‘halife’ olarak etiketlenmiş yazılar

Hilafet

Cuma, 05 Ekim 2007

İslam’ın temel müesseselerinden biridir. Kur’ân’da ve hadîslerde bu anlamda geçmemekle birlikte hilâfet Hz.Ebubekir ile birlikte, Hz. Peygamber’in birçok görevleri arasındaki, devletin Müslümanlar yararına yönetilmesi hususuna genel bir ad olmuştur. Halife, peygamberin, peygamberlik ve elçilik görevi dışındaki naibi ve halefidir. Halife ancak seçimle göreve gelmek zorundadır. Babadan oğula intikal eden, bir hanedanın inhisarında olamaz. Bir kimsenin halife seçilebilmesi için bazı meziyetleri taşıması şarttır. Bu hususta var olan görüşlerin hemen hepsinde halifenin dünyevî politikaları ve dinî esas ve hükümleri çok iyi bilmesi prensibi esas alınmıştır. Bu meziyetleri taşıyan kimse şu üç yoldan seçilebilir:

1. Genel şûra,yani medenî haklarını kullanabilen ve cezaî ehliyeti haiz kimselerin oy birliği. Bunda ittifak gerekmez, çoğunluk esastır. Hz. Ebubekir’in seçilmesi gibi.

2.Şurâ-yı hassa,yani bir evvelki halifenin tayin ettiği selâhiyetli kimselerin seçmesiyle Hz. Osman’ın Hz. Ömer’in tayin ettiği beş kişi tarafından seçilmesi gibi. Bunda da çoğunluk esastır.

3.Tavsiye yoluyla, yani önceki halifenin devleti yönetebileceğine kanaat getirdiği bir şahsı tavsiye etmesiyle. Ancak bunda ümmetin de tasvibi esastır. Hz. Ebubekir’in, Hz. Ömer’i tavsiye etmesi gibi. Hz. Ömer, muhaliflerini ikna ettikten sonra ancak iş başına gelmiştir.

Bu üç maddeye eklenen bir dördüncü madde de vardır ki, bu yol, Hicretin sonlarında şartların zorlaması, daha doğrusu silah zoruyla (hakk-ı seyf) işbaşına gelenlerin, selâhiyetli kimselere dikte ettirmeleri neticesinde kabul edilmiştir. Buna göre, hilâfet hususunda ihtilaf çıkması halinde siyasette muktedir olanlar hilafete talib olabilirler. Bunlar hilafetlerini şu veya bu şekilde kabul ettirirler ve halk artık kerhen de olsa bunlara itaat etmek zorunda kalır.

Hicri I. yüzyıldan sonra hilafet tamamen bu yolda olmuş ve bir nevî ırsî bir hak haline getirilmiştir. Hilafetin Osmanlılara geçmesi de bu yoldan olmuştur. Halbuki dört halife devrinde uygulanan seçim usulü Medeniyyet-i İslâmiye Tarihi’nde de belirtildiği gibi hemen hemen bugünkü seçim usullerinden bile sıhhatliydi. Çünkü bilenlerin re’yi bilmeyenlerinkinden üstün tutulurdu.

Hilafet, Emevîlerle, birlikte babadan oğula geçen bir hak haline getirilmiştir. Bu gelenek Abbasî ve Osmanlı hanedanlarınca da sürdürülmüştür. Sultan Yavuz Selim Mısır’ı fethi ile, o sırada Mısır’da bulunan son Abbasî halifesinden hilafeti hakk-ı seyf olarak üstüne almış ve Yavuz’la birlikte Osmanlı sultanları aynı zamanda halife de kabul edilmişlerdir.

Osmanlıların yıkılmasından sonra gerçekleştirilen Türkiye Cumhuriyeti, lâiklik prensibini esas aldığı için 1924′te hilâfeti lağvetmiştir.

Mukaddes emanetler

Cuma, 05 Ekim 2007

Hazret-i Peygamber’le diğer büyüklere ait eşya ve malzemeler hakkında kullanılan bir tâbirdir. Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethettikten ve “Halife” unvanını aldıktan sonra, Osmanlılarla münasebet kurmayı Mekke Emîri Seyyid Berekât zorunlu ve uygun görmüş ve İslâmiyet olan bağlılık ve hizmetleri dolayısıyla bir hâtıra olarak emaret hazinesi saklı bulunan “Emanat-ı Mü-bareke”nin önemli bir kısmım oğlu (Şerif Ebu Nemi) ile Yavuz’a göndermiştir. Bu mukaddes eşyayı alan Sultan Selim pek çok memnun olarak kendisine “Sürre” göndermek suretiyle karşılık verdiği gibi emanetin muhafazası için sarayda özel bir daire yaptırdı. Ve bunları orada muhafaza ettirdi. Emanetin en önemlisi Peygamber’in hırkası teşkil ettiği cihetle yapılan özel daireye “Hırka-i Saadet Dairesi” adı verilmiştir. Hırka-i Saadet gümüş sandık içinde olarak Enderun-ı Hümâyûn’da taht odasında muhafaza edildiği gibi diğer emanat-ı mukaddese de gümüş kutular içinde ve odanın raflarında muhafaza edilmektedir. Her ramazanda ve özellikle ramazanın 15′inde ziyaret olunan Hırka-i Saadet budur. Bu hırka kendisine takdim ettiği kasideden dolayı Peygamber tarafından Kâab İbn-i Züheyr ‘e hediye edilmişti.