‘sipahi’ olarak etiketlenmiş yazılar

Tımar

Perşembe, 11 Ekim 2007

Osmanlı İmparatorluğu’nda bir kısım asker ve memurlara verilen, belirli bölgelerde tahsis edilmiş vergi kaynaklarına ve yıllık geliri 20,000 akçeye kadar olan askerî dirliklere verilen ad.

Osmanlı Devleti’nde bu sisteme, Tımar sistemi adı verilmiştir. Dirlikler yıllık gelirine göre sınıflandırılır. Zeamet’in geliri 20.000 ile 100.000 akçe arasındadır. Has’ın geliri 100.000 akçenin üzerindedir. Tımarın 300 akçesine kılıç, üst tarafına da terakki denir. Zeamet, alay beyine, Tımar defterdara, divan kâtibine ve orta dereceli memurlara, has ile hükümdar, şehzade, vezir, beylerbeyi, sancak beyi, defterdar, nişancı gibi yüksek devlet görevlilerine verilirdi.

Tımar, Devlete düzenli gelir sağlayan kurumlar içerisinde, özel bir yer tutar. Bu müesseseye asker beslemek ve savaşta birçok ağır görevi yerine getirmek yükümlülüğü de verilmiştir.

Osmanlılarda toprağın gerçek sahibi devlettir. Devlet, birtakım hizmetler karşılığında has, zeamet ve tımar adları altıda toprakları uygun gördüğü kimselere dağıtır. Karşılık olarak çiftçiye ve toprak sahibine vergi tahsil etme, bol ürün sağlama, sefere hazırlıklı bulunmak gibi çeşitli sorumluluklar yüklerdi.

Osmanlı Devleti’nde tımar yalnızca Rumeli, Anadolu eyaletlerinde ve Suriye’de uygulanmıştır. Osmanlılarda tımar sisteminin temeli, daha önce kurulmuş olan İslâm devletinin ikta vb. müesseselerine dayanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nda Osman Gazi döneminden başlayarak geniş bir biçimde yayılmış ve tutunmuştur.

Sultan Kanunî Süleyman’ın tahta çıktığı yıllarda yaptırılan arazi tahrirlerine göre Tımar’ların bir arada toplam sayısı 57.521 adettir. Bunlardan sağlanan gelir 402.468.952 akçedir.

Osmanlılarda, önceleri tımarların sahibine sahib-i arz da denilirdi. Bunlar tımar dahilindeki toprakların ve bu toprakları işleyen köylülerin toprak sahibine veya devlete vermekle yükümlü bulunduğu hak ve resimlerin mülkiyetine sahip değildi. Ancak belirli  hizmetleri yaptığı sürece devlete ait çeşitli vergileri kendi hesabına, kendisi için toplamak hakkından yararlanabilirdi. Bu yararlanma hakkı, göreve bağlı bir “maaş”tı. Böylece tımar arazisinin, nesiller boyunca aynı soydan gelen kimseler elinde kalması ve büyümesi önlenmiştir. Ancak mülk tımarlar adı verilen tımarlarda devlet, tımar sahibine geniş yetkiler vermişti. Türlü hak ve resimleri toplama yetkisini

hayatı boyunca ve ölümünden sonra da mirasçıları tarafından tam bir mülk ve bir gelir kaynağı gibi kullanmasını tımar sahibine bırakmıştı. Bunun yanında mülk umarlarının sahipleri sefere bizzat gitmek ve tam anlamıyla donatılmış cebelü adı veriler askeri, savaşa hazırlamak zorundaydı. Şayet bu görevleri yerine getirmezse, tımarın bir yıllık gelirine devletçe el konulurdu. Tımar sahibi ölünce tımar bütünüyle erkek evlâda geçerdi. Erkek olmadığı durumlarda tımar öteki mirasçılara intikal ederdi.

Farklı özellikler gösteren tımarlardan biri de nüfuzlu kimselere padişahın verdiği tımarlardı. Bu tımarlarda tımar sahibi geniş yetkiler içindeydi. Devlet memurları, bu mülklerden gereği gibi vergi toplamak yetkisine sahip olmadıkları gibi, onlar çiftçilerinin defterlerini kontrol etmek, ürünün artıp artmadığını görmek gibi işleri, tımar sahibinin rızası olmadıkça yapamazdı. Kısaca bu tımarlar bir çeşit mülk olup sahibi, askerî hizmet ve benzeri görevleri de yerine getirmeyebilirdi.

Bölgenin geleneklerinden veya eski yapısından gelen bir takım farklı uygulamalar veya teşkilâtlandırmalar yanında tımarlar görevlerine göre genellikle eşkinci tımarı, münavebe tımarı, mülk tımarı, müstahfız tımarı, kılıç tımarı, mensuhat tımarı gibi adlar altında sınıflandırılmıştır.

Eşkinci umarlarından hazır bulundurulan askerler alay beylerinin bayrağı altında sefere katılırdı. Eşkinci tımarları serbest olup olmamak bakımından iki kısımdı.

Münavebe tımarları sahipliği, birkaç kişinin üzerinde görülen umarlardır. Bu tür bir tımara sahip olanlar savaş zamanında nöbetle sefere gittikleri için bu ad verilmiştir.

Müstahfız veya hademe tımarları, özellikle hudut boylarında bulunan, camilerde, zaviyelerde imamhkjhatiplik görevlerinde bulunan kimselerin tımarıydı.

Kılıç tımarları, tımarlar içinde en az olan tımar çeşidiydi. Bu, yalnız sipahinin geçimine ayrılmış bir bölümdü.

Mensuhat tımarları, gerektiği zaman bir hizmet için verilen tımarlardı.

Vezir, beylerbeyi ve sancakbeyi ölünce onların adamlarına dirlik vermek bir kanundu. Vezirlerin 14, beylerin 8, sancak beylerinin 6 adamına tımar verilirdi.

Tımar sahipleri sefere askerleriyle birlikte giderdi. Cebelü ve oğlan adı verilen bu erlerden biri firar edince tımar sahibi bunların yerine bir başka er bulmak zorundaydı. Bunların teftişini beylerbeyi yapardı.

Osmanlılarda toprağa bağlılığı sağlamada tımar sahipleri yetkiliydi. Yönetimi altındaki vergi veren çiftçinin toprağını işlemekten vazgeçmesi veya başka işlerle uğraşması halinde çiftçinin bir tazminat ödemesi gerekliydi.

Çift bozan resmi veya leventlik akçesi adı verilen bu sorumluluk köylünün toprağa bağlanmasını sağlardı.

Tımar sahipleri kendilerine tahsis edilmiş olan arazide her türlü denetimi yapma yetkisine sahipti. Bunun yanında tımarlar, koyun resmi veya cizye toplayan tahsildarlara her zaman açık kalmıştır.

Tımar sistemi XVI. yüzyılda askerî, siyasî ve içtimaî gerilemeye paralel olarak bir bozulma göstermeğe başlamıştır. Tımar geliri zorbaların eline geçmiş, tımarlı sipahilerin savaş gücü azalmıştır. Timar sisteminin ıslahı hakkında Koçi Bey’in 1632′de padişaha sunduğu risalede teklif ettiği tedbirler IV. Murat tarafından uygulamaya konulmuştur.

IV. Murat’ın ölümüyle bu girişimler sonuçsuz kalmış ve tımar, köylüye zulmeden bir müessese olmuştur.

1848′de bütün tımar sahipleri hayat boyu şartıyla ve yarım tımar bedeliyle emekliye sevk edilmişlerdir. Böylece tımar sistemine son verilmiştir.

Sipahi

Perşembe, 11 Ekim 2007

Osmanlı Devleti’nde ordunun iki ayrı atlı sınıfına verilen ad. 1. Tımarlı Sipahisi: Tımarlı sipahisi bir atlı ordudur. Orduyu hümâyûnun esası ve en büyük kısmıdır. Kapıkulu sınıfları gibi maaşlı değildir. Azablar gibi ücretli de değildir. Levendler ve akıncılar gibi ganimetle geçinmez. Yaşaması için devlet kendilerine toprak verir. Toprağın üzerinde köylü vardır. O köylüden vergiyi tımarlı sipahiler toplar. Hem kendisi geçinir, hem de atları ve silâhları ile çağrıldığı anda yığınak mevkiinde hazır bulunarak savaşır. Selçukluların Arapça “İktâ” dedikleri böyle toprağa Osmanlılar “dirlik” demişlerdir. Dirlik küçükse adı “tımar”, büyükse “zeamet” adı verilir. Zeametin büyüğüne de “hass” denir.

Sipahiler umûmi adı altında toplanan tımarlı ve zaîmler, Osmanlı ordularında en iyi kısımdır. 2 çeşit tımarlı olurdu: Tezkireli ve tezkiresiz. Tezkireli timarlılar, timarı merkezden yani İstanbul’da Divân-ı Hümâyûn’dan doğrudan doğruya alanlardır. Tezkiresiz tımarlılar ise dirliklerini beylerbeyinin arzı üzerine alırlar.

Timar veya zeamet sahibi ölünce, ekseriye oğluna, yoksa kardeşine veya yeğenine verilirdi. Fakat bunun için timar ve zeametin bağlı olduğu alaybeyi ve sancakbeyinin onayı lâzımdı. Bu suretle dirlikler, tecrübesiz insanların eline geçmezdi.

Timar ve zeamet sahipleri, arazileri üzerindeki toprakları 3 yıldan fazla işlemezlerse, dirliklerini kaybederlerdi. Toprağı işlememek, Allah’a karşı da bir günâh sayılırdı.

Sipahi sefere gidince yerine “korucu” denilen bir vekil bırakırdı. Bu şahıs, dirlik sahibinin yokluğunda toprağın düzenli işlenmesine bakardı.

Devletin her eyâletinde timar ve zeamet bulunmazdı. Meselâ Cezayir, Tunus, Trablusgarp, Mısır, Yemen, Bağdat gibi eyaletlerde hiç timar ve zeamet yoktu. Genellikle Müslüman nüfusun bulunduğu eyâletlerde timar ve zeamet teşkilâtı yapılmıştır. Bunun da sebebi Timarlı Sipahisi’nin tamamen Osmanlı ırkına ait bir sınıf olmasıydı.

Kanunî devrinde timarlı sipahisi, gerek sosyal, gerek askerî bakımdan en parlak devrini yaşamıştır. Osmanlı atlı ordusu, iki orduya ayrılmıştı: Rumeli atlı ordusu ve Anadolu atlı ordusu ilk zamanlarda Rumeli timarlı ordusunun kumandam Rumeli beylerbeyisi, Anadolu timarlı ordusunun kumandam Anadolu beylerbeyisi idi. Fakat sonradan her iki kanada da padişahça seçilen vezirler kumanda etmeye başladı.

Zaîm ve sipahi öldüğü zaman timar sahibi oğulları varsa, onlar babaları ölmeden timarlı oldukları ve timarlıların bütün haklarına sahip bulundukları için, timarı olmayan diğer kardeşleri, zâîm ve sipahinin büyük ve ikinci ve üçüncü oğulları gibi muamele görürlerdi. Timar tasarruf eden her sipahi timarını ne şekilde almış olursa olsun, müstakil timarlı sipahi sayılır, babasının ölümü, onun aleyhinde bir muamelede bulunulmasını gerektirmezdi.

XVI. yüzyılın son çeyreğinden itibaren ve devamlı olarak timarlı sipahisi azaldı. Kapıkulları çoğaldı. Timarlar, saray adamlarına, daha sonraları mahallî halka verilmeye başlandı. Bu şekilde birçok eyalette toprak ağaları, “âyân” denen bir çeşit derebeyleri doğdu.

Fatih’in ve Kanunînin üzerlerinde o kadar durdukları, onların başında cihan devleti kurdukları timarlı sipahisi, merkezin kapıkullarının gelişmesine engel olması yüzünden gittikçe kötü duruma düştü. XVIII. yüzyıldan itibaren bu durum belirginleşti ve timarlı sipahisi büsbütün önemini kaybetti.

Timar sistemi, Anadolu ve Rumeli’nin Türkleşmesinde de büyük hizmetler görmüştür. Rumeli eyaleti ile diğer Avrupa eyaletlerinde ve Batı Anadolu ile Orta Anadolu’nun Kuzey kesimini içine alan Anadolu eyâletinde, hattâ birkaç Orta ve Doğu Anadolu eyâletinde tatbik edilen bu sistem, bu büyük ülkelerdeki Müslüman olmayan nüfusun devlet aleyhine davranışlarına karşı başlıca engellerden biri olmuştur. Bu sebeple ekilebilir toprak, çok büyük çoğunluğu bakımından Osmanlı halkının eline geçmiş ve onun elinde kalmıştır.Timarlı sipahisi, bir Osmanlı asilzade topluluğudur. Ellerindeki köylüye adalet dağıtırlar. Köylerin şenlenmesine, bayındır hale gelmesine her türlü yardımda bulunurlar. Padişahın, imparatorluğun uzak köşelerindeki temsilcileridir. Mağrur, varlıklı, savaşçı adamlardır. Köylüyü soymayı akıllarından geçirmemişlerdir. Zaten kanunların gösterdiği vergi ve resimlerin dışında akçe almaları mümkün değildi.

Timarlı sipahisi XVI. yüzyılda gelişti, XV. yüzyılda Osmanlı ordusunun yarısından fazlası bu sınıftandı. XVI. yüzyılın ilk yansında en önemli devrini yaşadı. XVI. yüzyılın ikinci yansından itibaren önemini kaybetmeye başladı. XVII. yüzyılda kapıkulu ocakları timarlı sipahiyi sayı ve önem bakımından geçtiler. XVII. yüzyılın son yıllarında, hele XVIII. yüzyıldan itibaren sayıları kadar önemleri de azaldı.

Bahriye sancaklarındaki timarlar genellikle levendlere, reislere, derya beylerine yani donanmadaki denizcilere verilirdi. Timarlı sipahisi bazı büyük deniz seferlerine de verilmiştir. Levendler ve “azab” denilen deniz piyadeleri yetmediği zaman, donanmaya kapıkulu ve timarlı askeri de yüklenirdi.

1826′da II. Mahmut, timarlı sipahilerin her yıl İstanbul’a üçte birinin gelerek kışlalarda modern eğitim görmelerini emretti. Bunlara, derecelerine göre erlikten yüksek subaylığa kadar rütbeler verdi. Fakat “Asâkir-i Mansûre Süvarisi’ adım alacak, bundan böyle umarlarında değil kışlalarda yaşayacak, modern eğitim görecek ve yeni askerî usûlü öğreneceklerdi.

Tanzimat’tan hemen sonra Sultan I. Abdülmecid 19 Ocak 1841 fermanı ile birçok timarlı sipahiyi emekliye ayırdı, fakat timarlarını hayatlarının sonuna kadar ellerinde bıraktı. 1844′te bir kısım timarlı sipahisi atlı jandarma olarak hizmete alındı.

2. Kapıkulu Sipahisi:

Yeniçeri ocağından sonra en mühim kapıkulu ocağı olarak, kapıkulu sipahisi görülür. Timarlı sipahisinden ve diğer atlı sınıflardan farkı, aynen yeniçeriler gibi XVI. yüzyılda devşirme çocuklarından meydana gelmiş bir kapıkulu ve merkez askeri olmasıdır. XVI. yüzyıl sonlarından itibaren bunların en büyük çoğunluğu Türk asıllı kimselerden seçilmiş, bunların da mevcudu bu tarihten sonra çok artmıştır.

Kapıkulu sipahisi, yeniçerilerin büyük rakibi oldukları için, onlar kadar ayaklanmalara karışmamışlardır. Bazen hiç karışmamış, bazen karşı ihtilâlci olarak yeniçeriler karşısında yer almışlar, fakat bazen de ihtilâli onlar çıkartmışlardır. Kapıkulu sipahisine “timarsız sipahi” de denilmiştir. Çok iyi süvari, okçu ve kılıç dövüşçüsü idiler.

Kapıkulu sipahisi veya timarsız süvari sınıfı, XVI. hatta XVII. yüzyılda seçkin bir sınıftı. Yeniçerilerden daha fazla maaş alırlardı.

Timarsız süvari ocağı, 6 alaydan kurulmuş bir tümendi. 6 alay, sırasıyla şöyleydi: Sipahiler, silâhdârlar, sağ ulûfeciler, sol ulûfeciler, sağ garibler, sol garibler.

“Sipah Bölüğü” denilen, birinci alay, kırmızı sancaklı olup en itibarlıları idi. Sultan Fatih Mehmet tarafından büyük devlet adamlarının ve kumandanların çocuklarından meydana gelen bir süvari bölüğü olarak kurulmuş sonra devşirmeler de alınmaya başlanmıştı. Bu alay, seferde hükümdarın veya serdarın arka tarafında durur, aynı zamanda saltanat bayraklarını korurdu. Otağ-ı hümâyûnu bir gece sipahi alayı, bir gece silâhdâr alayı sıra ile beklerlerdi. Sipahi alayının bazı birlikleri ordunun önünden gider, istihkâm sınıfının işlerine katılırlardı.

“Silâhdâr alayı” denilen ikinci alay, sarı sancaklıydı. “Sancak tepeleri”nin yığılmasına bakmak görevi bu alayındı. Ordu-yı hümâyûn yoldan geçerken, birkaç kilometrede bir tepelerdeki bayrakları görerek yolunu bulurdu. Orduya padişah kumanda ediyorsa, yani sefer-i hümâyûn ise, bu tepeler yolun her iki tarafına, serdar-ı ekremler kumanda ediyorsa yalnız sol tarafına yapılırdı. 23 adet tuğcu da genellikle bu alaydan seçilirdi. Yedekçiler, sefer-i hümâyûnlarda, padişahın yedek atlarını çeker, fakat binemezlerdi. “Buçukçu” denilen asker de bu alaydan seçilir, padişah, cami, türbe gibi yerlere ziyarete gittiği zaman fakirlere yarımşar altın dağıtırlardı. Bunların başlarındaki teğmenlere “tuğcubaşı”, “yedekçiba-şı” ve “buçukçubaşı” denilirdi.

Sağ ulûfeciler (ulûfeciyân-ı yemîn) alayının sancağı yeşil, sol ulûfeciler (ulûfeciyân-ı yesâr) alayınınki sarı-beyazdı. Sağ ulûfeciler seferde yeniçeri tümeninin sağında giden sipâh alayının sağında, sol ulûfeciler ise, yeniçerilerin solunda giden silâhdâr alayının solunda yer alırlardı.

Sağ garîbler (gurebây-ı yemîn) ve sol garîbler (gurebây-ı yesâr) alayları, seferlerde ağırlıkların muhafazası ile görevli idiler. Sancağ-ı Şerifin çevresinde yürürlerdi. Sağ garîblerin alay sancağı sarı-beyaz, sol garîblerin ise yeşil beyaz idi.

Bu 6 alay eşit derecede sayılmaz, en üst derecedekine daha mühim savaş görevleri verilirdi. Tecrübeli ve değerli savaşçılar, üst alaylarda idi.

Timarsız (ulûfeli) sipahilerin çoğunluğu İstanbul’daki kışlalarında oturur, bir kısmı taşrada büyük merkezlerde bulunurdu.

Kapıkulu sipahisi, ordunun asıl süvari sınıfı değildi. Asıl süvari sınıfı timarlı sipahiler ve ikinci derecede akıncılar idi.

Gülam

Perşembe, 11 Ekim 2007

Tımar sahiplerinin savaş zamanında yanlarında götürdükleri savaşçılar için kullanılan bir tabirdir. Kapıkulu askerlerine “Gulâm-ı der” de denmektedir. İran’da Şah Abbas zamanında Osmanlılardaki kapıkulu teşkilâtı örnek olarak kurulan Gulâm kıtaları veya şah nökerleri adı verilen bu orduyu, kulları ağasının emrinde sayılan dörtbin kadar olan süvari kıtaları meydana getiriyordu.