümbelek, tef çalmaları bid’at sayılarak yasaklandı.

Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanından iki yıl sonra 2 Eylül 1925′te çıkarılan bir kararnameyle tekke ve zaviyeler kapatıldı. Bu kararnamede “Türkiye         Cumhuriyeti içerisinde hiçbir tarikat, bunlara mensup hiçbir şeyh ve derviş ve mürid olamayacağı, bu sıfatlara ait hususî kisvelerin ve unvanların türbe ve türbedarlıkların ilga edildiği” belirtildi.