‘osmanlı’ olarak etiketlenmiş yazılar

Aman

Perşembe, 11 Ekim 2007

Bir şehrin kuşatılması sırasında şehir halkının kuşatanlardan, şehrin teslimi halinde mal ve canlarına dokunulmayacağına dair söz almalarıdır. Aman bir kağıtla da tasdik olunurdu. Amannâme adı verilen bu belgeyle şehir halkı hiç bir karşılık göstermeden işgali kabul ederdi. İşgalciler de verilen bu söz üzerine, şehir halkının can ve malına dokunmadan, yağmaya girişmeden şehre yerleşirlerdi. Yazılı olarak veya olmayarak verilen amanlara aman verildi dendiği gibi, amanla teslim olmak isteyenlere de aman istedi, aman diledi denirdi.

Meclisi Valayı Ahkami Adliye

Perşembe, 11 Ekim 2007

II.Mahmut döneminde ıslahat hareketlerinin gerektirdiği yeni nizamnameleri hazırlamak, memurların muhakemesiyle meşgul olmak, gerek görülen devlet işlerinde oy vermek üzere 1837 yılında kurulan meclisin adıdır. Tanzimat’tan sonra işlerin çoğalması sebebiyle “Meclis-i Ali-i Tanzimat” ve “Meclis-i Ahkâm- ı Adliye” birleştirilerek yine “Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye” adı altında bir meclis oluşturulmuş ve bu meclis idare, tanzimat, adliye adlarıyla üç kısma ayrılmıştır. İdare kısmı mülkî ve malî işlerle, tanzimat kısmı kanun ve nizamnamelerin tedkik ve düzenlenmesiyle, adliye kısmı da bazı dâvalarla meşgul olmuştur. 1867 tarihinde bu meclis tekrar “Divan-ı Ahkâm-ı Adliye” ve “Şûra-yı Devlet” olmak üzere iki kısma ayrılmıştır.

Mecelle

Perşembe, 11 Ekim 2007

Mehmet Cevdet Paşa’nın başkanlığı altında bir kurul tarafından, 1869-1876 yılları arasında hazırlanan, fıkıh hükümleriyle bu konulardaki çeşitli içtihadları bir araya getiren medeni kanun.

Osmanlı Devleti’nde İslam hukuku yürürlükte olduğundan, davalar fıkıh hükümlerince sonuçlandırıldı. Bir mesele hakkında ayrı ayrı fetvalar alınabilmesi, dolayısıyla içtihad birliğinin olmaması halkın adalete olan güvenini sarsmaktaydı. Ayrıca yabancı devletlerin, Hıristiyan tebaanın medeni kanundan eşit olarak yararlanması için, Osmanlı Devleti’ne baskısı, yeni bir medeni kanuna olan ihtiyacı körüklemiştir. Bunun için Ali Paşa’nın taraftarları Batı’dan alınacak bir medeni kanunun, İslami hükümlerle birleştirilerek uygulanması görüşünü savundu. Buna karşılık Ahmet Cevdet Paşa taraftarları ise, Hanefi mezhebinden derlenecek hükümlerin bir araya getirilmesiyle hazırlanacak medeni kanun” görüşünü ortaya attı. İkinci görüşün kabul edilmesiyle “Mecelle Cemiyeti” adını alan bir kurul oluşturuldu.1869 yılında Ahmet Cevdet Paşa’nın başkanlığında çalışmaya başlayan kurul, 7 yılda Mecelle-i Ahkam-ı Adliye denilen medeni kanunu ortaya çıkardı.

Mecelle, bir giriş ve on altı kitaptan meydana gelir. Bunlar Bey, İcare, Kefalet, Havale, Rehin, Emanet, Hibe, Gasp ve İtlaf, Hacir, İkrah ve Şufa, Şirket, Vekalet, Sulh ve İbra, İkra, Dava, Beyyinat ve Kaza’dır. Mecellenin tamamı 1851 maddeden ibarettir.

Mecelle, umumi hükümlerin miras hukukunun ve zaman aşımı müessesesinin olmasıyla diğer medeni kanunlardan ayrıdır. Özü bakımından Mecelle, irade serbestliğini temel kaide kabul eden bir yapıdadır. Ancak, kişilerin irade serbestliği kaidesi, dini kaidelere uyduğu ölçüde geçerlidir. Mecellenin giriş kısmında bulunan, ahlaki esasların iktisadi ihtiyaçların üzerinde tutulacağını gösteren hüküm de, bu anlayışı belirlemektedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 17 Şubat 1926 tarihinde kabul edilen Türk Medeni Kanunu ve bu kanunun uygulanmasını göstermek için çıkartılan, 4 Ekim 1926 tarihli ve 864 sayılı kanunun 43. maddesinde, mecellenin yürürlükten kaldırıldığı belirtilmiştir.

Mertulos

Perşembe, 11 Ekim 2007

Yeniçeri Ocağı kurulmadan önce Hıristiyanlardan meydana gelen ve ordunun geri hizmetlerinde çalışan teşekküllerden birinin adıdır. Martulos silâhlı anlamına gelen Rumca bir kelimedir. Martuloslar başlangıçta çok az sayıda idiler. Ancak Trakya, Makedonya ve Teselya’nın fethiyle buraların yollarının ve sarp geçitlerinin asayişinin korunması Martuloslara bırakıldı ve sayıları da arttırıldı. Daha sonra Bosna ve Macaristan’da sınıra yakın kalelerde görevlendirildiler.

Martulosların bölük kumandanları ve bir kalede bulunan çeşitli bölüklerin de ağası vardı. Martulosların subayları ve özellikle kalelerdeki ağaları Müslüman olurlardı. Başlangıçta Rumlardan kurulu olan Martuloslar arasına daha sonra diğer Hıristiyan milletlerden de katılmıştır. Bosna sınır kalelerindeki Martuloslar Müslüman oldukları halde yine aynı adı muhafaza etmişlerdir. Martuloslar maaşlı olup, on iki akçeye kadar günlük alırlardı.

Tanzimat’la birlikte bu teşkilâtta tarihe karışmıştır.

Eyalet askeri

Cumartesi, 06 Ekim 2007

Tanzimat’tan önceki dönemde Osmanlı askerî teşkilâtında ordunun iki bölümünden birine verilen ad.   Diğerine Kapı kulu denirdi. Eyalet ve sancaklar gelirlerinin büyük bir bölümünü teşkil eden aşar, ferağ ve intikal harçları tımar, zeamet ve has adı ile vezirler ile diğer devlet büyüklerine bırakılmış ve bunların geliri ölçüsünde sefer zamanında gerektiği kadar asker çıkarmaları kanun ile belirlenmiştir. Bu bakımdan eyalet askerleri, kapıkulu askerinden fazla miktarda idiler. Beylerbeyi ve sancak beyleriyle, ümera, sulh zamanında “daire halkı” adı altında maiyetlerinde bir askerî kuvvet bulundururlardı. Ancak, bazı eyalet ve sancakların öşür ve diğer gelirleri doğrudan doğruya Devlet Hazinesi adına toplanır, memleketin muhafazası için gerekli askerlerin salyanesi de bu gelirden ödenirdi. Eyalet askerleri sulh zamanında silâh altında bulunduğu gibi, sonraki redif ve müstahfız askeriyle birlikte sefer zamanında silah altına alınırlardı. Eyalet askeri, yerli kulu piyadesiyle serhat kulu ve topraklı adım taşıyan süvari askerinden meydana gelirdi. Yerli kulu piyadesi beylerbeyilerle sancakbeylerinin yönetiminde idiler. Zabitleri de bunlar tarafından tayin edilir, maaşları eyalet veya sancağın idare şekline göre kendileri veya Devlet Hazinesi tarafından dağıttırdı. Bu piyadeler beş sınıftan meydana geliyordu. Azep, sekban, icareli, lağımcı, müsellem.

Büyük eyalet merkezlerindeki Yeniçeriler, kalelerde müstahdem yamakları adındaki müstahfız askerleri de bu kısma dahildi. Serhadkulu, serhadlerde müstahdem daimi süvari askeriydi. Bunlar önceleri üç sınıftı: Deli, gönüllü, beşli. Daha sonra levend ve hayta adıyla iki sınıf daha ilâve edilmiştir. Topraklı süvariler, tımar, zeamet ve has sahipleriyle bunların sefer zamanında kanun gereği çıkarmak zorunda oldukları cebelilerden oluşurdu. Sulh zamanında devlet tarafından kendilerine verilen toprağın hasılatıyla geçimlerini sağladıklarından bunlara Topraklı adı verilmiştir.

Sancaklarda bulunan tımar ve zeamet sahibi de cebeliler sefer zamanında sancakbeyinin bayrağı altında toplanırlar, sancakbeyleri de bağlı oldukları eyalet paşasının komutası altında sefere giderlerdi. “Sefere memur olarak tımarlıların onda biri memleket hizmetinde bulunmak, gidenlerin dirlik işlerini gidermek üzere sancaklarında kurucu adıyla kalırlardı. Süvari askerinin sefer zamanında iaşesi de tımar, zeamet ve has sahiplerine aitti.

Evlad-ı Fatihan

Cumartesi, 06 Ekim 2007

Osmanlı Devleti’nde XVIII. yüzyılda meydana getirilen bir askerî teşkilâtın adı. XVII. yüzyılda akıncı ve yürük teşkilâtında ortaya çıkan çözülme, Osmanlı Devleti’nin Rumeli’deki savaş gücünün azalmasına yol açmıştı. Yoklamalarda eşkinci veya yamak olarak kayıtlı bulunanların yerlerinde olmadıkları, sefer zamanlarında da bunlara bırakılan askerî görevlerin yapılmadığı görülmekte idi. ikinci Viyana kuşatmasından (1683) sonra sürekli savaşma durumu Rumeli yerli kulları arasındaki bu aksaklığın düzeltilmesini zorunlu kılıyordu. 1691′de çıkarılan bir fermanla Rumeli’deki yürükler sağ sol ve orta kolda yeniden yoklamaya tabii tutuldular. Evlâd-ı Fatihan adı altında yeniden bir disiplin altına alındılar. Böylece eski yürük ve tatar göçebe toplulukları yerleşik hayata geçmiş olsalar dahi, yeni bir kuruluş halinde, yine askerî bir hizmetle Evlâd-ı Fâtihân’da görev aldılar. Bu göreve tayin edilen vezir veya beylerbeyleri ise “yürük hâkimi” adiyle anıldılar.

1697′de yürük hakimi Çakırcı Hasan Paşa’nın yapmış olduğu yoklamaya göre,

Evlâd-ı Fatihan 1116 hane ve 16582 kişi olarak tespit olundu. Bunlardan her altısından biri kendi çeribaşlarının emri altında sefere gitmekle görevlendirildiler.

Evlâd-ı Fâtihân’ı Çeribaşılan (yürük teşkilâtında serasker) yönetmekte idi. Kapıcıbaşı rütbesinde bulunan zabitleri ise İstanbul’da otururlardı.

Bu teşkilât kuruluş yıllarında sadece Rumeli’deki askerî faaliyetlere katılmakla yükümlü idi. Ancak yüzyılın sonlarına doğru imparatorluğun çeşitli yerlerinde görev almışlardır (Gürcistan ve İran seferleri gibi).

1826′da 24 grupta toplanarak, dört tabur haline getirildiler. Kaza müdürü derecesinde olan çeribaşıların yanlarına kolağaları, yüzbaşı ve mülâzım rütbesinde subaylar da verildi. Bir süre sonra bu taburlar alay haline getirildi.

1846′da da 1691′den beri hizmet eden bu teşkilât kaldırılmıştır.

Eski odalar

Cumartesi, 06 Ekim 2007

İstanbul’un fethinden sonra, şimdiki Şehzadebaşı Camii’nin bulunduğu yerin karşısında  yeniçeriler için yapılan kışlalara verilen isim. Yeniçeri Ocağı son devirlerde yüzdoksanaltı orta idi. Bu eski odaların da yüzdoksandokuz daire olduğu kaynaklarda belirtilmektedir. Buna göre her ortanın ayrı bir dairesi olduğu görülmektedir. Her daire mutfak, kiler, zabitan ve nefer koğuş ve odalarını içine alırdı. Bu kışlaların yüz kadarı cemaat, altmışbiri bölük, otuzdördü sekban ve dördü de solak ortalarına aitti. Yirmi altı tanesi eski odalar denilen bölümde, yüz yetmişüçü de yeni odalar kısmında idi.

II. Mahmut devrinde, 1826′da Yeniçeriliğin kaldırılması sırasında ilk önce yeni odalar yakıldı, bir süre sonra da eski odalar kaldırıldı.

Erkan-ı harp

Cumartesi, 06 Ekim 2007

Ordunun savaşta, nasıl davranacağı konusunda, teknik bilgileri de içine alarak görev yapan subaylara verilen addır. Er kân-ı Harp subayı olabilmek için Harbiye’de başarılı bir öğrenci olmak gerekiyordu. Erkân-ı Harbliğe ayrılanlar ayrıca Erkân-ı Harbiye tahsili görürlerdi. Erkân-ı Harbler diğer ordu mensuplarına göre daha çabuk terfi ederlerdi. Erkân-ı Harbin bugünkü karşılığı “kurmay”lıktır.

Devşirme

Cumartesi, 06 Ekim 2007

Osmanlı merkez ordusu için çeşitli kavimlerden asker alma. Bazı tarihçiler bunu Osmanlı İmparatorluğu’nun Hıristiyan uyruklarından canlı olarak aldıkları askerlik vergisi olarak kabul ederler. Bilindiği gibi, bütün Türk devletlerinde hakan (sonraki yüzyıllarda sultan ya da padişah) m otoritesini pekiştirmek aile ve boy kavgalarında, saltanat savaşlarında hükümdarın güvenini sağlamak, devletin iç ayrılışlarla çökmesini önlemek amacıyla doğrudan doğruya hükümdara bağlı bir merkez ordusu, Kapıkulu “Galâman-ı saray” kurulması bir ihtiyaçtı. Bu ordu, bütün Türk devletlerinde, savaşlarda tutsak alınan kölelere ve hakanın yüksek otoritesine boyun eğen prens ve beylerin, hükümdarların gönderdikleri rehinelere dayatılmıştı. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda da aynı ihtiyaç, aynı ilkelerle sağlanmıştı.

Osmanlı Devleti’nin sınırlarının yüzyıl içinde buyandan Tuna’ya, bir yandan da Bosna ve Mora’ya kadar yayılması, devletin güvenliği için gereken asker sayısının arttırılmasını zorunlu kılmıştı. Bu ihtiyacı karşılayan, Müslüman Türklerin Hıristiyan çoğunluk karşısındaki nüfus dengesini kısmen koruyan bir uygulama olarak devşirme sistemi, Osmanlı yöneticileri tarafından ortaya konulmuş ve 250 yıl başarı ile uygulanmış yepyeni bir buluştur.

Çelebi Mehmet tarafından başlatılan II. Murat zamanında ise kanunlaşan bu sistem, önceleri beylerbeyi, sancakbeyi ve kadıların sorumluluğu altında, çok çocuklu Hıristiyan ailelerden bir çocuğun alınması şeklinde basit bir işlerliğe sahipti. Sağlanan faydalar ve edinilen tecrübeler sonunda bu kuruluş, Fatih zamanında daha da geliştirildi. Kaç yılda nereden, ne şartlarla ne kadar ve nasıl devşirme yapılacağı ayrı ayrı tespit edildi. XVII. yüzyılda da en olgun bir şeklini aldı. Bu kurallara göre devşirme ihtiyaç oranında 3- 5- 7 yılda bir kez, 8-10-15-18- 20 ve çoğunlukla 14-18 yaşlar arasında Türk, Çingene, Kürt,Acem, Rus, Yahudi, Gürcü olmayan Hıristiyan ailelerden çok çocuklu, soylu kişilerin erkek evlâtlarından gereğine göre, 2000 ile 10.000 kişi olarak toplanırdı. Devşirilenin büyük şehir uşağı olmaması, uşaklık gibi hizmetlerde bulunmamış olması, fizikî yapı bakımından tam ve yakışıklı olması temel ilkelerdendi.

Bazı bölgelere başka hizmetler yüklendiğinden, Bursa, Kartal, Kadıköy vb. devşirme bölgeleri dışında bırakılmıştı.

Devşirme sisteminin bozulması, onun en kusursuz bir kuruluş haline geldiği yıllara rastlar. 1582′de Şehzade Mehmet’in sünnet düğününde bazı hünerler gösteren Hıristiyan sanatçıların çocuklarım, acemi oğlanların arasına katmak istemeleri, yeniçeri ağası Ferhat Ağa (sonra sadrazam) direndiği ve görevinden çekildiği halde, III. Murat’ın ısrarı üzerine Yusuf Ağa tarafından “ağa çırağı” adı ile ı alınınca, bu yeni usul bir yol olmuş ve zamanla bu gedikten uygun olmayan pek çok kişi ocağa girmişti. Öte yandan yeniçerilerin evlenmelerine izin verildikten sonra bunların erkek çocuklarının kuloğlu adı ile ocağa alınmaları da kadroları doldurduğundan devşirme ihtiyacı azalmıştı. Böyle olmakla birlikte gittikçe seyrekleşe seyrekleşe XVIII. yüzyılın ilk çeyreğine kadar devşirme sistemi uygulanmıştır.

Deniz korsanlığı

Cumartesi, 06 Ekim 2007

Osmanlı Devleti’nin temeli atıldıktan sonra bu beyliğin başlangıçta Marmara Denizi ile alâkası ve Rumeli kıyılarında bazı mevkilerin işgali ve bu bölgelere yerleşmek arzusu sebebiyle küçük bir donanmaya sahip olduğu tabiîdir. Ege Denizi ve Karadeniz kıyılan ve Akdeniz sahilindeki memleketler zaptedilince donanmaya olan ihtiyaç artmıştı. Osmanlılara komşu olan Bizans’ın, Karesi Beyliği’nin ve daha sonraları Osmanlı arazisine katılan Saruhan, Aydın ve Menteşe beyliklerinin ve Karadeniz kıyılarında Candaroğullarının donanmaya sahip oldukları görüldüğü için bu beylikleri işgal eden Osmanlıların bunların donanma ve tersanelerinden istifade etmeleri de tabiî idi. Bundan dolayı Gazi Orhan Bey zamanından itibaren Osmanlı donanması tedrici suretle artmış ve Rumeli fütuhatında mühim kısımları işgal edilen Karesi Beyliği’nin donanmasından istifade edilmiştir. Bundan da Rumeli’ye sallarla geçildiği rivayetinin bir efsane olduğu anlaşılmaktadır. İslâm Türkleri Ege sahillerine yerleştikten sonra diğer Latin korsanları gibi Akdeniz’de korsanlığa başlamışlardı. Bunlar Akdeniz’de Venedik ve Cenevizlerin ticaretlerini tehdit ve bundan başka adalardaki Latin prenslerinin hakimiyetleri için tehlike teşkil ediyorlardı.

Marino Sanudo’nun Eylül 1328 tarihli Eğriboz’dan aldığı bir mektupta sayıları artan Türk korsanlarına (Levendlerine) karşı bir çare bulunmazsa Eğriboz ile Akdeniz adalarının elden çıkacağı bildirilmişti. Çelebi Sultan Mehmet’in, Gelibolu deniz savaşında (29 Mayıs 1416) yenilmesinden sonra Venediklilerle yaptığı bir antlaşmada Adalar Denizi’nde ve Çanakkale Boğazı’nda geliş gidişe engel olacak korsanlara (Türk Levendlerine) düşman gemisi muamelesi yapmaları hususunu kabul ediyordu. Osmanlılar daha sonraki dertiz faaliyetlerinde bu Türk korsanlarından istifade etmişlerdir. Bunlardan biri de Kemal Reis’ti.

Kemal Reis gençliğinde Eğri boz Sancak Beyi’nin küçük filosunun komutanıydı. Bundan sonra 3 gemiyle korsanlığa başladı. Bu gemilerden birini Kara Hasan, ötekini de Burak Reis kullanıyorlardı; o sıralarda bir çocuk olan yeğeni Piri Reis de kendisiyle beraber denizleri dolaşıyordu. Üsleri, Cerbe Adasıydı. Kemal Reis, emrindeki Türk korsanlarıyla Endülüs sularına kadar akınlar yapmıştı.

Kemal Reis 1478′de Granada’nın düşmesi ve İspanya’da Müslüman devletlerin ortadan kalkmasına kadar Endülüs sularında akınlar yapmış ve 1492 yılına kadar buradaki Müslümanlara elinden gelen yardımlarda bulunmuştur. Bu sıralarda Kemal Reis, Kuzey Afrika’daki Müslüman şeyhleriyle de anlaşmalar yapmış, karada üsler kurmuş, bu kıyılardan elde ettiği leventleri yetiştirerek, gemileri donatarak o zamana kadar, başıboş olan korsanlığı organize etmiş, düzenli, kendine has temelleri olan bir çeşit askerlik sanatı ve deniz gerillacılığı haline getirmiştir. Ishak, Oruç, Hızır ve Ilyas dört ünlü korsandır. Oruç, Trablus, Şam ve İskenderiye’ye, Hızır, Selanik, Serez.Bğriboz çevresinde sefer yapıyorlardı. Ilyas da çocukluğundan beri ağabeyleriyle beraber dolaşıyordu.