‘türk tarih’ olarak etiketlenmiş yazılar

Osmanlı İmparatorluğu

Perşembe, 04 Ekim 2007

Osmanlı Devleti’ni kuran Osmanoğullarının aslı Kayı boyuna dayanır,devletin kurucusu sayılan Osman Gazi’nin babası Ertuğrul Gazi; onun babası da Gündüz Alp’dir.

Osman Gazi (1258- 1326), babası Ertuğrul Gazi’nin ölümünden sonra Kayı Boyu’nun beyliğine geçti. 1291′de Karacahisar’ı aldı ve burayı beyliğine merkez yaptı. Bilecik ve Yarhisar kalelerini aldı. 1299′da bağımsızlığını ilân etti. On yıl kuşattıktan sonra 6 Nisan 1326′da Bursa’yı aldı ve Bursa’nın fethinden kısa bir süre sonra öldü.

Osman Gazi’nin ölümünden sonra yerine oğlu Orhan Bey (1326-1360) geçti. İznik ve İzmit’i Bizanslılardan alan Orhan Bey, Karasi Beyliği’ni de Osmanlı Beyliği’ne kattı. Osmanlı Devleti’nin ilk sikkesi Orhan Gazi zamanında basıldı.

Orhan Gazi’nin ölümüyle yerine geçen oğlu I. Murat (1360-1389) zamanında Sırplar Çirmen’de yenilgiye uğratılınca Trakya ve Makedonya’da birçok bölge Osmanlıların eline geçti.

I. Murat, Haçlılarla Kosova’da yaptığı savaşta bir Sırplı tarafından öldürülünce yerine oğlu I. Bayezid geçti.

I. Bayezid, babasının ölümünden sonra kendisine savaş açan Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Germiyanoğulları, Menteşeoğulları ve Harnidoğulları’nın Anadolu’daki hakimiyetine son verdi (1389). 1396′da İstanbul’u kuşatması yeni bir Haçlı seferine sebep oldu. Bunun üzerine Haçlıların yenilgisiyle sonuçlanan Niğbolu Savaşı yapıldı. 1402′de Timur’la Ankara Savaşı’nı yaptı ve Timur’a esir düştü . Yıldırım Bayezid’in Timur’a esir düşmesinden sonra ki 11 yıl (1402-1413) Osmanlı İmparatorluğu’nda Fetret Devri veya Fasıla-i Saltanat olarak geçmektedir.

Çelebi Mehmet,I. Mehmet olarak tahta geçtikten sonra (1413) Osmanlı birliğini yeniden sağladı . Yerine oğlu II. Murat geçti. II. Murat 1422′de Bizans’ı 6. defa kuşattı. 1430′da Venediklilerden Selânik’i geri aldı. Venedik ve Macaristan gibi Avrupa’nın en güçlü deniz ve kara devletleriyle çekişti. Eflâk ve Sırbistan’ı yeniden Osmanlı Devleti’ne bağladı. Macaristan’la 12 Temmuz 1444′de Segedin barışını imzaladıktan sonra tahtı oğlu II. Mehmet’e bıraktı. Fakat Haçlı ordusu Murat’ın tahttan çekilmesinden faydalanmak isteyince tekrar tahta çıktı ve Haçlıları Varna’da yendi . İkinci bir Haçlı ordusunu 1448′de Kosova’da yendi II. Murat’ın 1451′de ölümü üzerine yerine oğlu II. Mehmet 2. defa Osmanlı tahtına çıktı. II. Mehmet, Rumeli Hisarı’nı yaptırdı ve İstanbul’u fethetti . II. Mehmet’in padişahlığı zamanında Ege Denizi’ndeki Limni, Taşöz, Midilli, imroz ve Eğriboz Kalesi Osmanlı hakimiyetine geçti. Trabzon Rum İmparatorluğu’na son verildi (1461). 1471′de Kırım, Osmanlı Devleti’ne bağlandığı gibi Kırım’daki Ceneviz kolonileri de ele geçirildi. 1473′de Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ı Otlukbeli’nde yendi.1474′de Karaman Beyliği’ne kesin olarak son verildi. İtalya’nın fethi hazırlıkları yapıldı ve 1480′de Gedik Ahmet Paşa İtalya’nın fethiyle görevlendirildi. Otranto seferine çıkan Gedik Ahmet Paşa, Fatih’in ölümü üzerine geri döndü .

Fatih’in 1481′de ölümüyle yerine oğlu II. Bayezid geçti. Fakat kardeşi Sultan Cem bunu kabul etmedi. 1495′e kadar süren Cem hadisesi II. Bayezid’i uzun süre oyaladı. İtalya’nın fethinden vazgeçildi. 1483′te Macaristan üzerine Morova seferine, 1484′te Boğdan seferine çıkıldı. 1485′te 6 yıl sürecek olan ilk Memlûk savaşı patladı. Yapılan seferlerden üçünü Memlûklular, ikisini de Osmanlılar kazandı. II. Bayezid 1492′de Macaristan ve Arnavutluk seferine çıktı. Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’deki üstünlüğü bu devirde de korundu. İlk İspanya seferini 1487′de Kemal Reis yaptı. Fakat İspanya’da son Müslüman devleti olan Gırnata’nın düşmesine engel olunamadı.

II. Bayezid döneminde Venedik’le büyük çapta savaş yapıldı. Mora’da Venediklilerin elinde kalan İnebahtı, Modon ve Koron (1499) ile Adriya kıyılarındaki Draç limanı ele geçirildi. Venedik’le barış 1502′de yapıldı. Fakat aynı yıl, İran’da Akkoyunlu Türk hanedanı düştü ve yerine yine bir Türk hanedanı olan Şah İsmail Safevî geçti.

İran’dan başka Irak, Doğu Anadolu, Güney Kafkasya gibi ülkelere de hakim olan ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan sonra en güçlü devlet durumuna gelen Safevî İmparatorluğu, Akkoyunlular ve Osmanlılar gibi Sünnî değil Şiî idi. Şah İsmail, mezhebini yaymak için Anadolu’da ayaklanmalar çıkardı. Bu durum II. Bayezid’in son yıllarını huzursuz kıldı.Diğer taraftan II. Bayezid’in oğullarından Ahmet, Korkud ve Selim arasında saltanat mücadelesi başladı. Bayezid ve devlet adamları şehzade Ahmet’in, yeniçeriler de Şehzade Selim’in padişah olmasını istiyordu. Sonunda II. Bayezid tahtı Selim’e bırakmak zorunda kaldı (1512).

I. Selim önce kardeşleri Ahmet ve Korkud’u ortadan kaldırdı. Daha sonra İran meselesini ele aldı. 1514′te Çaldıran Meydan Savaşı’nda Şah İsmail’i yendi.Doğu Anadolu Osmanlıların eline geçti. Dulkadiroğulları toprakları ile Maraş ve Elbistan da fethedildi (1515). Bundan sonra Memlûkler üzerine sefer yapıldı. Memlûkler, önce Mercidabık’ta (1516) sonra da Ridaniye’de (1517) yenildiler. Suriye, Mısır ve Hicaz Osmanlı idaresine geçti. Mekke ve Medine Osmanlı topraklarına katıldı. Mukaddes Emanetler, Mekke, Medine ve Kahire’den İstanbul’a getirildi. Sultan Yavuz Selim’in bu Mısır seferi Osmanlı tarihinin en uzun seferidir. Hilafet, Abbasî hanedanından alınarak Sultan Yavuz Selim’le birlikte Osmanoğullarına geçmiştir. Yavuz devrinde Cezayir de İspanyolların baskısından kurtarılarak imparatorluğa bağlanmıştır. Bu, Oruç Reis ve Barbaros Hayreddin Paşa’nın teşebbüsleriyle gerçekleşmiştir. Oruç Reis 1517 başlarında Cezayir’i fethetmiş aynı yılın 1 Eylülünde Fas sınırında Tlemsen Kalesi’nde İspanyol ordusu tarafından kuşatılıp şehit edilmiş, fakat Kuzey Afrika’da Osmanlı hakimiyetini gerçekleştirmiştir.

Sultan Yavuz Selim yeni bir sefer hazırlığı içindeyken 22 Eylül 1520′de ölünce yerine oğlu I. Süleyman padişah oldu.

Sultan Kanunî Süleyman zamanında (1520-1566) Mısır’da Canberdî Gazali ayaklanması bastırıldıktan sonra (1520), Belgrat (1521) ve Rodos (1522) ele geçirildi. Mohaç’da .Macaristan ordusu yenildi ve Macaristan Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bir krallık haline geldi (1526). Habsburg hanedanından Ferdinand’ın veraset yoluyla Macar Krallığı’nda hak iddia etmesiyle, Avusturya’ya karşı yeni bir sefer açıldı. Viyana kuşatıldı. Fakat alınamadı. Osmanlı ordusunun çekilmesinden sonra Avusturyalıların tekrar Budin’i almak istemeleri üzerine Kanunî tekrar Avusturya’ya karşı sefere çıktı (1530). Avusturya toprakları yağmalandı. Avusturya ile barış 1533′de imzalandı. Aynı yıl İran’a savaş açıldı. Tebriz ve Bağdat ele geçirildi. Kanunî, Avusturya’ya yaptığı seferlerle imparatorluğun Batı sınırlarını, İran seferiyle de Doğu sınırlarını güven altına aldı. Bundan sonra Akdeniz’de seferlere başladı. Venedik’e savaş acildi. Korfu Adası kuşatıldıysa da alınamadı. Barbaros Hayreddin Paşa bir yıl sonra 1538′de Preveze’de Hıristiyan donanmasını yenerek Osmanlı İmparatorluğu’nun Akdeniz hakimiyetini sağladı.

Janos Zapolya’nın ölmesinden faydalanan Ferdinand, Macaristan’ı ele geçirmek için Budin’e bir ordu gönderdi. Bu durum Kanunî’nin Macaristan üzerine sefere çıkmasına sebep oldu. Bu sefer sonunda Macaristan Osmanlı Devleti’nin bir eyaleti haline getirildi. 1543′de, Fransa Kralı I. François’e yardım etmekle görevlendirilen Barbaros Hayreddin Paşa, Nis’i (Nice) top ateşine tuttuğu gibi, Kanunî de bu sefer sırasında Estergon Kalesi’ni aldı. Bu seferden sonra İran ile savaş tehlikesi belirdiğinden Avusturya ile beş yıllık bir barış yapıldı (1547). 1548′de tekrar İran üzerine sefere çıkan Kanunî, İran’la ilk barışı 29 Mayıs 1555 Amasya Antlaşması ile imzaladı . Sultan Kanunî Süleyman son seferini Zigetvar Kalesi’ne yaptı. Ancak kuşatma sırasında hastalanarak öldü (1566). Ölümünden hemen sonra kale zapt edildi. Yerine oğlu II. Selim geçti.

II. Selim seferlerde ordusunun başına geçme geleneğini kaldıran ilk padişah oldu. Pek uzun sürmeyen saltanatı, Sokullu Mehmet Paşa gibi üstün yetenekli bir sadrazamın idaresinde geçti. II. Selim babasından devraldığı deniz siyasetini devam ettirdi. Hızır Reis ünlü Sumatra seferini yaptı. Bu suretle Osmanlı hakimiyeti Hint Okyanusu’ndan sonra Büyük Okyanus’a da geçti. Lala Mustafa Paşa, karadan Piyale Paşa da donanmasıyla denizden Venedik’in elinde bulunan Kıbrıs Adası’nı 1 Temmuz 1570′de aldı. Ancak Kıbrıs’ın fethi yeni bir Haçlı seferinin hazırlanmasına sebep oldu. Venedik, Papa ve İspanyol donanmasından meydana gelen donanma karşısında, Uluç Ali Paşa idaresindeki Osmanlı donanması, İnebahtı (Lepanto)’nda yenildi. Fakat Uluç Ali Paşa donanmanın kendisine ait 40 kadırgasını kurtardı ve İstanbul’a dönünce Kılıç Ali Paşa unvanı ile kaptan paşalığa yükseltildi. İnebahtı yenilgisinden kısa bir süre sonra donanmasını yenileyen Kılıç Ali Paşa bu defa Tunus üzerine sefere çıktı ve Tunus’u aldı.

Yine II. Selim zamanında, Süveyş Kanalı’nı açmak; Akdeniz’le Kızıldeniz ve Hint denizlerini birleştirmek düşünüldü fakat uygulamaya geçilemedi. Diğer teşebbüs de Hazar Denizi ile Karadeniz’i birleştirmek için Don- Volga nehirleri arasında bir kanal açılması teşebbüsü idi.

II.  Selim’den sonra tahta çıkan III. Murat’ın ilk yıllarında sadrazam yine Sokullu Mehmet Paşa idi. Sokullu Mehmet Paşa 1575′de Lehistan Krallığı’nı himaye altına aldı. Fas’taki Portekiz hegamonyasına son verdi. Fakat III. Murat’ın, Sokullu’nun karşı çıkmasına rağmen, İran’a savaş açması, İran ile 12 yıl süren savaşların başlamasına sebep oldu (1578). Sokullu’nun ölümüyle Osmanlı Devleti idaresinde karışıldıklar baş gösterdi. Bu durumdan faydalanan Fransızlar Kanunî zamanında elde ettikleri imtiyazları yenilemek istediler. İngilizler de Fransızların karşı çıkmasına rağmen Osmanlı İmparatorluğu’ndan serbest ticaret yapma vaadini aldılar.

1590′da Ferhad Paşa’nı gayretleriyle İran’la antlaşma yapıldı . Ancak üç yıl sonra Avusturya ile 1565′ten beri devam eden barış bozuldu. 15 yıl sürecek olan Avusturya savaşının ilk yıllarında Eflâk, Boğdan, Erdel Avusturyalılara geçti.

III.   Mehmet babasının yerine geçtiği zaman Avusturya ile savaş devam ediyordu.Padişah,hocası Sâdeddin Efendi’nin gayretiyle, babasının ve büyükbabasının hiç sefere çıkmamasına rağmen sefere çıkmaya karar verdi. Eğri Kalesi alındı. 1596′da Haçova’da Avusturya ordusu yenildi. Bundan sonra Kanije Kalesi alındı (1601).Osmanlı Devleti’nin Avusturya ile savaş halinden yararlanmak isteyen İranlılar 1603′te antlaşmayı bozarak savaş ilân ettiler. Bu duruma çok üzülen III. Mehmet aynı yıl öldü. Yerine oğlu I. Ahmet geçti. Avusturya ve İran savaşları I. Ahmet’in zamanında da devam etti. Daha önce Avusturya ile birleşmiş olan Erdel, Eflâk ve Boğdan tekrar Osmanlılara bağlandı. Avusturya ile 15 yıl süren savaşlara Zitvatorok Antlaşması ile son verildi (1606). İran ile devam eden savaşlardan ise iyi sonuç alınamıyordu. 1612′de sadece 3 yıl yürürlükte kalacak olan bir antlaşma yapıldı. 1615′te savaşa tekrar başlandı. Ancak bu defa da bir başarı elde edilemedi. 1618′de yapılan yeni bir antlaşma ile savaşa son verildi. I. Ahmet devrini meşgul eden olaylardan biri de Celâliler’di. Karayazıcı, Deh Hasan, Tavil Ahmet, Kalenderoğlu, Canbulatoğlu gibi Celâlî reisleri ayaklanarak uzun süre merkez idaresine ve Kapıkulu askerlerine karşı savaştılar. Veziriazam Kuyucu Murat Paşa beş yıla yakın çalışarak, ölümüne kadar (5 Ağustos 1611) bu ayaklanmaları güçlükle bastırdı.

I. Ahmet’ten sonra tahta kardeşi I. Mustafa (1617-1618) geçti. Ancak, I. Mustafa hasta olduğu için kısa süre sonra tahttan indirildi ve yerine I. Ahmet’in oğlu II. Osman (1618-1622) padişah oldu.

Küçük yaşta tahta çıktığı için tarihte Genç Osman diye de anılan II. Osman’ın padişahlığında Lehistan ile münasebetler bozuldu. Yaş ve Turla meydan savaşlarında (20 Eylül ve 7 Ekim 1620) Leh orduları yenildi. 1621′de Hotin Kalesi kuşatıldı ise de alınamadı ve 6 Ekim 1621′de Hotin Antlaşması yapılarak savaşa son verildi. II. Osman, Osmanlı ordusunun Leh savaşında gösterdiği başarısızlığı, yeniçerilerin disiplinsizliğinde buluyordu. Bu sebeple onları ortadan kaldırmaya, yeni bir askerî teşkilât kurmaya karar verdi. Onun bu düşüncesi yeniçerilerin ayaklanmalarına sebep oldu. Bunun sonucu da tahttan indirildi ve öldürüldü. Yerine ikinci defa I. Mustafa getirildi. Ancak. I. Mustafa’nın ikinci saltanatı da fazla sürmedi (1622-1623). Yerine IV. Murat padişah oldu (1623-1640). IV. Murat’ın ilk yılları annesi Kösem Mahpeyker Valide Sultan’ın idaresinde geçti. Anarşi ve yolsuzluklar iyice arttı. IV. Murat 8 Haziran 1632′de keşin olarak iktidarı ele aldı. Devrinin en önemli olayı İran savaşlarıdır. 1635′de Revan Seferi adı verilen birinci İran seferine çıktı ve Revan’ı İranlılardan geri aldı. Sonradan İranlıların bunları geri simaları üzerine 2. İran seferine çıktı. 1639′da Bağdat’ı ikinci defa zaptetti. Kendisine Bağdat fatihi unvanı verildi. Bağdat zaferinden sonra, Topkapı Sarayı’nda Bağdat Köşkü’nü, Revan zaferinden sonra da Revan Köşkü’nü yaptırdı. IV. Murat devri İran savaşlarına Kasr-ı Şirin Antlaşması ile son verildi.

IV. Murat 1640′da ölünce yerine kardeşi İbrahim padişah oldu. Ancak Sultan İbrahim devrinde devlet düzeni tekrar bozuldu. Devrine “Samur Devri” adı verildi. Sultan İbrahim’in padişahlığında devletin en önemli dış olayı Girid savaşları oldu. 1645′te başlayan bu savaşlarda Hanya Kalesi alınmakla birlikte o devrin büyük bir kısmı Venediklilerin elinde kaldı. Kandiye kuşatıldı ise de alınamadı .Venedik Cumhuriyeti bütün Avrupa’dan yardım alıyordu. Çanakkale, Venedik donanması tarafından kapatıldı. Venedikliler savaşa devam ederken İbrahim tahttan indirildi yerine oğlu IV. Mehmet geçti.IV. Mehmet’in ilk yıllan da İstanbul’da Kapıkulu ocaklarının, Anadolu’da Celâlîlerin ayaklanmaları ve Girid’de Venedikliler karşısında uğranılan başarısızlıklarla geçti. Osmanlı donanması Akdeniz’de gücünü kaybetmeye başladı. Limni ve Bozcaada’yı ele geçiren Venedikliler Çanakkale Boğazı’na hâkim oldular. Osmanlı Devleti’nin bu düzensiz durumu Köprülü Mehmet Paşa’nın sadrazam olmasıyla sona erdi. Köprülü Mehmet Paşa önce Venediklileri yenerek Limni Adası ile Bozcaada’yı aldı (1657). İstanbul’daki asileri temizledi. 5 yıl süren sadrazamlığından sonra yerine oğlu Fazıl Ahmet Paşa getirildi.Fazıl Ahmet Paşa önce babasının başlattığı yenilikleri yürüttü. Daha sonra antlaşmayı bozan Avusturyalılara karşı 1663′de savaş açtı. Avusturyalıların önemli kalelerinden Uyvar’ı ele geçirdi. Bu olay Avusturya ve Macaristan üzerinde büyük bir etki yaptı. Osmanlı- Avusturya savaşı 10 Ağustos 1664 Vasvar Antlaşması ile ve Osmanlı Devleti’nin lehine sonuçlandı.

Fazıl Ahmet Paşa bundan sonra Girid Adası üzerine hareket ederek, Hamidiye’yi zaptetti. Girid Adası’nda bazı küçük kaleler Venediklilerde kalmak şartıyla Osmanlı Devleti’ne geçti (1699). Bu suretle Venediklilerle savaş bitti. Lehistan’a karşı sefer açıldı. IV. Mehmet’in de katıldığı bu seferde Kaniçe Kalesi ele geçirildi. Lehistan ile savaşlara Bucaş Antlaşması ile son verildi. Ancak Lehliler bu antlaşmaya uymayarak tekrar Osmanlı topraklarına saldırdılarsa da ikinci bir Leh seferinde tekrar yenildiler.

Fazıl Ahmet Paşa 1676′da ölünce, Kara Mustafa Paşa sadrazam oldu. Ancak sadrazamlığı sırasında yapılan uzun savaşlar sırasında Köprülüler devrinde kurulmuş olan düzen bozuldu. İstanbul’da ve Anadolu’da birçok ayaklanma çıktı, tik büyük Osmanlı-Rus savaşı 1677′de başladı. IV. Mehmet Rusya üzerine 2. seferi yaptı (1678-1680). Osmanlı Rus savaşı 11 Şubat 1681′de imzalanan Edirne Antlaşması’yla son buldu. 19 yıla yakın süren Osmanlı- Avusturya münasebetleri, Avusturya himayesindeki Macarların Avusturya’ya isyan ederek yardım istemeleri üzerine tekrar bozuldu. Viyana 2. defa kuşatıldı (1683), fakat alınamadı. Bu durum sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın idamına sebep oldu.

1699′a kadar devam eden savaşlarda Osmanlı Devleti, Avusturya, Venedik, Lehistan ve daha sonra Rusya’nın da katıldığı büyük bir müttefik ordusuyla mücadele etti.

Osmanlı Devleti ikibuçuk yüzyıl sürecek olan bir çekilme, gerileme ve çökme devresine girecekti. Bu sırada 39 yıldan fazla tahtta kalan IV. Mehmet tahttan indirildi. Yerine sırasıyla II. Süleyman (1687-1691) ve II. Ahmet (1691-1695) geçtiler.

II. Süleyman’ın kısa süren saltanatında Balkanlar’a kadar ilerlemiş olan Avusturyalılara savaş açıldı. 1690′da Belgrat ve Niş Sırplılardan geri alındı. II Ahmet de saltanatta başarılı olamadı. Venediklilerin Girid’e asker çıkarma teşebbüsleri engellendiyse de Sakız Adası’nın işgali önlenemedi (12 Eylül 1694).

II. Ahmet’in ölümüyle padişah olan II. Mustafa (1695-1703)zamanında Vezir Mezomorta Hüseyin Paşa’nın gayretiyle Sakız Boğazı ve Koyun Adaları deniz savaşlarında Venedik donanması yenilgiye uğratıldı. Sakız geri alındı. Osmanlı İmparatorluğu II. Ahmet devrinde Avusturya, Venedik ve Lehistan’dan başka yeni bir düşmanla karşılaştı: Rus Çan Büyük (Deli) Petro.

Petro 1695′de aşağı Dinyeper’deki Osmanlı kalelerini alarak Azak’ı kuşattı ise de önce geri püskürtüldü. Fakat bir yıl sonra tekrar hücuma geçip Azak’ın tamamını aldı. II. Ahmet’in Macaristan’ı geri almak için yaptığı seferler netice vermedi. Savaşlar 26 Ocak 1699′da imzalanan Karlofça Antlaşması’yla sona erdi.

16 yıl süren savaştan Osmanlı ordusu büyük toprak kaybıyla çıktı. II. Mustafa, Edirne Olayı (Bk. Edirne Olayı) sonucunda tahttan indirildi. Yerine

III. Ahmet (1703-1730)tahta çıkarıldı.

III. Ahmet devrinde dış siyasetin amacı Karlofça ile verilen yerlerin geri alınmasıdır. Bu amaçla KarIofça’da Venedik ve Rusya’ya verilen yerler geri alındı. Ancak Avusturya’ya verilen topraklar büyük gayretlere rağmen geri alınamadı. 1711′de Prut seferi ile Rusya’ya karşı üstünlük sağlandı. Bu yıllarda İsveç kralı XII. Karl’ın uzun yıllar Osmanlı İmparatorluğu’nda kalması, Avrupa diplomasinin en önemli olaylarından biri oldu.

1715′de Venedik’e savaş açıldı ve Karlofça ile kaybedilen Mora ve öteki adalar geri alındı. Osmanlı-Venedik savaşı devam ederken, Avusturya’nın Osmanlı Devleti’ne bir nota vererek Venedik ile derhal barış yapılmasını ve Venedik’ten alınan yerlerin geri verilmesini istemesi üzerine sadrazam Damad Ali Paşa’nın ısrarıyla Avusturya’ya da savaş açıldı (1716). Ancak Osmanlı ordusu 21 Temmuz 1716′da Petervaradin’de yenildi.Avusturyalılar Macaristan’da son Osmanlı eyaleti olan Tamışvar’ı ve Belgrat’ı ele geçirdiler (1717). Pasarofça Antalşamı’yla savaşlara son verildi (1718).

Pasarofça Antlaşması ile III. Ahmet’in saltanatının ilk devresi kapandı ve “Lâle Devri”adı verilen ikinci saltanat devri başladı (1718-1730). Damad Nevşehirli İbrahim Paşa’nın sadrazam olduğu bu devir matbaanın açılması, bir tercüme heyeti kurulması, kâğıt ve kumaş sanayinin teşvik ve himaye edilmesi gibi teşebbüslerin yapıldığı parlak bir devirdir. Lâle Devri’nin en önemli dış olayı 1723′te başlayan İran savaşlarıdır. Kafkasya’da ve Irak’la sınır olan İran topraklarından önemli yerlerin ele geçtiği savaşın ilk devresi 4 Ekim 1727′de yapılan Hemedan Antlaşması ile son buldu. Ancak İran tahtına II. Tahmasb’ın çıkmasıyla savaş yeniden başladı. Şah Tahmasb Osmanlıların eline geçen Hemedan ve Tebriz’i geri aldı. Savaş sırasında İstanbul’da Patrona Halil Ayaklanması çıktı. III. Ahmet tahttan indirilerek yerine I. Mahmut (1730- 1754) tahta çıktıI. Mahmut zamanında İran’la yapılan savaşlara 1746 yılına kadar devam edildi. Kasrışirin Antlaşması’nın şartlarına uygun bir barışla savaşlara son verildi. Osmanlı Devleti İran’la savaş halindeyken Rusya ve Avusturya, Osmanlı Devleti aleyhine anlaştılar. Rusya, Azak ve Kırım’a saldırmasıyla bu iki devlete karşı tek başına yaptığı savaşı zaferle bitirdi (1736-1739). Belgrat Antlaşması (18 Eylül 1739), Pasarofça ile Avusturya’ya verilmiş toprakları- Tamışvar hariç- Osmanlı Devleti’ne geri verdi. 22 yıl sonra Belgrat tekrar Osmanlıların eline geçti.

Bu savaşlar sırasında Osmanlı Devleti’nden yana görülen Fransa’ya, devamlı ve değişmez imtiyazlar verildi (1740). Osmanlı Devleti 1768′e kadar süren bir barış dönemine girdi. Bu arada I. Mahmut’un yerine III. Osman (1754- 1757) geçti . III. Osman zamanında siyasî, askerî, idarî ve malî alanlarda kayda değer önemli olaylar olmamıştır. Yerine geçen III. Mustafa’nın (1757-1774)saltanat yıllarında da dış politikada önemli olay olmadı. Ünlü sadrazam Koca Ragıp Paşa, İmparatorluğun iç ve dış işlerini dirayetle yürüttü. I. Mahmut zamanında Humbaracı Ahmet Paşa tarafından başlatılan reform çalışmaları bu defa Fransa tarafından gönderilen askeri danışman Baron de Tott tarafından sürdürüldü. Topçuluk ve Denizcilik okulları ile Mühendishane-i hümâyûn bu dönemde açıldı.

1768′de Rusya ile yeni bir savaş dönemine girildi. 1774′e kadar devam eden bu savaşlarda Osmanlı orduları o zamana kadar görülmedik şekilde ağır yenilgiye uğradılar. Kırım, Eflâk, Boğdan Ruslar tarafından istila edildi. Baltak Denizi’ndeki Rus donanması İngiliz donanmasının da yardımıyla Akdeniz’e indi. Mora, Rumları, Osmanlı imparatorluğu aleyhine ayaklandı. Çeşme’de Osmanlı donanması, Rus donanması tarafından yakıldı . Bu savaşlar 1774′de Küçük Kaynarca Antlaşması ile son buldu.

Rusların Kırım’ı istilası sebebiyle üzüntüden ölen III. Mustafa’nın yerine I. Abdülhamit (1774-1789) geçti .Küçük Kaynarca Antlaşması bu padişah zamanında imzalandı. Şartları çok ağır olan bu antlaşma ile Osmanlı Devleti yıkılış devrine girdi. Diğer taraftan 1768- 1774 yılları arasında Akka’da ve Arabistan’da Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmalar çıktı. İran’la 4 yıl süren (1775-1779) neticesiz savaşlar yapıldı. 9 Temmuz 1783′de Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi, Osmanlı- Rus münasebetlerini iyice bozdu. Osmanlı İmparatorluğu 1787′de Kırım’ı geri almak için Rusya’ya savaş açtı. Avusturya da, Rusya ile Osmanlı Devleti’ne savaş açınca (9 Şubat 1788) Osmanlı orduları iki cephede savaşmak zorunda kaldı. Savaşın ilk yıllarında Avusturya cephesinde başarılı sonuçlar- alındı, fakat

Rus cephesinde devamlı yenilgiye uğranıldı. Bu savaş sırasında Osmanlı İmparatorluğu Prusya ve İsveç’le birleşerek Avusturya ve Rusya’ya karşı ittifak yaptı.

Özi Kalesi’nin düşmesi, I. Abdülhamit’in üzüntüsünden ölmesine sebep oldu. Yerine geçen III. Selim (1789-1807) zamanında da Osmanlı-Rus- Avusturya savaşları devam etti.

Fransız Devrimi ve Osmanlı- Rusya Antlaşması üzerine, Avusturya savaşı durdurdu. Avusturya ile Ziştovi Antlaşması imzalanarak savaşa son verildi (4 Ağustos 1791). Ancak Avusturya’nın savaştan çekilmesi, Ruslar karşısında uğranılan yenilgileri etkilemedi. Osmanlı- Rus Savaşı Yaş Antlaşması’yla sona erdi (9 Ocak 1792). Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti kesin olarak Kırım’dan vazgeçiyordu.

Savaşlar sona erdikten sonra III. Selim, devlet müessesesini başta ordu ve donanma olmak üzere yeniden düzenledi. III. Selim’in reformlarına “Nizam-ı Cedîd” (Yeni Düzen) denmiştir. İlk defa Londra, Paris, Viyana, Berlin gibi Avrupa’nın büyük başkentlerinde devamlı elçiliklerin kurulması III. Selim devrindedir.

III. Selim bir taraftan imparatorlukta reforma giderken bir taraftan da Fransa’nın Mısır’ı işgali meselesi ile uğraştı. Fransa’nın 1798′de başladığı Mısır’ı işgali ancak 1801′de Mısır’ı boşatmasına kadar sürdü. Fransa’nın Mısır’dan çekilmesinden sonra Osmanlı Devleti ile Fransa arasında dostluk yeniden kuruldu. Bu durum Osmanlı- Rus münasebetlerini bozdu. 22 Aralık 1806′da Rusya ile yemden savaş başladı. Ruslar hiç savaş ilân etmeden Eflâk ve Boğdan’a saldırdılar. Savaş devam ettiği sırada İstanbul’da III. Selim’e ve Nizam-ı Cedîd’e karşı Kabakçı Mustafa Ayaklanması çıktı. III. Selim tahttan indirildi, yerine IV. Mustafa (1807-1808) geçti . Yenilik hareketleri son buldu ve yenilik taraftarlarının bir kısmı öldürüldü, bir kısmı da Rusçuk’da bulunan Alemdar Mustafa Paşa’nın yanına kaçtı. Bunlar III. Selim’i tekrar tahta çıkarmak istediler. Fakat III. Selim, IV. Mustafa’nın emriyle öldürüldü. Alemdar Mustafa Paşa, IV. Mustafa’yı tahttan indirerek yerine II. Mahmut’u çıkardı kendisi de sadrazam oldu.

II. Mahmut (1808- 1839) Nizam-ı Cedîd’i kaldırmadı. Yalnız adını değiştirip yeni orduya Sekban-ı Cedîd adını verdi. Ancak yeniçeriler bu hareketin de karşısına çıkarak Alemdar Mustafa Paşa’yı öldürdüler. IV. Mustafa’yı tekrar tahta çıkarmak istedilerse de II. Mahmut, IV. Mustafa’yı öldürterek Osmanlı hanedanının tek varisi oldu. Bu sırada Ruslarla devam eden savaş 28 Mayıs 1812′de Bükreş’te imzalanan antlaşma ile son buldu. Bu antlaşmadan sonra Osmanlı Devleti’ni uğraştıran en önemli mesele Rum ayaklanmalarıdır. Mora, bazı Ege adaları ve Attika’da ayaklanmalar genişlemiş ve bütün Avrupa da bu ayaklanmayı desteklemiştir. Mora ve Girid valilikleri Mehmet Ali Paşa’ya verilmek suretiyle yardım istendi. Mısır ordusunun işe karışmasına İngiltere ve Rusya tepki gösterdi ve Petersburg’da imzaladıkları antlaşma ile Mora’da Osmanlı Devleti’ne vergi veren muhtar bir Yunan Devleti’nin kurulmasına karar verildi (1827). Fransa’nın da bu antlaşmaya katılmasıyla, Osmanlı Devleti bu üç müttefik devletle Mora sularında karşılaştı. Osmanlı- Mısır donanması müttefik donanması tarafından Navarin’de yakıldı, Rusya’ya da savaş ilân etti. Ruslar Balkanlar’ı aşıp Edirne’ye kadar geldiler. Osmanlı İmparatorluğu Edirne Antlaşması ile Rusları durdurabildi . Osmanlı Devleti bu antlaşmadan sonra bağımsız bir Yunan Devleti’nin kurulmasını kabul etmek zorunda kaldı (1830). Aynı yıl Fransa Cezayir’i işgal etti ve burasını da Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayırdı.

Osmanlı Devleti bundan sonra Mehmet Ali Paşa’nın isyanı ile uğraştı. Mısır meselesi bittiğinde, Rusya ile Hünkar İskelesi Antlaşması imzalandı.Fakat Mehmet Ali Paşa ile Osmanlı Devleti arasında imzalanan Kütahya Antlaşması devamlı olmadı. İki ordunun Nizip’te yaptığı savaşta Osmanlı ordusu yenildi .Bu yenilgi haberi İstanbul’a gelmeden II. Mahmut öldü.

Mısır meselesi babasının yerine geçen Abdülmecit’in (1839-1861) zamanında halledildi. Önce, Avusturya, Fransa, Rusya, İngiltere ve Prusya, Osmanlı Devleti’ne bir nota vererek hükümetin Mehmet Ali Paşa ile tek başına görüşmesini istemediklerini bildirdiler. 1840′da Londra’da bu beş devletin ve Osmanlı Devleti’nin katıldığı bir konferans toplandı. Konferans’ta alınan kararları Mehmet Ali Paşa kabul etmedi ve savaş hazırlıklarına başlanıldı. Fakat Mehmet Ali Paşa Fransa dışında diğer devletlerin aleyhine döndüğünü görünce sadece Mısır valiliği kendisinde kalmak şartıyla Mısır meselesi halledildi.

Abdülmecit devrinin önemli olaylarından biri de Boğazlar meselesidir.1841′de yine Londra’da toplanan konferansta, Boğazların bütün devletlerin savaş gemilerine kapalılığı kabul edildi.

Abdülmecit devrinin en önemli iç olayı ise 1839′-da ilân edilen Tanzimat Fermanı’dır.Tanzimat’tan sonra Osmanlı Devleti Lübnan meselesi ile uğraşmak zorunda kaldı Lübnan’da Müslüman Dürziler ile Hıristiyan Maruniler vergi toplama meselesi yüzünden ayaklandılar. Lübnan meselesine Fransa da karıştı.

Avrupa’da çıkan 1848 ihtilali Osmanlı İmparatorluğu’nu olumsuz yönde etkiledi. Eflâk ve Boğdan’da ihtilaller çıktı. Diğer taraftan Avusturya’ya karşı isyan ederek Osmanlı Devleti’ne sığınan Macar mültecileri Babıâli’nin başına dert oldu. Osmanlı Devleti, Rusya ve Avusturya’nın baskılarına rağmen bu mültecileri teslim etmedi. Bu durum Osmanlı Devleti’yle Rusya arasında Kutsal Yerler Meselesi’nin çıkmasına sebep oldu . 1853′te Osmanlı- Rus münasebetlerinin kesilmesine kadar giden bu olay sonunda Kırım Savaşı çıktı.Rusya’nın yenilgisiyle sona eren Kırım Savaşı sonunda Paris Antlaşması (1856) imzalandı . Ancak daha önce Osmanlı Devleti’nde 18 Şubat 1856′da Islahat Fermanı ilân edildi .Cidde ve Suriye’de çıkan karışıklıklar içte huzursuzluk yarattı. Avrupa devletlerinin de olaya karışmasıyla 1861′de Lübnan Nizamnamesi imzalandı. Bu olaylar sırasında Abdülmecit’in ölümüyle Abdülaziz tahta çıktı.

Abdülaziz’in tahta çıkmasıyla, Rusya’nın Balkanlar’da başlattığı Panslavist hareketler kendini gösterdi. Hersek’te isyan çıktı. Ayaklanmanın bastırılmasından hemen sonra Girid’te ayaklanma çıktı.

Abdülaziz, sadrazam Ali Paşa’yı Girid’e gönderdi. 1868′de Girid’in yeni düzeni ilân edildi. Bosna Hersek, Karadağ ve Girid’te meydana gelen ayaklanmalar Avrupa devletlerinin Osmanlı İmparatorluğu’nun iç işlerine karışmaları için bir bahane oldu. Avusturya başvekili Kont Adrassy bir nota ile Rusya, Almanya ve Avusturya’nın bu konudaki düşüncelerini bildirdi (30 Ocak 1876). Fakat olaylar daha da genişledi ve bu defa Bulgarlar ayaklandı. Bulgaristan olaylarının başlamasından kısa bir süre sonra Selanik’te olaylar çıktı. Bulgaristan olayları ve Selanik meselesi, Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’ne yeni bir nota vermelerine sebep oldu.Bu son olaylar üzerine, Mithat Paşa ve birçok Osmanlı aydını devletin kurtulması için tek çare olarak “meşrutî bir idare düşündüler”. Abdülaziz tahttan indirilerek yerine V. Murat (1876) geçirildi.Kanûn-ı Esasî hazırlıklarına başlandı.

V. Murat’ın amcası Sultan Aziz’in tahttan indirilmesi ve ölümü, Çerkez Hasan Olayı sebebiyle dengesi bozuldu. Kısa bir süre sonra tahttan indirildi ve yerine II. Abdülhamit getirildi .

II. Abdülhamit’in (1876- 1909) tahta çıktığı yıl Osmanlı tarihinin dönüm noktalarındandır. Meşrutiyet münakaşaları yeni rejimin Osmanlı İmparatorluğu’nda uygulanıp, uygulanamayacağı, devrin en önemli meselesiydi. Diğer taraftan dışarıda Rusya ile kaçınılmaz savaş yaklaşıyordu. Balkanlar’da birkaç eyalet huzursuzluk içindeydi. Devamlı dış baskılar, sonu gelmeyen savaşlar devleti ümitsiz bir uçuruma sürüklüyordu.

Osmanlı Devleti’nde bu karışıklıklar devam ederken Sırbistan ile Karadağ Osmanlı Devleti’ne karşı birleştiler ve önce Sırbistan, daha sonra da Karadağ, Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etti. Ancak Osmanlı ordusunun Sırbistan ve Karadağ ordularını yenmesi üzerine, Paris Antlaşması’nı imzalamış olan devletler Babıâli’ye bir nota vererek mütareke yapılmasını istediler. Osmanlı Devleti’nin istekleri kabul edilmeyince savaş yeniden başladı. Bu defa da yenilgiye uğrayan Sırplar Rus elçisinden aracılık yapması için yardım istediler. Mütarekeden sonra da İngiltere, Balkan meselesinin çözümlenmesi için bir konferans toplanmasını teklif etti.

23 Aralık 1876′da İstanbul’da konferansın toplandığı gün İmparatorlukta da I. Meşrutiyet ilân edildi. Konferansın bir karar alınmadan dağılması 1877-1878 Osmanlı- Rus savaşının çıkmasına sebep oldu. Ruslar Ayastefanos’a ve Erzurum’a kadar ilerlediler. Önce Ayastefanos , daha sonra da Berlin Antlaşması imzalandı.

Ayastefanos Antlaşması’nın imzalanmasından kısa bir süre önce II. Abdülhamit Meclis-i Mebûsân’ı dağıttı. Berlin Kongresi başlamadan önce de İngiltere Kıbrıs’ı işgal etti. Berlin Antlaşması’ndan sonra önemli eyâletler birer birer imparatorluktan ayrılmaya başladı. Avusturya, Bosna- Hersek’i (1878), Fransa Tunus’u (1881), İngiltere Mısır’ı (1882), aldı. Büyük devletlere arkasını dayayan Yunanistan Girid ve Yanya’ya göz dikmişti. 18 Nisan- 20 Mayıs 1897 arası devam eden Osmanlı- Yunan savaşı başladı. Yunanistan’ın yapılan savaşta yenilmesi sonucu İstanbul barışı imzalandı (1897). Fakat antlaşmadan kısa süre sonra Girid’e muhtariyet verildi ve böylece Girid de Osmanlı Devleti’nden ayrılmış oldu. Bu sefer Makedonya’da ayaklanmalar başladı. Bulgaristan bu defa Makedonya’yı ele geçirmek istiyordu . 1902′de çıkan ilk ayaklanmayı, 1903′de bir yenisi takip etti.

Makedonya’da ayaklanmalar devam ederken, II. Abdülhamit, İttihad ve Terakki’nin baskısıyla 23 Temmuz 1908′de Kanûn-ı Esasî’yi yürürlüğe koymak zorunda kaldı .Bu olaydan sonra Avusturya, Bosna- Hersek’i, Yunanistan Girid’i aldı. 17 Aralık 1908′de Osmanlı Meclis-i Meb’ûsânı’nın açılmasından kısa bir süre sonra İstanbul’da İttihad ve Terakki’ye karşı bir ayaklanma oldu (13 Nisan 1909) .Ayaklanma Selanik’ten gelen Hareket Ordusu (Bk. Hareket Ordusu) tarafından bastırıldığı gibi II. Abdülhamit de tahttan indirildi ve yerine kardeşi Sultan Reşad “V. Mehmet” (1909-1918) unvanıyla tahta çıkarıldı.

İtalya’nın Trablusgarp’a saldırması ve Oniki Ada’yı işgal etmesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1922′nin sonuna kadar devam edecek olan savaş yıllarının yeniden başlamasına sebep oldu.

Ouchy (Uşi) Antlaşması’yla (1912) Trablusgarb ve Oniki Ada İtalya’ya bırakıldı. Osmanlı Devleti Trablusgarp savaşı ile meşgulken, Balkan devletleri bu durumu fırsat bilerek Balkanlar’daki son Osmanlı topraklarını da paylaşmak için anlaştılar.

Bunun üzerine 13 Ekim 1912′de Balkan Savaşı çıktı. Osmanlı Devleti Sırbistan, Yunanistan, Karadağ ve Bulgaristan olmak üzere dört Balkan devleti

karşısında yenilgiye uğradı. Balkan devletleri ancak Çatalca’da durdurulabildi. Barış görüşmelerine 16 Aralık 1912′de Londra’da başlandı. 30 Mayıs 1913′de de Londra Antlaşması imzalandı.

Balkan savaşlarının hemen arkasından I. Dünya Savaşı çıktı .0smanlı Devleti önce tarafsızlığını ilân ettiyse de daha sonra Almanya’nın yanında Fransa, İngiltere ve Rusya’ya karşı savaşa girdi.

Dört yıl süren savaşlara 30 Ekim 1918′de imzalanan Mondros Mütarekesi ile son verildi. Ancak mütarekeden önce ölen padişah V. Mehmet’in yerine VI. Mehmet (1918- 1922) (Vahideddin) padişah oldu. Mütarekeden hemen sonra İstanbul İtilâf devletlerinin işgaline uğradı. Ermeniler Kars’ı, Gürcüler Ardahan’ı İtalyanlar Antalya’yı, Yunanlılar İzmir’i Fransızlar da Antep, Urfa, Maraş ve Adana’yı işgal ettiler. İmparatorluğun işgale uğraması üzerine Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919′da Samsun’a çıkarak Kurtuluş Savaşı’nı başlattı .

Erzurum ve Sivas kongreleri toplandı . 23 Nisan 1920′de de Büyük Millet Meclisi açıldı. 10 Ağustos 1920′de Sevr Antlaşması imzalandı . Fakat Büyük Millet Meclisi antlaşmayı kabul etmediği gibi Meclis’in açılmasıyla birlikte Millî Mücadele devri de başlamış oldu.

1920 tarihinden sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun son yılları ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemleri birbiri içine girer.1 Kasım 1922′de Türkiye Büyük Millet Meclisi saltanatı kaldırdı ve 17 Kasım 1922′de de VI. Mehmet bir İngiliz zırhlısı ile İstanbul’u terk etti. Abdülmecit Efendi Osmanlı İmparatorluğu’nun son halifesi oldu. 3 Mart 1924′de Türkiye Büyük Millet Meclisi halifeliği de kaldırmıştır.    .

Osmanlı İmparatorluğu saltanatın kaldırıldığı 1 Kasım 1922 günü tarihe karışmıştır.

Osmanlı Donanması:

Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında İzmit, Gemlik taraflarının ve daha sonra Karasi İli’nin elde edilmesi bu küçük beyliği tabiî olarak denizle alâkadar etmiş, mükemmel bir donanmaya sahip olan Karasi Beyliği gemilerinden de istifade ederek Rumeli’ye geçilmiş; XI. yüzyıl sonlarında (1390) Gelibolu’da ehemmiyetli bir tersane vücuda getirilmiştir.

Bu ilk devirler Osmanlı denizciliğinin acemilik zamanı olup denizde pek kuvvetli ve mahir olan Venediklilerle boy ölçüşecek kudrette değildi. Bununla beraber bazı başarısızlıklara rağmen günden güne tecrübeli bir Osmanlı denizciliği vücuda gelmekte idi. Çünkü Boğazlara ve Rumeli’ye sahip olan Osmanlıların bu tarafa geçmek için düşmandan emin olacak bir donanmaya sahip olmaları zarurî idi; Varna Savaşına geldiği sırada Boğaz tarafının düşman donanması tarafından kapandığını duyan Sultan II. Murat, yolunu değiştirerek İstanbul Boğazı’na gelip külliyetli bir para karşılığında Ceneviz gemileriyle o tarafa geçmişti.

II. Murat zamanında donanma, Trabzon İmparatorluğu’nu denizden tehdit edecek kadar çoğalmış ve güçlenmişti. İstanbul kuşatmasında da Osmanlı donanması başarılı olmamakla beraber, üç yüz parçadan fazla idi.

Sultan Fatih Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra burayı Akdeniz’den gelecek bir tehlikeye karşı muhafaza için Çanakkale Boğazı’nı tahkim etmekle beraber Donanmaya da ehemmiyet verdi ve bu sayede İmroz, Limni, Taşoz, Semendirek, Midilli, Ağrıboz adaları alındı. Sakız ve Sisam vergiye bağlandı. Bu suretle Anadolu sahilleri emniyet altına girdi.

Akdeniz’de korsanlık eden Kemal Reis’in Osmanlı Devleti hizmetine girmesi donanmada yeni bir canlılık vücuda getirdi.

II. Bayezid devrinde denizcilik daha ziyade gelişti; Memlûklerle yapılan savaşta Hersek-zâde kumandasıyla mühim bir donanma İskenderun sahillerine kadar gönderilmişti. Sultan Yavuz Selim, donanmaya çok ehemmiyet verdi; o tarihe kadar Osmanlıların asıl tersanesi olan Gelibolu’dan başka Haliç’te de mükemmel bir tersane kuruldu. Sultan Kanunî Süleyman, Akdeniz’de İspanyollarla daimî surette mücadele halinde bulunan ve müstakil Cezayir beyi olan Barbaros Hayreddin’i devlet hizmetine çağırdı ve gelir gelmez onu donanmaya komutan yaptı. Hayreddin Paşa’ya ait Cezayir beyliğini yine ona verdi. Tersaneyi yeni tesisat ve ilâvelerle genişletti. Bu suretle bu büyük denizci Osmanlı Devleti hizmetine girdikten ve birtakım muvaffakiyetlerden sonra İspanyolların meşhur denizcisi ve Akdeniz hâkimi Andrea Doria’ya Preveze’de vurduğu darbe ile dehasını gösterdi. Osmanlı Devleti bu suretle karadaki hâkimiyetine ilâve olarak deniz hâkimiyetini de elde etti.

Osmanlı Devleti karada olduğu gibi denizde de yardım etmek suretiyle Fransa Krallığı’nı büyük bir tehlikeden kurtardı. Bu yardım Fransa Kralı I. Fransuva’nın hasmı olan Alman İmparatoru V. Şarl (Şarlken)’ın vefatından sonra da devam etti. Batı-Akdeniz sularına giden Barbaros, Nis’i aldı; Turgut Reis ve Kaptan Piyale Paşa da Fransızlara yardım etmek suretiyle aradaki ittifaka riayet edildi.

Osmanlı donanması yalnız Gelibolu ve İstanbul’da yapılmayıp Karadeniz, Marmara Denizi ve Akdeniz’deki inşaat tezgâhlarında da yapılırdı; Karadeniz’de Sinop, Çayağzı, Kefken Adası; Rumeli sahilinde Varna, Burgaz, Ahyolu ve Tuna kenarında Rusçuk; Marmara Denizi’nde İzmit, Gemlik, Edincik, Karabiga ve Ege Denizi’nde bazı adalarla Edremit, Ayasluğ (Selçuk), Milas (Küllük); Akdeniz’de Bodrum, Antalya, Alâiye ve Rodos Adası bunlardan bir kısmıdır.

Osmanlılar gemi levazımatı olan yelken, halat, zift, kürek, tel, gemi demiri v.s. tedarik için ocaklık olarak yani daimî surette bunları hazırlayıcı bir teşkilâta sahip olduklarından gerek gemi yapmak ve gerek bunların eşyasını tedarik hususunda asla sıkıntı çekmezlerdi.

Devlet merkezindeki tersanede padişaha ait has-bahçeden bir miktar ayrılmak suretiyle fazla gemi yapılmak için mevcut kızakların miktarı arttırıldığı gibi Karadeniz’de Sinop, Amasra, Kandıra, Kefken, Midye, Varna, Aliyolu, Süzebolu, Burgaz, Marmara Denizi’nde, İzmit Gemilik, Biga, Gelibolu; Doğu Akdeniz’de Edremit, Rodos, Antalya ve Alâiye ve diğer bazı limanlarda gemi yapımına başlandı; yalnız Sinop’ta on yedi kadırga yapılıyordu. Diğer yerler, kendi kabiliyetlerine göre müteadit kadırga yapmakta idiler. Gemi yapmakta olan her yere lâzım olan kereste, gemi demiri, zift, kürek, yelkenbezi, halat vesair levazımat için bu malzemeyi hazırlamak ile mükellef ocaklık mıntıkalara da aynı zamanda emirler verildi. Bir taraftan gemileri kalafatlamak için kalafatçılar tedarik olunurken diğer taraftan da gemilere kürekçi ve tüfenkendaz efrad hazırlanmakta idi.

Osmanlı donanmasında kullanılmış olan gemiler ilk devirlerde kürekli iken daha sonraki tarihlerde yani XVI. yüzyıldan itibaren aralarına az miktarda da olsa nakliyat için yelkenli gemiler karışmış ve XVII. yüzyıl sonlarında yelkenliler esas olmuştur.

Osmanlı donanmasının kürekli kısmı en başta kadırga olarak belli başlı kalite, firkate, kırlangıç vesaire gibi nevileri vardı; bunlar tek anbarlı idi. Bu gemilerden en büyüğü olan kadırga yelken devrine kadar Osmanlı donanmasının esasını teşkil etmişti.

Osmanlı kadırgaları bilhassa XVII. yüzyılda pek hafif ve süratli olup mahir kürekçilerle pek serî manevra yaparlardı; kadırgaların yüz doksan altı kürekçisi ile yüz cenkçisi ve üç topu vardı.

Osmanlıların Haliç’teki tersane mevkiinden başka İzmit, Gemlik ve diğer bazı Marmara sahilleriyle Karadeniz’de Sinop ve Batı Karadeniz’in bazı sahillerinde, Ege sahilleriyle Antalya, Alâiye taraflarında ve bazı adalarda bulunan gemi yapan tezgâhlarda o tezgâhların vüs’atlerine göre gemi yapılırdı. Osmanlı hükümeti gemi yapmak, gemiyi donatmak için muhtelif yerleri ocaklık olarak tayin etmişti. Bu mıntıkalar verimlerine göre kereste,çivi, kendir, yelken bezi, tente, kürek, zift vesaire gibi eşya imaline mahsus ocaklara ayrılıp miktarı muayyen olan şeyleri bedeli karşılığında her sene Tersane’ye vermekle mükellef olup bu hizmetlerine karşılık kendilerine bazı muafiyetler temin edilmişti.

Osmanlılarda kadırgalarda hizmet eden gemi kaptanı veya reisleriyle azab, dümenci, yelkenci, kumbaracı, kalafatçı, dülger, topçu ve vardiyan denilen donanma çavuşlarına Tersane halkı denilirdi.

Tersane halkından başka savaş zamanında gemilere yeniçeri ve topçu ile tersaneye bağlı olan bey sancaklarının tımarlı sipahileri de donanmaya girerlerdi. Bunlardan başka Kapıkulu süvarisinden ulûfecilerle garipler yani dört bölükten de donanmaya muharip efrad alınırdı.

Kaptan paşa veya kaptan-ı derya umum donanma kumandanı olup bundan başka gemilerin tamamen teçhizi ile tersanenin bütün gelir ve giderleriyle, alım- satım işlerinden mesul olan tersane kethüdası kalyonların taamümüne kadar vis amiral (tüm amiral) mevkiinde idi. Kaptan paşadan sonra tersanenin en büyük âmiri bu idi. Bunlardan başka tersane ağası, Uman reisi tersane muhasebecisi vesaire geliyordu. Donanma ümerası denilen sancak beyleri, kaptan paşa eyâletine bağlı derya beyleri olup kalyon devrinde bu tarz değişmiştir.

Karlofça Antlaşmasından sonra (1699) Amcazâde ve Mezomorto Hüseyin paşaların gayretleriyle İslah edilen Osmanlı donanması, Akdeniz’in en kuvvetli donanmasına sahip olan Venediklilere karşı üstün vaziyet almış olup bu sayede Akdeniz sahil ve adalarında sükûn ve emniyet sağlanmıştı; Bu sükûn 1769 senesine kadar devam etmiş ve Osmanlı- Rus Savaşı sırasında Baltık Denizi’ndeki Rus donanmasının Akdeniz’e geçerek Çeşme Limanı’nda Osmanlı donanmasını yakması üzerine vaziyet nazikleşmiş ve Cezayirli Hasan Paşa’nın kaptan-ı derya tayini üzerine Rusların Çanakkale Boğazı’na taarruzları önlenmiş ise de Doğu Akdeniz ve Adaları barışa kadar Rus donanmasının nüfuzu altında kalmıştı.

XVIII. asır sonundan itibaren Osmanlı hükümeti Karadeniz ve Akdeniz’de savaşacak kuvvette donanma tedarikine mecbur olup bunun için de Sultan III. Selim’in kaptan paşalığa getirdiği Küçük Hüseyin Paşa ve İngiliz, İsveç mütehassıslarının faaliyetleri sayesinde bu işi başarmaya kısmen muvaffak olmuş ve iyi bir donanma vücuda getirmiştir.

III. Selim, donanmayı perişan bir halde buldu. Tersanelerin çoğu çalışmıyordu. Gemi yapımı çok azalmıştı. Gemilerin üstünde ve içinde savaşa yaramayan kulübeler ve bölmeler yapmak itiyadı yüzünden mevcut gemiler de işe yaramıyordu. Büyük gemilerin kaptanları deniz savaş tekniğinin en basit kaidelerini bilmezlerdi. Bu kaptanlıklar çok kere para kuvvetiyle elde edilirdi. Deniz erleri, tarlasından zorla alınmış köylülerle sokaklardan toplanmış aceze ve dilencilerden ibaretti. Kaptanlar erlerin maaşlarını elde etmek için bu usulü ihtiyar etmeyi şahsî menfaatlerine uygun buluyorlardı. Sözün kısası, Osmanlı denizciliğinde düzensizlik, hırsızlık, cehalet, ihmaller hamiyetsizlik diz boyunu aşmıştı.

III. Selim donanmayı düzene koymak ödevini baş-çuhadarı Küçük Hüseyin Paşa’ya erdi. Hüseyin Paşa, denizcilik işlerini bir kanunnameye bağladı. Kaptanlar sınavdan geçirildi, ehliyetsizler atıldı. Deniz erleri için muayene ile alınma ve öğretim ile yetiştirilme metodu kabul edildi. Fransa ve İsveç’ten mühendisler getirildi. Tamamen veya kısmen çalışmaz durumda olan 15 tersane faaliyete getirildi. Bu tersanelerde 45 parça gemi yapıldı. Bu gemilerin subay ve er sayısı 20495 idi. Sözün kısası, Selim devrinin sonlarına doğru Osmanlı donanması, 27 büyük savaş gemisiyle 27 feragatten kurulmakta idi.

III. Selim devrinde Tersane-i Âmire yerine Umur-ı Bahriye Nezareti’nin kurulması için kanunname çıkarılmış ise de tatbik edilememiştir.

II. Mahmut devrinde ise donanma tamamen ihmal edilmiş ve Yunan isyanları sırasında Rumların silahlandırılmış ticaret gemilerine karşı duracak savaş gemisi bile çıkarılamamıştı. Mısır vahşi Mehmet Ali Paşa’dan yardım istenmişti. 1830′da, müstakil bir Yunan devletinin kurulması üzerine bahriyenin ıslahı önemle ele alınmak lâzım gelirken bu dahi yapılamamıştı. Abdülmecit devrinde de donanma ihmal edilmiş durumundan kurtarılamamıştır. 1853′de, Rus filosu Osmanlı savaş gemilerinin önemli bir kısmını tahrip edince, deniz kuvvetleri acınacak duruma girmişti. Acınacak halde olan yalnız deniz kuvvetleri değildi. Bu kuvvetlerle alâkalı bulunan Deniz Okulu ve tersaneler de aynı durumda idi. Kırım savaşı sırasında (1854) Osmanlı bahriyesinde müşavir olarak hizmet etmiş olan S. Adolphus Slade iltiması, rüşvet ve irtişanın tam manasıyla hüküm sürdüğünü yazmaktadır. 1856′da imzalanan Paris Antlaşması’yla Karadeniz, Osmanlı Rusya için tarafsız bir hale getirildiğinden bu denizdeki tersaneler de tamamıyla atıl bir halde bırakılmış ve Osmanlıların Karadeniz filosu namıyla bir filoları kalmamıştı.

Abdülaziz tahta çıktığı günden beri, orduya olduğu gibi donanmaya da ehemmiyet verdi. 1863-1864 yılında kendisine bütçeden ayrılmış olan tahsisatın yarısını donanmanın ıslahına tahsis etti. Fakat, ortaya yeni ve kudretli bir donanma çıkarmak kolay değildi. İlk merhalede İstanbul ve İzmit tersanelerinin ıslahına girişilmekle yetinildi. Zaten birkaç yıldan beri savaş gemisi inşaatında büyük bir gelişme olmuştu. Avrupa devletleri, ahşap gemi usulünü terk ederek zırhlı inşasına girişmişlerdi. Bu inşaat ise pahalıya mal oluyordu. Osmanlı Devleti para sıkıntısı içinde bulunduğu için muhtaç olduğu zırhlıları borçlanmak suretiyle ve İngiltere’den satın alarak temin etmek zorunda kaldı. 1866′da patlak veren Gi-rid isyanı sırasında birkaç Yunan gemisinin, Osmanlı savaş gemilerini müşkül durumda bıraktığı hayretle görüldü. Osmanlı donanmasında eksik olan ne vasıta ne de asker ve mürettebat idi. Eksik olan bilgi ve tecrübe idi.

Nitekim söz konusu isyan esnasında, bir Osmanlı gemisi süvarisi Portsait limanını bir diğeri de Yafa limanını aradıkları halde bulamamışlardı. Bu yönden Osmanlı gemicileri hala, XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Baron de Tott’un Mühendishane-i Bahrî-i Hümâyûn’u kurduğu sıradaki seviyede idiler. Heybeliada’daki deniz okulunun kadrosu zayıf ve idaresi kötü idi. Deniz erlerinin Müslüman olması prensibi kabul edilmiş olmasına rağmen ticaret gemilerinde çalışmış olan Rum mürettebattan da faydalanılmakta idi.

Osmanlı donanması Abdülaziz devrinin sonlarına doğru 30 zırhlı ve 76 ahşap gemi olmak üzere 106 gemiden ibaretti. Zırhlıların erat toplamı 10.920 top sayısı 173 idi. Ahşap gemilere gelince, erat toplamı 15.188, top sayısı 486 idi. Bundan başka donanma hizmetinde yelkenli harp gemisi de vardı. Yabancılardan borç alınan para ile meydana getirilmiş olan bu filo, devrinin üçüncü filosu olmakla şöhret kazanmıştı. Fakat bu şöhret gemi sayısının temsil ettiği değer yönündendi.

Osmanlı Edebiyatı:

Anadolu topraklarında yaşamakta olan tasavvuf edebiyatı, yeni kurulan Osmanlı Beyliği’ni derinden etkilemiştir. Halkın anladığı dilde eserler veren bu sanatçılar, tekke edebiyatı da denilen ekolün öncüleridir. Bunlar; Yunus Emre’nin izinde giden, Âşık Paşa, Nesimî, Kadı Burhaneddin, Haa Bayram Veli, Ahmet Daî ve Gülşehrî’dir. Bu dönemde köyle şehir, halkla yüksek zümre birbirinden ayrılmamıştır. XIV. ve XV. yüzyıllarda İran sanatçılarım izlemeye başlayan Ahmedî, Şeyhî gibi şairler, tasavvuf edebiyatından uzaklaşarak, Saray’da medrese ve konaklarda kabul gören yeni bir tür edebiyata öncülük ettiler. Bu yüzden tasavvuf tekke edebiyatının yanında, âşık edebiyatı da denilen bir tür gelişti. İstanbul’un fethiyle başlayan dönemde, edebiyattaki İran etkisi iyice belirginleşti. bu dönemin en önemli edebiyatçıları şunlardır: Molla Câmî, Bakî, Fuzulî. Havre-tî, Hayalî, Nev’î. Bunların yanında Osmanlı Hanedanı’na mensup, Sultan Fatih Mehmet, Avnî mahlasıy-la; Cem Sultan; II. Bayezid, Adlî mahlasıyla; Sultan Yavuz Selim; Sultan Kanunî Süleyman, Muhibbi mahlasıyla şiirler yazmışlardır. Böylece divân edebiyatının kalıplaşmış geleneklere bağlı ustaları yetişmeye başlamıştır. XVII. yüzyılda Iran etkisi güçlenerek sürmüştür. Bu yüzyılın önemli edebiyatçıları; Nefî, Nabî, Fehim, Haletî, Naimî, Nedimî, Neşati, Şeyhülislam Yahya Efendi, Niyazi Mısrî’dir. Yazılan eserlerde, lirik şiirler için başta gazel olmak üzere müstezat, kıta ve musammatlar, övgü alanında kaside, manzum hikâyeler anlatımında mesnevi, kısa nükteli şiirler için tuyuğ ve rubai biçimleri kullanıldı. Bunların dışında vakanüvislik alanında önemli eserler verildi. Başlıcaları; Silahtar Mehmet Efendi’nin, Naimâ’mn, Peçevî’nin, Katip Çelebi’nin tarihleri ve Koçi Bey’in Risalesi’dir. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi de bu yüzyılın önemli eserleri arasında sayılır. Halk edebiyatının en ünlüleri ise, Kuloğlu, Katibi, Kayıkçı Kul Mustafa, Âşık Üsküdarî, Âşık Halil, Âşık İbrahim, Kul Deveci, Âşık Hasan, Gev-, herî, Âşık Ömer ve Karacaoğlan’dır. XVIII. yüzyılda edebiyatçılar İran etkisinden kurtularak yeni kaynaklardan faydalanmaya başladılar. Kendi toplum özelliklerinin öne çıkmaya başladığı bu dönemde yetişen başlıca sanatçılar: Nedim, Enderunlu Vasıf, Enderunlu Fazıl, Esrar Dede, Fıtnat Hanım, Haşmet, Kânî, Koca Ragıp Paşa, Sümbülzade Vehbi, Sururî, Şeyh Galib ve Yirmisekiz Çelebi Mehmet’tir. XIX. yüzyılda divan edebiyatı alanında eser veren önemli sanatçılar yetişmedi. Bu dönemde aruz vezniyle, divan edebiyatı etkisinde eserler vermeye başlayan halk şairleri görülür. Bunların başlıcaları: Zihnî, Seyranî, Dertli, Erzurumlu Emrah ve Dadaloğlu’dur. Bundan sonra görülen Tanzimat edebiyatı ve Edebiyat-ı Cedide akımları, Osmanlı edebiyatının batılılaşma yolundaki önemli dönüm noktalarıdır. Artık doğunun kendine has konuları ve anlayışları terk edilerek, yerine Avrupa’nın edebiyat anlayışı inşa edilmeye çalışılmıştır.

Osmanlı Hükümet Teşkilâtı: Osmanlı Devleti’nde, hükümetin başı veziriazamdır (Sonradan sadrazam denildi). Padişahın mutlak vekilidir. Sefere çıkarsa padişaha eşit bütün yetkilerini kullanırdı. Devletin her türlü işinden sorumlu en yüksek görevlidir. Silahlı kuvvetler, ordu ve donanma doğrudan doğruya ona bağlı ve ona karşı sorumludur. Kendisi yalnız padişaha hesap verir. Padişah gibi yasa ve geleneklere kayıtlıdır. “Divân-ı Hümâyûn” denen bakanlar kurulunun kararlarını uygulamakla görevlidir.

Sadrazam olmak için hiç bir kayıt, neseb, tahsil şartı yoktur. Vezir payesine yükselmiş devlet adamları arasından, padişahça seçilir. Sadrazamın İslâm dininden olması şarttır. Vezirliğe kadar gelebilen bir Müslüman vatandaş için sadaret yolu açıktır.

Padişah kızları sultanlar ile evlenen sadrazamlara “Damad-ı Hazret-i Şeyhriyâri” denirdi.

Osmanlı hükümetine “Divân-ı Hümâyûn” denirdi (Sonradan Babıâli denildi).Başkanı sadrazamdır. Fatih’ten itibaren padişahın hükümet toplantılarına başkanlık etmesi yasaklanarak devlet ve hükümet başkanlıkları kesin şekilde ayrılmıştır. Divân-ı Hümâyûn kararlarının temyizi, değiştirilmesi mümkün değildi, mutlak kararlardı.

Divân-ı Hümâyûn’da sayılan 5 olan (bazen 8′e kadar çıkan) “kubbe vezirleri” vardı. Kıdem sırası rütbenin önündeki mutlak sayıyla ölçülürdü. Sayı küçüldükçe rütbe büyürdü. Buna göre 2. vezir sadrazamlığa en yakın olandır. Hükümetin diğer üyeleri şunlardı: Kapdân-ı derya, sadaret kethüdası (içişleri bakanı), yeniçeri ağası, Rumeli ve Anadolu kazaskerleri (şeyhülislâmın yardımcıları), nişancı, başdefterdar (maliye bakanı), reisü’l-küttap (dışişleri bakanı). Şeyhülislâm, Divân üyesi değildi. Hem eğitim, hem adalet, hem vakıflar, hem diyanet işleri bakam olan şeyhülislâm ayrıca bir divân kurardı.

Divân-ı Hümâyûn’un yargı yetkisi vardı. Kararları temyiz edilemeyen devlet mahkemesi olarak da çalışırdı. Davalara açık oturumlarda bakılırdı. Divân’a getirilen davaları, Rumeli ve Anadolu kazaskerleri idare eder ve kararlar çoğunluğun oyuyla alınırdı.

Divân-ı Hümâyûn zabıtlarını 100 divân kâtibi tutardı. Vesikalarda tahrifat yapmak ve konuşulanları dışarıda duyurmanın cezası idamdı.

Dışişleri ile bizzat padişah ve Divân uğraşırdı. Fakat dışişlerinin teknik işleri 1453′ten 1650′ye kadar nişancıya, bu tarihten sonra da reisü’l-küttaba aitti. 1650′ye kadar reisü’l-küttab,dışişleri genel sekreteri veya müsteşarı yerindeydi. 1650′den sonra beylikçi denilen yüksek görevli, dışişleri genel sekreteridir. 120 kâtib ve görevliden müteşekkil bir büro, beylikçinin emrindeydi. Ayrıca pek çok dil için mütercimler kullanılırdı. 1836′da reisü’l-küttaba “hariciye nâzırı” ve sadaret kethüdasına “dahiliye nâzın”, başdefterdâra “maliye nâzırı” da denilmiştir.

“Hazine-i Evrak” denen devlet arşivi, nişancının emrindeydi. Zayi edilmesine rağmen bu arşiv, bugün de dünyanın en büyük bir kaç arşivinden biridir.

Osmanlı   Mimarisi:

Osmanlı mimarisi, kendinden önceki kültürlerden aldığı unsurları bünyesi içerisinde eriterek, yeni özgün bir yapı ortaya çıkarmıştır.

Üslûp bakımından Osmanlı mimarisi, dört döneme ayrılır.

ilk Başlangıç devri (1300-1453): Bu dönem Osmanlı mimarisinin hazırlık donemidir. Bu dönemde, etkisi altında kalınan kültürler, özellikle Anadolu Selçuklularının kullandığı unsurlar belirgindir. Cami mimarisinde üç plan tipi görülür; A- Tek kubbeli camiler (Yeşil Cami- Îznik), B- Payeli çok kubbeli camiler (Ulucami- Bursa), C- Zaviyeli camiler (Orhan Camii- Bursa). Bunlardan başka, başlangıç dönemiyle klasik dönem arasında köprü olan yapılar vardır. Bunlara örnek olarak, Edirne’deki Üçşerefeli Camii gösterilebilir. Burada en önemli yenilik o devre kadar görülmeyen iç avlu ve revaklar ile mekanın büyük bir kubbe ile örtülmesidir.

2. Klasik devir (1453- 1720): Osmanlı mimarisi bu dönemde, başlangıç devrinden aldığı bilgileri yoğurarak yeni sonuçlara ulaştı. Bu dönem mimarisi Bayezid Camii ile başlar. Başlangıç döneminde kullanılan, çok kubbeli plan klâsik dönemin başlarında da bir süre devam etti. Zincirlikuyu Camii, Piyalepaşa Camii, söz konusu unsurları taşımaktadır. Klasik planda; eksen üzerine sıralanan ana kubbe ile iki yarım kubbe ve yanlarında kubbealtı sahnından paye ve sütunlarla ayrılmış kubbeli bölümler görülür. İlk defa geniş mekan anlayışı uygulandı. Bu dönem Mimar Sinan’la doruk noktasına çıkmıştır. Edirne’de Selimiye Camii, Üsküdar’da Mihrimah Sultan Camii bu dönemde yapılan çok sayıdaki esere örnek gösterilebilir.

3- Dış tesirler devri (1720-1890): Bu dönem mimarisinde, Osmanlı sanatı geleneklerine Batı unsurları girmiştir. Yapılarda görülen aşın süslemenin başlıca konusu, döneme sembol olan lâle motifidir. Önceki dönemlerde yapılan çok sayıdaki camiler, bu dönemde yerini, köşklere ve kasırlara bıraktı. Avrupa üslûbu olan barok stilin hâkim olduğu yapılar görülmeye başlandı. İstanbul’daki Lâleli Camii ve Nuruosmaniye Camii bu döneme örnek teşkil eder. Barok devirde saray, çeşme ve sebil yapımı Lâle devrinde olduğu gibi ön plana çıktı. Barok ve ampir üslûbu karışımı olan Dolmabahçe Sarayı, kendi anlayışındaki tek eserdir. Bunlardan başka, Aksaray Valide Camii’nde klasik unsurlarla gotik unsurlar bir arada kullanılmıştır.

4- Neoklasik devir (1890-1930): Bu dönemde yapılan eserlerde, eskiye dönerek millî bir mimarî yaratma çabalarının izleri görülür. Bu çerçeve içinde düşünülen yapılar, karakter ve çeşit bakımından üç bölüme ayrılır A- Dinî mimarî: Camiler, namazgahlar, tarikat yapılan, mezarlar ve türbeler bu gruba girer. B- Sivil mimarî: Sıbyan mektepleri, darüşşifalar, çeşmeler, sebiller, aşhaneler, imaretler, tabhaneler, hamamlar, bentler, su tesisleri, selsebiller, kütüphaneler, bedestenler, saraylar, konaklar, yalılar, köşkler bu gruba girer. C- Askeri mimarî: Kaleler, şehir surları, kışlalar, tophane, baruthane, köprü, tersane ve limanlar da bu bölüm içerisindedir.

Bu ayırım dışında külliye denilen yapılar vardır. Bunlar bir cami etrafında toplanan, medrese, aşhane, dârüşşifa ve kütüphane gibi binalardan meydana gelmiştir. Bu yapılar şehrin, en önemli dinî, kültürel ve sosyal merkezim teşkil ederlerdi.

Osmanlı Musikisi

Osmanlı musikisi, Doğu musikisi içerisinde bir ekoldür. Osmanlılar bu alanda değerli ürünler vermişlerdir. Ancak musiki ilminin, ustadan çırağa geçen öğrenim zinciri geleneği, bu konuda ayrıntılı eserlerin günümüze kadar gelmesini engellemiştir. Bugün elde bulunan en eski eserler: Safiyüddin Abdülmümin Urmevî’nin (7-1294) remel usulindeki Nevruz bestesi; Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’in (1226-1312) Devr-i Kebir Acem Peşrevi ile sengin semai usûlünde üç hanelik Irak Saz Semaisi’dir. Elimizde XIV. yüzyıldan kalma hiçbir eser yoktur. XV. yüzyılın başlıca bestekârlan ise Emir Ali Şir Nevaî, Aydınlı Halveti şeyhi Ömer Ruşenî Ebulgazi Sultan Hüseyin Baykara Mirza, Sultan II. Bayezid, Gulâm Sadi ve Abdülkadir Meragî İbnü’l-Gayb’dır. istanbul’un alınmasından sonra Topkapı Sarayı’na taşınan Enderun’da musiki bir tür okullaşma imkanı bulmuştur. Ayrıca halkın bütün güzellikleri orada bulduğu tekkeler ve seçkinlerin kimi konaklarda yaptıkları toplantılar, Osmanlı musikisi için hayat kaynakları olmuştur. XVI. yüzyılın başlıca bestekârları: Şehzade Sultan Ebulhayr Mehmet Korkud, Neferi Behram Ağa, Hasan Can Çelebi, Şeyh Abdül Ali Efendi, Kemençeci Şah Kulu, Tamburi Hacı Kasım, Gazi II. Giray’dır. XVII. yüzyıl Osmanlı musikisi için verimli bir dönemdir. Bu dönemden günümüze binin üzerinde eser kalmıştır. Bu dönemin en önemli bestekârlan: Itrî, Sultan IV. Murat, Benli Hasan Ağa, Şeyh Köçek Mustafa Dede, Selim Giray ve Çoban Giray’dır. XVIII. yüzyılın başlıca bestekârlan olarak, Şakir Ağa, Sadullah Ağa, III. Selim ve Hamamizade ismail Dede Efendi sayılabilir. XIX. yüzyılın ünlü bestekârlapysa Zekai Dede Efendi, ismail Efendi, Mustafa İzzet Efendi, Tamburi Ali Efendi, Zeki Mehmet Ağa’dan başka Şevki Bey, Hacı Arif Bey, Rahmi Bey, Tamburi Cemil Bey, Mahmut Celaleddin Paşa sayılır.

Osmanlı  Ordusu:

Bütün devletlerin kuruluşunun temelinde askeri başarı yatar. Büyük devletlerde askeri başarı şarttır. Türk ordusunda da gaza ve zafer fikri, iman halinde olduğu için, millet, cihan devleti sahibi olabilmiştir. Türk ordusunu yenilmez kılan hususların ikincisi, büyük askerî disiplin ve Padişah’a Tanrı’ya itaat eder gibi tâbi olmaktır. Osmanlı ordusu, XVI-II. yüzyılda bu disiplin ve imam yitirdiği için imparatorluk, çok sağlam temellerine rağmen, kendisini savunamaz hale geldi. Nihayet II. Mahmut, 1826′da bu silahlı sürüyü ortadan kaldırarak modern orduyu kurmak zorunda kaldı.

Türk ordusunun tarih sahnesinde belirdiği M.Ö.

III. asırdan, Teoman ve Mete’den beri disiplini, dünyaca meşhurdur. Bu disiplin, Türk ordusunu muzaffer, Türk milletini müreffeh, Türk Devleti’ni cihan-şümûl kılmıştır. Osmanlı Türkiyesi’nde, bilhassa XIV-XVII. yüzyıllarda bu disiplin, yeryüzünde eşsizdi. Zaten bu disiplin sayesinde Osmanlı, bir cihan imparatorluğu haline gelmiştir.

Türk askeri cengâverliği, kahramanlık, disiplin ve devlet aşkı gibi üç büyük hasletle birleştirebildiği için başarılıydı. Zira bu hasletlerle birleşmeyen vuruşkanlık, hiç bir işe yaramaz, netice vermezdi. İşte bunun gibi teknik ve manevî bir çok sebepten dolayı, Türk ordusu, asırlarca, üstün ve dünyanın birinci ordusu idi. Bu disiplin ve üstünlük duygusu yılların şekillendirdiği bir şuurdan kaynaklanıyordu. Üstün dinin,cihan devletinin, en yüce ve ulu hükümdarın teb’ası olduğuna iman şeklinde inanmıştır. 1770′den itibaren bu inanç zayıflamaya ve doğru da olmadığı anlaşılmaya başlanmış, hem manevî ortam sarsılmış hem ileri savaş tekniği başkalarına geçmiştir. Fakat Türk toplumu daha uzun yıllar bu gerçeğin eskisi gibi olmadığı gerçeğini inkar etmiştir. İnkılâpçı padişahların ve vezirlerin başını yiyen, bu devrin değiştiğini fark edemeyen inanç olmuştur. II. Osman ve III. Selim bu uğurda kelle vermişlerdir.

Bu millî şuur ve gurur, XX. asırda bile Türklerin işine yaramıştır. Atatürk, son nefesine kadar, bu şuuru canlı tutmayı her şeyden çok gözetmiş, bu şuurla Millî Mücadele’den sağ ve salim çıkmak mümkün olmuştur.

Bu demektir ki, mükemmel bir ordu için manevî güçler mutlaka gereklidir. Fakat netice almak için yetmez. Teknik donatım ordunun diğer kanadıdır ki, bu iki kanattan birinde aksaklık olursa, ayaklar yerden kesilemez. Teknik donatım ise, geniş ölçüde iktisadî ve malî güce dayanır. Bu gücü kaybettiği nisbette Osmanlı Devleti, ordusunu eskisi gibi donatamamıştır.

Ordunun iaşesi dünya standartlarının üzerindeydi ve tabiî bu da mâlî güce dayanıyordu. Daha önceleri devlet güçlü ve zengin olduğu için ordunun iaşe işi iyi düzenlenmiş, asker halkın sırtından geçinmiyordu. Sırp tarihçisi Mihail Konstantinoviç eserinde “Bir Türk askeri, Hıristiyan köylüden zorla bir tavuk alır veya atını köylünün tarlasına koyuverirse, idamla cezalandırılır” diye belirtir.

Maddî unsurlardan çok ehemmiyet verilen diğer ikisi, haber alma ye haberleşme idi. Askerî yollar (İstanbul- Budin, İstanbul- Bağdat, İstanbul- Erzurum, İstanbul Kahire vs.) çok bakımlı tutulurdu. Bu yolların üzerindeki köprüler geçitler, tüneller sıkı muhafaza altında idi. Bu yollar üzerinde su depoları ve buzhaneler yapılmıştı. Barış zamanında her yolcu istediği konakta bedava buz alabilir ve buzlu su içerdi. Kont Marsigli şöyle yazar: “Osmanlı ordusunun bu yürüyüş kudretinin sebebi, yemeklerinin iyi olması ve hayvanlarına iyi bakılması ve bütün bunların bizimkilere nazaran daha muntazam ve daha düzenli teşkilâtlanmış bulunmasıdır.”

Ağırlıklar denizden, su yoluyla ve kara yoluyla nakledilirdi. Su yolu olarak kullanılan ve üzerinde çok yoğun trafik bulunan Türk akarsularının başlıcaları başta Tuna olmak üzere, Fırat, Dicle ve Nü idi. Bunlar daima tasviye edilir, bakımlı tutulurdu.

Binicilikte ve ok atmada da Türk ordusu son derece üstündü. Daha doğrusu Osmanlı ordusu atlı bir ordu idi. İngiliz Amirali Sir Adolp’un dediği gibi (1827) Türk süvarisi savaşta adeta spor yaparcasına savaşırdı. Amiral Türk süvarisini şöyle anlatır: “Kelefçe savaşında Türk süvarilerini gördüm. Açıkta Türk süvarilerini karşılayamayacağını anlayan Ruslar, bu defa müstahkem tabyalarının arkasına sinerek Türk süvarisini beklemeye ve onları müstahkem siperlerin önünde kırmaya karar verdiler. Türk süvarisi, bu defa da taarruza geçmekten çekinmedi. Ölümden zerrece korkuları olmadığı aşikârdı. Rus siperlerine doğru yaklaştılar. Siperlere az kala atlanın dizginleyip bir an siperlerin ardındaki Rus Kazak süvarilerine küfrediyor, onları kızdırıp siperlerden çıkarmak istiyorlardı. Siperlerin önünde bir an kalıp derhal çekildikleri için isabet almıyorlardı. Adeta şehir meydanında cirit oynuyorlardı. Bu yaptıkları, artık süvariliğe bile sığar şey değildi, tam manasıyla at canbazlığı idi.” Kaldı ki bu süvariler Osmanlı ordusunun artık bozulmaya yüz tutmuş döneminin savaşçılarıydı.

XIX. yüzyılda böyle olan bir süvarinin, XVI. yüzyılda ne olduğu kolayca anlaşılır. Fakat XVII. yüzyıldan sonra savaşın mukadderatı artık süvaride değildi, piyadeye geçmişti.

Savaş önce politik sonra da lojistik bakımdan hazırlanırdı. Bütün bu çalışmalar tam bir gizlilik içinde cereyan eder, hedefin neresi olduğu son ana kadar bilinmezdi. Bunun dışında Avrupa piyadesinin günde 10 km. yürüdüğü çağlarda Osmanlı piyadesi günde 20 ilâ 25 km. yürüyecek kadar eğitimli idi. Böyle bir ordu, çok üstün kuvvetler karşısında değilse, düşmanını daima yenmek imkânına sahipti. Düşmanın durumuna ait mümkün olabilen her şeyi bilmek esastı.

Hazarda eğitim zordu. Yaralananlar ve sakat kalanlar olurdu. Talim ve manevrada sakat kalana, hayat boyu emekli maaşı bağlanırdı.

Osmanlı silahları çok iyi yapılmıştı ve çok tesirliydi. Darbeleri öldürücü ve kesindi. Nadiren yaralardı.

1700 yıllarına kadar Türk topçusu, dünyanın birinci ve üstün topçusudur. Tam 3 yüzyıl Osmanlı Türkleri cihâna topçuluk dersi vermişlerdir. Osmanlı topçuları, çok iyi yetiştirilmiş, çok nişancı askerlerdi. Çanakkale Boğazı’nın iki kıyısından atılan gülleler havada birbirine değdirilebilip havada dağıtılabiliyordu. Sultan Fatih Mehmet’in 12.000 deveye yüklettiği seyyar tophane (top fabrikası) İşkodra önlerine getirilerek birkaç hafta içinde ağır muhasara topları dökmüştü ki, devrine göre, insan aklının zor alacağı bir teknik başarı idi. Havan topunu da tarihte ilk defa Sultan Fatih Mehmet icap edip kullanmıştır. XVII. yüzyıl sonlarında bile Ricault, Osmanlı toplarını “Dünyanın en iyi topları” olarak tasvir eder.

Türk istihkâmcılığının üstünlüğü XIX. yüzyıl sonlarında bile muhafaza edilebilmiştir. Plevne’deki Türk istihkâmcılığının harikaları, askerî tarihlere geçmiştir. İmparatorluğun 500 bin kadar askeri vardı. Fakat bu sayı hiç bir zaman bir tek savaşta bir arada bulunmamıştır.

Ordu ile devlet çok iyi kaynaşmıştı ve güçlü bir maliye, bu mekanizmanın emrindeydi. Batı’da olduğu gibi ordu, sosyal yapının üzerinde ve dışında, sonradan eklenmiş bir müessese değildi.

Osmanlı azametinin başlıca sebepleri arasında ön sırayı alan Osmanlı ordusu ne yazık ki XVIII. yüzyılın başlarında bozulmaya başladı ve bu asrın sonlarında iyice dejenere oldu. XIX. yüzyıl başlarında bizzat  içlerinden  yetişen  kumandanları  Alemdar Mustafa Paşa’nın tabiriyle “leblebici ve manav güruhu” haline gelmişti. Muharebelerde düşman önünde kaçmaya, hazarda şehir kaldırımlarında kabadayılık etmeye başladı. Asi asker haline geldi, disiplinini kaybedince de ordu vasfını kaybedip silahlı sürü haline dönüştü. II. Mahmut XIX. yüzyılın başlarında tahta geçtiği zaman, nasıl bir orduyu devraldığını çok iyi biliyordu. III. Selim, gözlerinin önünde şehit edilmişti. Bu çapulcu askere artık güvenilmeyeceğini anlamıştı. Ordu, değil savaşlar kazanmak, iç huzur ve birliği temin edemeyecek kadar laçkalaşmıştı. Valiler isyan ediyor ve yaptıkları yanlarına kalıyordu. Nihayet 18 yıldır planladığı işi yapmaya girişti. Atmeydanı Kışlası’nın duvarlarını bombardıman emrini topçu yüzbaşısı Karacehennem İbrahim Ağa’ya verdiği an, II. Osman’ların, III. Selim’lerin, Alemdar Mustafa Paşa’ların boşuna kelle vermedikleri ispat edilmişti. II. Mahmut, çizmelerini çekti ve bir nefer üniforması giydi, eline kamçısını aldı. Sarayından çıkıp, iki yıl ikamet etmek niyetiyle Rami Kışlası’na geçti. Alelade bir nefer gibi o kışı çamur içinde geçirerek, ilk modern alaylarının eğitimine nezâret etti. Ardından daha birçok reform hareketlerine girişti. Mekteb-i Harbiye-i Şahane’yi de kurdu.

Dünyanın en şanlı gelenekleri içinde yetişip gelişen klasik devir Osmanlı Ordusu, milletçe acı hatıralar bırakarak tarihe karışmış, modern Osmanlı ordusu kurulmuştu.

Askerî sınıflar:

Klasik, devir Osmanlı ordusunun en büyük parçası, tımarlı sipahisi denilen süvari sınıfıdır. Osmanlıların cihan devleti olma yolunda verdiği savaşlarda şüphesiz en büyük görevi yapmıştır. Sipahiler devletin kendilerine verdiği topraklarla geçinirlerdi. Bu toprakların küçüğüne “tımar’, büyüğüne “zeamet”, hepsine “dirlik” denilir ki, Selçuklulardaki “ıktâ”ın karşılığıdır. Babası ölen oğul, tımarlı sipahi olmaya hak kazanırdı. Türk aslından olmayan Müslümanlara meselâ Araplara tımar verilmekten şiddetle kaçınılırdı. Eğitim, adalet ve din sahaları nasıl münhasıran Türk kanından gelenlere tahsis edilmişse ordunun en mühim sınıfı da böyledir.

İmparatorluğun esas yapısı Anadolu ve Rumeli eyâletleridir (bu sonuncu eyâlet, Romanya ve Bosna dışında bütün Balkanlar’ı içine alıyordu). Sonradan Karaman, Rûm (Sivas), Erzurum, Diyâr-ı Bekr, Trabzon gibi eyâletler de bu esas yapıya eklenmiştir. Daha dışarıya doğru olan eyâletler, sonraki fetihlerdir ve imparatorluğun esas çatısına dahil değildir. Çatıyı teşkil eden tımarlı eyâletlerdir. Dolayısıyla bu esas eyâletlerde toprağın tamamı, hiç olmazsa toprağın çok büyük kısmı, Türklerin elinde idi. Başka kavimlerin eline geçmemesine de itina edilirdi.

Tımarlı sipahisinin en parlak devri, Kanunî devridir, sonradan Kapıkulu askeri ehemmiyet kazanmaya başlamıştır. Kanunî devrinde 166.200 tımarlı sipahi vardı; bunun 74.600′ü Rumeli, 91.600′ü Anadolu tımarlı sipahisi idi. Bu suretle Osmanlı atlı ordusu, Anadolu ve Rumeli olarak ikiye ayrılmıştı. Bu iki ordunun kumandanları, Anadolu ve “Rumeli beylerbeyileri idiler. Fatih’in ve Kanunînin çok ehemmiyet verdikleri, onların başında cihan devleti kurdukları tımarlı sipahi, merkezin Kapıkullarının gelişmesine engel olamaması yüzünden önemini yitirmiştir. Bunda, artık piyadenin bütün dünyada süvarinin yerini almasının da rolü büyük olmuştur.

Devşirme ve Kapıkulu denen sınıfların en önemlisi Yeniçeri Ocağı’dır. Bu ocak ağır piyade tümeni olarak kurulmuş öyle de devam etmiştir. Daha sonraki dönemlerde hem devşirme şeklinin bozulması hem disiplinin gevşemesi bu ocağın laçkalaşmasına sebep olmuştur. Bu yüzden de bütün cunta hareketleri bu ocaktan çıkmış ve hemen hemen istisnasız hepsi devletin aleyhine sonuçlar vermiştir. Hatta bazıları devlet için çok büyük felâketlerle bitmiştir. 1363 Ocağında I. Murat’ın kurduğu bu ocağı 463,5 yıl sonra II. Mahmut, Vak’a-ı Hayriyye ile ve diğer Kapıkulu ocakları ile beraber lağv etmiştir. Ocağın kumandanı “yeniçeri ağası”dır ve divân-ı Hümâyûn (bakanlar kurulu) üyesidir. Beylerbeyi (orgeneral) rütbesindedirler; 29′una vezir (mareşal) rütbesi verilmiştir. Daha çok politik bir şahsiyettir ve hükümete karşı sorumludur. Asıl teknik kumandan, “sekbanbaşı” denilen generaldir.

Yeniçeri Ocağı “orta” denilen 190 taburdan meydana geliyordu. Orta kumandanı olan binbaşıya “çorbacı” denirdi. Fakat Osmanlıların cihan hakimiyetindeki rolleri sipahiler kadar değildi. Bunun için önemli fetihlerin yapıldığı dönemlere bakılarak bir fikir edinilebilinir. Mesela 1453′de İstanbul’un fethi sırasında 3.000 yeniçeri vardı. Halbuki İstanbul’u kuşatan Osmanlı ordusu 100.000 kişi idi. Fatih’in son zamanlarında yeniçeri sayısı yükseldi (1477′de 10.000, Fatih’in öldüğü 1481′de 8.000). Büyük fetihlerin yapıldığı Yavuz ve Kanunî devirlerinde de Osmanlı ordusu içinde bir ağır piyade tümeninden ibaretti (Yavuz’un öldüğü 1520′de 8.000 yeniçeri, Kanunî’nin öldüğü 1566′da 12.789 kişi). Fetihlerin durduğu devirlerde ise bu sayı tımarlı sipahisi aleyhine, fevkalâde değişmiş, reformcu padişah ve vezirlerin başlıca işi bu fazlalığı tasfiye etmek istemek olmuştur (1582′de henüz 12.000 iken, III. Murat’ın öldüğü 1595′de 26.100, 1609′da 37.627, IV. Murat’ın reformları sayesinde 1640′ta bu padişahın ölümünde 17.000, IV. Mehmed’ir.çocukluğundaki anarşi devrinde fevkalâde şişerek 1656′da 81.000, Köprülü’-nün reformları sayesinde inerek 1663′te 39.078, Köprülü-zadenin reformları sayesinde 1679′ida 26.374, 1684′te 31.970, sonra çığrından çıkarak 1678′de 70.394, Köprülüzade Fâzıl Mustafa Paşa’nın tedbirleri sonucunda 1689′da 40.000, 1706′da 21.818, sonra gittikçe şişerek 101.000, 1752*de 33.109, 1804′te 64.546, ocağın yok edildiği 1826′da kâğıt üzerinde yeniçeri geçinerek devletten maaş alanların sayısı 100.000′di),

Kapıkulu Ocağı içinde önem bakımından ikinci sırada gelen Kapıkulu sipahisidir (maaşlı sipahi). XVI. yüzyıl sonlarına kadar sadece devşirmelerden kurulu bir süvari sınıfı iken, bu tarihten sonra ekseriyetle Türk asıllılardan seçilmiş, devşirme âdeti önce tavsamış, sonra vazgeçilmiştir. Kumandanlarına “sapahi ağası” denilirdi Çeşitli tarihlerde mevcutları şöyledir: 1453′te 8.000, 1566′da 5.885, 1574′te 5.957, 1595′te 13.000, 1655′te 55.000 1711′de 13.758.

Topçu Ocağı “da, en mühim sınıflardandır. Topçu-başı denilen kumandanları vardı. XVI. yüzyılda bu sınıfın mevcudu 2.000′i tımarlı, gerisi maaşlı olmak üzere 7.000 kadardı.                                     

Toparabacıları Ocağı, bir diğer sınıftı. Kumandanlarına “arabacıbaşı” denirdi. Topların nakledilmeleri ile görevliydiler. Bu ocağın mevcudu çeşitli tarihlerde 400 (1574) ilâ 4.414 (1821) arasında değişmiştir.

Humbaracı Ocağı bombacı sınıfı idi. 1733′te sayılan 601′di. Başları humbaracıbaşı idi. Humbara veya halk dilinde kumbara, Osmanlı Türkçesi’nde el bombası demektir; tüfekle ve topla atılanları da vardır.

Lâğımcıbaşı’nın kumandası altındaki lâğımcı ocağı, istihkâm sınıfıdır. “Lağım”, yeraltında kale muhasaralarında açılan tünellerdir. XVII. yüzyıl ortalarında ocak mevcudu 5.000 kadardı.

Cebecibaşı’nın idaresindeki cebeci sınıfı, ordu donatım sınıfıdır. Silâhların (top hariç) ve donatım malzemesinin bakımından sorumludur. Sayıları çeşitli tarihlerde 500 (XVI. yüzyıl başları) ile 8.000 (1684 arasında değişmiştir. Kapıkulu ocakları denilen ve devşirmelerden kurulan, daha sonra, devşirme âdetinden vazgeçilerek devam ettirilen Osmanlı askerî sınıfları bunlardır.

Bir başka sınıf “akıncı” denilen atlı sınıfıdır. Avrupa akıncı olmaksızın savaş kazanılamayacağını çok geç anladı ve komando adıyla bizden 500 yıl sonra akıncı teşkilâtını kurdu. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve gelişmesinde tımarlı sipahisinden sonra orduda en çok hizmeti geçen sınıf akıncılardır. Bunlar da tımarlılar gibi Türk aslındandır ve gene onlar gibi babadan oğula geçen bir meslektir.

Akıncı, akın yapan askerdir. Akın düşman iline akmaktır. Atla yapılır. Hiç bir ırk, Türkler gibi akmasını bilmemiştir. Türk atlısı, miskin kavimlerin dağ ve akarsu atlayamadıkları çağlarda Pasifik kıyılarından Atlantik kıyılarına erişmiştir. Onu kuzeyde buzullar durdurmuş, fakat güneyde Himalayalar bile durduramamıştır. Hint Okyanusu’na da kolayca erişmiştir. Bir milletin karakteri bin yılda teşekkül eder. Bir millet, bir şeyi en iyi şekilde yapıyorsa, yüzlerce yıllık tecrübe ve çalışmanın neticesidir. Osmanlı akıncısı da yerden bitmemiştir. Orta Asyalı süvarinin gerçek oğlu ve halefidir.

Akıncı, öncüdür, gönüllüdür, fedakardır, dalkılıç ve kellekoltuktadır. Yolu o açar ve gösterir. Ardından ordu gelir, sonra millet. Ve yurt kurulur. Anadolu’da Rumeli’de Selçuklular ve Osmanlılar böyle yurt kurmuşlardır. Tek kanatlı imparatorluk olmaz. Kanatlardan biri kopunca, imparatorluk da düşmüştür. Akıncılık bir ruh meselesidir. İnanç ve imandan bile öte bir şeydir. Aynı zamanda bir dünya görüşü meselesidir. Akıncı, derviştir. Derviş- gazidir, erendir. Akıncı gibi düşünüp hissetmeyen insan ne akıncı, ne öncü olabilir.

Süleyman Paşa’nın akıncıları atlarını Tuna deryasına saldıkları zaman Gelibolu mucizesinden bir çeyrek asır bile geçmemiştir. Tuna’yı 130 defa geçen bu akıncılar, Osman Gazi’nin kapı yoldaşlarıdır. Marmara’ya erişmeden gözlerini kapamak istemeyen Osman Gazi’nin.Altay ve Tanrı Dağı’ndan Tuna-boyu Selçuk Bey torunu Alp Arslan’dan Osman Gazi torunu Süleyman Paşa’ya ancak 200 yıl-geçmiştir. Kuşüşuşu 60.000 km, 200 yılda aşılınıp yurt edinilmiştir. Bu mesafeyi yürüyen, bir şahıs, bir ordu değil bir millettir. Türk askeri için savaşmak en büyük millî ve dinî görevdir. Esasen askerin başka bir görevi de yoktur. Asıl ordunun başarısı açılan yola bağlıdır. Bu yolu akıncı açar. Ordunun hedefi olan ülkeyi maddî ve manevî şekilde yıpratır, olgunlaştım. Düşmana ait bütün haberleri toplayıp beylerbeyine ulaştırır (Denizde ise bu işi “korsan” denilen deniz akıncı sınıfı yapar).

XVI. yüzyıl sonlarında akıncı ocağı bozulur ve XVII. yüzyıl sonunda artık yok gibidir. XVII. yüzyılda bu görevi daha çok Kırım’ın atlı ordusu üzerine alır. Bu da Osmanlı inhitat sebeplerinden biridir. Zira Osmanlı ordusu, Kırım süvarisine muhtaç hale gelmiştir.

Akıncı, en çok Avusturya, Bavyera, Bohemya, bir de Kuzey-doğu İtalya’yı severdi. Polonya’ya da çok akmıştır. Bec (Viyana), Praha (Prag) gibi şehirleri avcunun içi gibi bilir, kılık değiştirip bir Alman, bir Macar gibi bu şehirlerde dolaşırdı. Brandenburg’a, Batı Prusya’ya İsviçre’ye kadar gidenleri vardı. Batı dillerini yalnız ana dili gibi konuşmaz, çok defa okuyup yazar. Türk kültür dilleri olan Arapça ve Farsça’yı öğrenenleri de vardır. Ocağı beslemek için akıncı çocukları yetmez. Aydın, Saruhan (Manisa), Menteşe (Muğla), Suğla (İzmir), taraflarından gözü pek Anadolu çocukları Tunaboyu’na gelerek akıncı yazılırlardı.

Akıncı, akından dönmemek emrini alabilirdi. O kendisine verilen görevi ne pahasına olursa olsun yerine getirirdi.

Kara ordusunun diğer bir sınıfı azaplardır. Anadolu çocuklarından seçilen bir hafif piyade sınıfıdır. Ayrıca kale azabları ve deniz azabları (deniz piyadesi) sınıfları da vardı. Bu sınıfların mevcudu 1402 Ankara Savaşı’nda 20.000, 1453 İstanbul fethinde, 20.000, 1473 Otlukbeli Savaşı’nda, 20.000 idi. XVI. yüzyıl ortalarına kadar sayıca yeniçerilerden çok fazla idiler. Sınıf, yeniçeriler gibi tüfekle donatılmadığı için fonksiyonunu kaybetmiş ve ilga edilmiştir.

Yaya ve müsellem sınıfları da, devletin kuruluş ve gelişme devirlerinde hizmet etmiş piyade sınıflarıdır, Yörükler de böyledir. Taşrada beylerbeyinin maiyet askeri olarak levend (deniz levendleri değil), sekban, sanca, beşli sınıflar vardır; en tanınmışları kara levendlilerdir. Eli silah tutan vatandaşlardan meydana gelen gönüllü sınıfını da bunlara eklemek lazımdır. Başka askeri sınıflar şunlardır; voynuklar, martuloslar, derbentçiler, boz’ancılar.

Mısır askeri, ayrı bir sınıftı. Bunlar eski Türk Memlûkleri idiler ve süvari (atlı) idiler. Kırım askeri ise, sayıları 100 ile 200.000 arasında değişen bir atlı ordu idi. İmparatorluk, Doğu Avrupa’yı, Rusya ve Polonya’yı bilhassa Kırım askeri ile tutuyordu. Diğer tâbi devletlerin de az sayıda olmakla beraber emir aldıkları zaman Osmanlı ordusuna katılan birlikleri vardı. Cezayir, Tunus ve Trablus (Libya) eyâletlerinde ise devletin Anadolu Türkleri’nden kurulmuş, yalnız bu eyâletlerde görevlendirilen birlikleri vardı.